Rıfat Ilgaz, annesi Fatma Hanım ve babası Hüseyin Vehbi Bey’in yedinci çocuğu
olarak Cide’de doğdu. Doğum tarihi, nüfus kaydında 24 Nisan 1327 (7 Mayıs 1911)
olarak geçse de, kendisi, annesinin sözlerine dayanarak 1910 Şubat’ında, bir
salı günü doğduğu sonucuna ulaşmaktadır.

“Annemden duyduğuma göre, ‘derin kar’da dünyaya gelmişim. Derin kar, Karadeniz
kıyılarına 1910’da yağmış. Kimi yerlerde evlerin saçaklarına kadar yükselmiş.
Annem, şubat ayında salı günü doğduğumu söylerdi. Karadeniz şivesine göre salıya
‘saali’ dendiği için adımın da Salih olmasını önermiş. Babam, ‘Hadi ordan! Salı
ile Salih’in ne ilgisi var?’ demiş.”

Altı yıllık ilkokulun ilk beş sınıfını babasının memurluk yaptığı Cide’de, son
sınıfını Terme’de okudu. 1924’te Kastamonu’ya, ablasının yanına giderek
ortaokula yazıldı.

Şiir yazmaya o dönemde başladı; ilk manzumesi 27 Temmuz 1927 günlü Nazikter
gazetesinde yayımlandı. Sevgilimin Mezarında adını taşıyan şiir ‘Bedbaht bir
aşığın defterinden’ diye bir girişten sonra şöyle sürüyordu: “Issız yollar
içinde düşünceyle gezerken, / İçimdeki sızıyı bu yolla da sezerken, / Dimağımı
mazinin hâtırasında ezerken, / O harap mezarınla yine mi karşılaştım!.. //
Üstündeki topraklar yoğrulmuş, külçeleşmiş, / Zamanın pençeleri yer yer çukurlar
eşmiş, / Yoksa beni arayan nazarların mı deşmiş? / Yine sükût bulmayan denizler
gibi taştım. // Mezarını kaplayan bu çiçekler ne solgun!.. / Üstündeki benekler
gözlerinden de dolgun. / Yaşadığın son günler hayatım kadar olgun, / Bu coşkun
yaşayışa sen öleli alıştım. // Her gece uğraştığım hayal senindir ey kız! /
Kalbimde parlamadı başka aşk, başka yıldız. / Söyle mezarcığın da kalbim kadar
mı ıssız? / Ölüm kadar mı basit!.. Mâbed kadar mı sessiz..”

1926 yılında Hüseyin Vehbi Bey, oğluna gönderdiği mektubunda şöyle diyordu:
“Oğlum, ben senin mühendis, doktor olmanı düşünüyordum. Sen kalktın şair oldun,
yazar oldun. Ne istersen ol, karışmam; ama neyi iyi yapacağına aklın yatıyorsa
onu yap. İstersen zurnacı ol; ama zurnayı en iyi biçimde (sen) çal!..”

2 Temmuz tarihi, 1993’ten önce ilk olarak 1928’de damgasını vuracaktı Rıfat
Ilgaz’ın hayatına. Mahallede arkadaşlarıyla oynarken, okuduğu okulun hademesi
bileğinden yakaladı. “Yürü! Müdür Nuri (Tamaç) Bey istiyor seni!” dedi. Okula
gittiğinde, müdür üstü başı toz toprak içindeki Mehmet Rıfat’ı görüp, “Hele şu
şaire bak! Maarif Vekili’nin karşısına çıkacak adam kılığı var mı şunda!”
deyince oraya niçin çağrıldığını anladı. Bakan Mustafa Necati ile şair Faruk
Nafiz (Çamlıbel) Karadeniz gezisinden dönerlerken Kastamonu’ya uğramışlardı.
Kastamonu İstiklâl Mahkemesi Başkanı iken kendisi de Açıksöz’de yazılar yazan
Necati Bey, ilk iş olarak o günkü Açıksöz’ü istemişti. İkisi de bir şiire
dikmişlerdi gözlerini: Sazını Çalana. Altındaki imza: Mehmet Rıfat… Şimdi
tanışmak istedikleri bu şair karşılarındaydı. Faruk Nafiz, “Demek Sazını Çalana
adlı şiiri yazan büyük şair bu, öyle mi?” demişti, şaşkın şaşkın… Sonra bir
kez daha okuduğu şiirin bir dörtlüğü şöyleydi: “Ey yaralı kalplere bin bir
teselli katan, / Karanlığa bakarak inle, durmadan inle! / Ey sazıyla ağlayan, ey
sazıyla ağlatan, / Zulmetleri parçala coşkun nağmelerinle.”… Mustafa Necati,
“Yaşa delikanlı! Bugüne kadar hiçbir şairin başka bir şairin eserini hem de onun
karşısında böyle severek okuduğunu ne gördüm, ne dinledim. Faruk’un bu jesti de,
en az bu şiir kadar duygulandırdı beni! Şairi candan kutlarken ona da teşekkür
ederim ayrıca… (Öğretmenlere dönerek) Bu gibi şairler çok lâzım bize. Sazını
çalanlara seslenirken, memleket halkına da seslenmesini bilen böyle şairler
istiyoruz biz!” dedi. Faruk Nafiz ise, Mehmet Rıfat’ın bütün şiirlerini görmek
istedi ve küçük şairin evden getirdiği şiir defterini uzun uzun inceledikten
sonra şu notu düştü: “Kastamonu’dan geçerken tanıdığım genç ve kıymetli şair
Mehmet Rıfat’a sevgilerimle ve takdirlerimle…”

O yıllarda, ayrıca, Açıksöz (Kastamonu), Güzel İnebolu, Güzel Tosya, Samsun
gazetelerinde şiir ve yazıları çıktı Rıfat Ilgaz’ın.

Sarı Yazma adlı romanında yazdıklarına bakarsak o yıllarda yazdığı şiirleri
beğenmemeye, şiirlerinde toplumcu bir çizgi aramaya başladığını görürüz.

“…Dışardan mı bulmalı, yaşayışımdan mı çıkarmalıydım? (…) Toplumcu bir
bilinç gerekirdi bana. Buna sanat kültürü, dil ustalığı, yeni bir biçim becerisi
de eklenmeliydi. Bu gereği duyuyordum, hele Nâzım Hikmet’in 835 Satır’ını
okuduktan sonra… Gel gelelim, son sınıfa geçtiğim yıl, aradığım şiirin başka,
yazdığım şiirin başka olduğunu, duygularımın doğrultusunda çok bireysel,
bireysel olduğu kadar da kişisel bir şiire yöneldiğimi anlıyordum…”

Liseden ayrıldı; yatılı olarak Muallim Mektebi’nde öğrenim gördü. 1930’da burayı
bitirdi; altı yıl süreyle Gerede (Bolu), Akçakoca ve Hendek ile Düzce arasındaki
Gümüşova’da ilkokul öğretmenliği yaptı. Bu arada askerlik görevini tamamladı
(1933-1934).

1934 yılında Soyadı Kanunu’nun çıkması üzerine ‘Ilgaz’ soyadını alan Mehmet
Rıfat’ın, o güne kadarki nüfus teskeresinde ‘Paçacıoğlu diğer mahdumu Mehmet
Rıfat’ yazılıydı.

“Öğretmenliğimi, sanatımı, edebiyatımı Kastamonu’da kazandım; orada seçtim…
Öyleyse Kastamonu’yu simgeleyen bir soyadı bulmak zorundaydım. Böyle olunca da,
Ilgaz’ı seçecektim…”

Sınav vererek 1936’da girdiği Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nü 1938’de bitirdi ve
Adapazarı Ortaokulu Türkçe öğretmenliğine atandı; ancak daha derslere
başlamadan, enstitünün son sınıfında yakalandığı tüberkülozun ilerlemesi üzerine
rapor alıp İstanbul’a giderek Yakacık Sanatoryumu’na yattı. Başhekim İhsan
Rıfat, onu ünlü ‘beş numara’ya yatırdı ve önce berberi çağırttı. Sarı Yazma’da
bu olayla ilgili şunları yazdı Rıfat Ilgaz:

“Hastabakıcı Muzaffer Hanım’ın getirdiği berber acı acı gülüyordu:

‘Bir daha hiç çıkmaz belki de…’

‘Allah korusun, daha çok genç!’

‘Çıkar!’ dedim. ‘Hiç merak etme sen. Buradan saçlarımı uzatıp çıkacağım,
görürsünüz!’

Açıktan açığa gülüyordu:

‘Bu beş numaradan öyle mi?’ …”

Beş numaralı oda, yatanın sağ çıkmadığı odaydı. Bir gün, tuvalete doğru yürümeye
başladım. Görenler şaşakalmışlardı:

“Vay anasını! Beş numaradan kendi ayağıyla çıkan ilk adam bu!”

Buradan çıkınca Adapazarı’na dönüp derslere girdiyse de, tedavisini sürdürmek
için İstanbul’a naklini istemek zorunda kaldı. Ciğerlerine ise on günde bir
pnemoktraks, yani hava verme işlemi uygulanıyordu. Hava vermek amacıyla Yakacık
Sanatoryumu’na gittiği bir gün Nâzım Hikmet ile karşılaştı.

“Bir gün bankların üzerinde Nâzım Hikmet’e benzeyen biri oturuyordu. Yanında
koruyanlar da(!) vardı… Şöyle bir kestirdim; ‘Bu Nâzım’dır.’ dedim. Yanına
gittim, selâm verdim, iliştim. Koruyanlar rahatsızlandılar. Ben kayıtsızca,
çekinmeden konuşmaya başlayınca benden korkmadılar. Bana ‘Siz ne vesileyle
geldiniz?’ dedi. Hava almaya geldiğimi anlattım. ‘Yahu çok acaip bir şey!’
dedi…”

Ekim 1939’da Karagümrük Ortaokulu’nda Türkçe öğretmenliğine başlayan Ilgaz,
artık dergilerde şiirler yayımlıyordu. Bir ara 1940 Kuşağı’nın ürünlerine yer
veren Yürüyüş dergisinin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü üstlendi. Nâzım
Hikmet’in şiirlerini ‘İbrahim Sabri’ imzasıyla yayınlıyordu. Nâzım Hikmet ise
Bursa Cezaevi’nden yazdığı ve sonrasında Bursa Cezaevi’nden Vâ-Nû’lara Mektuplar
adlı kitabında yer alan bir mektubunda şöyle diyordu:

“Gençlerin içinde çok beğendiğim şairler var, hepsinin ismini aklımda
tutamıyorum, isimleri henüz yer etmedi; ama şiirlerini pek beğeniyorum. Şöyle
aklımda kalanları sıra tefriki yapmadan sayayım: (Hasan İzzettin) Dinamo, Suat
Taşer, Rıfat Ilgaz, A.Kadir, Orhan Kemal, Saffet Irgat vesaire…”

1992 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan anısında Orhan Kemal şöyle
demişti:

“Nâzım’ın yanında bulunuyordum. Dehşetli etkisi altındaydım. Nâzım ‘Kendi sesini
bul!’ diye bağırdı. Rıfat Ilgaz’dan, Celal Sılay’dan örnekler gösterirdi…”

1943 yılında ilk kitabı Yarenlik ile yazın dünyasına başarılı bir adım atan
Rıfat Ilgaz’ın, sonraki yıllarda aynı başarılı ve düzeyli çizgisini koruduğu
uzun bir yolculuğa böyle başladığını söyleyebiliriz. Yarenlik’teki Kitaplar adlı
şiirinde ‘bütün dünyası’ kitaplar olan şair Rıfat Ilgaz ile tanışırız: “Üç odalı
bir ev kiraladığım gün, / kurtulacak kitaplarım / merdiven altındaki şeker
sandığından. / Belki de gün geçtikçe, / tabanında halı döşeli / bir kitaplığım
olacak. / Benden söz açıldı mı / önce kitaplarımın sayısı söylenecek / sonra
baremdeki derecem… / Bense her şeyden uzak / kitaplarımın ortasında kendimi
unutacağım! / Evde bulunmadığım günler / “Meşgul!” diyecek beni soranlara /
güler yüzlü hizmetçim. / Başka bir gün masamın başında / en kalın kitabımı okur
görünürken / bastıracak misafirlerim… / En yakın dostumun bile / dalgın dalgın
bakıp yüzüne / ismini soracağım! / Çıkarırken gözlüğümü / eski mahalle
arkadaşıma / ‘Nerede tanıştıktı, / yabancı gelmiyor yüzünüz,’ diyeceğim; /
dalgınlığım onları güldürmeyecek. / Sorarlarsa dünyanın gidişini / duvardaki
büyük adam resimlerine bakarak / Eflâtun’dan satırlar okuyacağım.”

Sabahattin Ali, Nisan 1943’te Yurt ve Dünya dergisinde 1940 Kuşağı’nı tanıtan
bir yazı yazdı. Bu yazıda Yarenlik’ten de söz ediyordu: “Şair büyük mevzulara
palavralı şeylere hiç yanaşmamış. Basit, gündelik hadiselerden, apartman
kapıcılarından, kolculuktan yetişme bir memur olan babasından, sanatoryum
arkadaşlarından, mahalle komşularından bahsediyor. Hemen bütün şiirlerin mevzuu,
kendi küçük dertleri, arzuları. Ama hayret! Bunların hiçbiri sadece Rıfat
Ilgaz’ın dertleri değil. Hepsi, hepsi geniş bir kitlenin, bir insanlığın
dertleri. Sosyal şiir nedir diyenlere bu kitabı göstermek lâzım. Onun asıl
kudreti, ferdilikten kurtulup cemiyetin malı olabilmesinde, kendi küçük
dünyasındaki bütün şahsî meselelerin sosyal mahiyetini kavramasında ve bunları
üçüncü şahsın bitaraflığı ile anlatabilmesindedir.”

Kasım 1943’te Nişantaşı Ortaokulu’na atandı. Aralık ayındaki Tosya depreminin
ardından annesiyle ağabeyini görmek üzere Tosya’ya gitti ve zatülcenpe
yakalandı. Dönüşte rapor almak zorunda kaldı. Bu sıralarda (1944 başında) Sınıf
adlı şiir kitabı yayımlanmıştı. Bu kitabında, Çocuklarım adlı şiirinde bir
öğretmenin şair, bir şairin öğretmen duyarlılığını görürüz: “Yoklama defterinden
öğrenmedim sizi, / benim haylaz çocuklarım! / Sınıfın en devamsızını / bir
sinema dönüşü tanıdım, / koltuğunda satılmamış gazeteler… / Dumanlı bir salonda
/ kendime göre karşılarken akşamı, / nane şekeri uzattı en tembeliniz… /
Götürmek istedi küfesinde / elimdeki ıspanak demetini / en dalgını sınıfın! /
İsterken adam olmanızı / çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun / palto, ayakkabı
yüzünden. / Kimimiz limon satar Balıkpazarı’nda / kiminiz Tahtakale’de çaycılık
eder; / biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı, / tereyağındaki vitamini / ve
kalorisini taze yumurtanın! / Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta, / çevresini
ölçtük dünyanın, / hesapladık yıldızların uzaklığını, / Orta Asya’dan konuştuk /
lâf kıtlığında. / Neler düşünmedik beraberce / burnumuzun dibindekini görmeden /
bulutlara mı karışmadık! / ‘Hazan rüzgârı’nda dökülmüş / ‘hasta yapraklar’a mı
üzülmedik! / Serçelere mi acımadık, kış günlerinde / kendimizi unutarak!”

Sınıf hakkında, 15 Mart 1944 tarihli Yurt ve Dünya’da Pertev Naili Boratav’ın
bir yazısı çıktı: “Rıfat Ilgaz, genç neslin en çok vaad eden şairlerinden
biridir. Hatta o şimdiden çağdaşları arasında kendine has bir üslûpla sivrilmiş
görünüyor. Onun ilk kitabı Yarenlik ile ikinci kitabı Sınıf’ı karşılaştırınca
bir sene kadar bir zamanın bile şairin sanatında bir gelişme gösterdiğini
anlamak mümkün olur.

Rıfat Ilgaz’ın meziyeti, başka bir vesile ile de söylediğim gibi, gürültülü
mevzulardan kaçması, asıl sanatlık değerleri bulamadıkları için, tantanalı
isimler ve sıfatları, önemli vakalar ve şahısları sıralamak suretiyle tesir
yapmak isteyenlerin kötü geleneğinden kendini kurtarmış olmasıdır. Onda ‘bazı
cevherli genç sanatkârlarımızın zayıf tarafı’ diye gösterebileceğimiz ‘bohem’ ve
‘snobluk’ merakı da çok şükür yok. O, her gerçek sanatkârda olduğu gibi,
şahsiyetini silmek suretiyle bir şahsiyet sahibi olunabileceğini anlamış
görünmektedir. Şiirlerine konu ararken, uzaklara gitmek veya yükseklere çıkmak
lüzûmunu duymuyor, kendine en yakın muhitleri, en iyi bildiği insanları ve
nesneleri kâfi görüyor. Bize ispat ediyor ki, her hadise, en küçüğü, en
ehemmiyetsizi bile şiirin mevzuu olabilir. Yeter ki bunu söyleyecek dili
bulabilelim. Yeter ki, şiire, sırf kendi duygularımızın dar çerçevesinden taşıp
bütün insanlara geçebilecek cinsten bir çeşni verebilelim.”

Rıfat Ilgaz’ın şiirlerinde vakanın gerçekliğindeki ağırbaşlılığı ve sade, çıplak
realizmi bulursunuz. Kin, gayz, nefret yok… Belki birazcık alay var. Onun
şiirlerinin asıl örgüsünü sevgi ve merhamet teşkil ediyor. Basit, şatafatsız,
gürültüsüz insanlar… Fakat iyi insanlar…”

Yirmi beş gün satışta kalan Sınıf, şubat ayında sıkıyönetim kararıyla
toplatıldı. Tutuklanacağını öğrenen Ilgaz, hastalığı nedeniyle bir süre kaçak
yaşadıktan sonra 24 Mayıs’ta polise teslim oldu ve Tophane’deki askerî cezaevine
gönderildi. Yokuş Yukarı adlı kitabında cezaevine, dört yaşındaki oğlu Aydın’ın
‘erkekler görüş günü’nde kendisini ziyarete gelişini şöyle anlatıyor Ilgaz:
“Dört yaşında cezaevinin kapısını öğrenecekti. Erkeklerin görüş günü kuyruğa
girip babasına temiz çamaşır getirecek, aynı çantayla kirlilerini alıp eve
götürecekti. Simiti altı yaşında görüp tanımıştı ama, tüm çocuk hastalıklarını,
kızılı, kızamığı, uyuzu, boğmacasıyla birlikte, daha okula gitmeden öğrenmişti.”

Rıfat Ilgaz’ın başyapıtlarından olan Karartma Geceleri adlı romanı,
öğretmen-şairin kaçak olarak geçirdiği iki buçuk aylık dönemi konu eder. (Bu
romandan uyarlanan, Yusuf Kurçenli’nin yönetmenliğini yaptığı ve Tarık Akan’ın
başrolde oynadığı aynı adlı film de, yurt içinde ve dışında birçok ödül alarak,
büyük başarı kazanmıştır.) Cezaevinde, ırkçılık-turancılık davası sanıklarıyla
birlikte yatarken, bilirkişinin kitabında suç olmadığını belirtmesine karşın, 10
Ağustos 1944’te 1 No’lu Örfî İdare Mahkemesi’nce altı ay hapse mahkûm edildi.

Öğretmenliği ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ndeki
öğrenciliği sona ermiş; bir kez daha hastalanmıştı. Cezaevinden çıkınca
Heybeliada Sanatoryumu’nda tedavi gördü.

O yıllara dair, en ilgi çekici ayrıntılardan birisi yine Yokuş Yukarı kitabında
anlatılmaktadır. 6 Ağustos 1945 günü, yani İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika
Birleşik Devletleri’nin Japonya’ya atom bombası attığı gün, Lambo’nun
Meyhanesi’nde Orhan Veli ile karşılaşan Ilgaz’ın o gece geç saatlere kadar
yaptıkları ‘gelecek’ tartışması şöyle yansır Yokuş Yukarı sayfalarına:
“Dostluğumuz Hiroşima’ya bomba düşer düşmez başladı nedense (…) Barış yapan,
Japonlarla Amerikalılar değil, bizdik sanki… Savaş bitince Orhan Veli’nin
şiirleri de değişmiş, içtenlik kazanmıştı. Garip Bildirisi’nde karşı olduğunu
belirttiği ne varsa şiirlerinde görülmeye başlanmıştı.”

Yeniden öğretmenliğe alınmak üzere başvurdu ve 1946 Kasım’ında Boğazlıyan
(Yozgat) Ortaokulu’na atandı. Aynı ay içinde Markopaşa adlı mizah gazetesinin
ilk sayısı yayınlandı. Olağanüstü bir ilgiyle karşılandı. O dönemin en çok satan
muhalefet ve halk gazetesi oldu. Satışı atmış bine ulaştı.

İki ay kadar öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul’a, Validebağ Sanatoryumu’na
gönderildi. O sırada görülmekte olan ve siyasal bir nitelik taşıyan ‘Hasan Ali
Yücel–Kenan Öner’ davası dolayısıyla mahkemeye gönderdiği tanıklık mektubu,
Millî Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer’i güç durumda bırakmıştı. Bunun
üzerine işine son verildi; 1947 Haziran’ında öğretmenlikten ve sanatoryumdan
çıkarıldı.

29 Ekim 1948 – 30 Ocak 1949 tarihleri arasında Markopaşa’nın sorumlu müdürlüğünü
üstlendi. Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Mim Uykusuz’un da yönetimine
katıldıkları, sık sık kapatılan, bu nedenle ad değiştirerek Malûmpaşa,
Merhumpaşa, Alibaba, Yedi Sekiz Paşa ve Hür Markopaşa gibi adlarla yayımlanan bu
gazetedeki kimi yazılardan dolayı Rıfat Ilgaz birkaç kez tutuklandı, mahkûm
edildi. (Haftalık Markopaşa ve soyundan gelen gazeteler ancak 77 sayı
çıkabilmiştir. Tam 99 hafta – 99 sayı çıkamamıştır. İlk sahibi Sabahattin Ali
öldürülmüştür. Bu gazeteler aleyhine on altı dava açılmış, yazarları toplam
olarak 8 yıl 2,5 ay mahkûmiyet cezası almışlardır.) Zaman zaman sanatoryumda
yatarak ve rapor alarak cezaevinden çıktı ve sonunda Demokrat Parti’nin iktidara
gelmesinin ardından çıkarılan genel af yasasından yararlandı.

Nâzım Hikmet, Novoyo Vremya (Yeni Zamanlar)’da, 1952’de Markopaşa hakkında
şunları yazdı: “… İkinci Dünya Harbi biter bitmez Sabahattin Ali Markopaşa
gazetesini çıkarmaya başladı. Bu, Türkiye’de o zamana dek olmayan bir politik
mizah gazetesiydi. Markopaşa,emperyalizmin aleyhinde yazıyor, Türkiye
gericiliğiyle ve burjuva partileriyle alay ediyordu. (…) Markopaşa’nın
demokrasi, ulusal bağımsızlık ve barış uğrunda ve emperyalizme karşı yürütülen
savaştaki rolü çok önemlidir.”

Arkadaşı Fahir Onger’in masrafını ödemesiyle Ocak 1948’de üçüncü şiir kitabı
Yaşadıkça’yı bastırdı. Bu olayı, Cart Curt adlı kitabında şöyle anlatıyordu
Rıfat Ilgaz:

“ ‘Tamam mı,’ diye sordu, ‘yeter mi 450 lira?’

Yeter dedim şaşkınlıkla.

Utana sıkıla çıkardı cebinden: ‘Al!’ dedi. ‘Çıkar kitabını! Satınca verirsin.’

Fahir’in hazırda bu kadar parası olabileceğini düşünmemiştim. Bundandı
şaşkınlığım işte! (…) Benden çok sevindi, kitabımın çıktığına…”

Eylül 1948’de Bakanlar Kurulu kararıyla Yaşadıkça toplatıldı.

Ocak 1953’te kendi olanaklarıyla bastırdığı Devam adlı şiir kitabı da toplatılıp
hakkında kovuşturma açıldıysa da, mahkûm edilmedi.

Bu tarihten sonra basında çalışmakla birlikte, gazete ve dergiler imzasına pek
yer vermediler. 1952-1960 arasında Tan gazetesinde düzeltmen, dizgici ve
röportaj yazarı olarak çalıştı. İlhan Selçuk ve Turhan Selçuk’un çıkardıkları
mizah dergisi Dolmuş’ta imzasız ya da ‘stepne’ takma adıyla yazdı. Diğer
yazarların ‘vites’ ya da ‘dişli’ takma adlar kullanırken Ilgaz’ın, bu adı
seçmesinin nedeni dergiye iki aylık gecikmeyle katılmasıdır. Hababam Sınıfı ile
Bizim Koğuş (Pijamalılar) bu dergide yayımlandı.

1954’te Üsküdar’da Sabah Oldu adındaki şiir kitabının ilk basımı Tan
Yayınları’ndan çıktı.

1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra kendi adıyla yazı ve şiir
yayımlayabilme olanağına kavuşan Rıfat Ilgaz, Demokrat İzmir, Akbaba, Vatan,
Yeni Gün, Yeni Ulus gibi yayın organlarında ve kimi edebiyat dergilerinde
sürekli olarak yazdı. Bir ara ‘Sınıf Yayınları’nı kurarak kendi kitaplarını
yayımladı.

1968 yılının Eylül ayında Asya-Afrika Yazarlar Birliği’nin üyesi olarak
Özbekistan’ın Taşkent şehrinde düzenlenen toplantıya (Oktay Akbal ile) katıldı.
On gün kadar konuk olarak Taşkent’te kaldı. Moskova Yazarlar Birliği’nin yeni
binasında bir toplantıya katıldı. Başkan Konstantin Simenov’dan sonra bir
konuşma yaptı. Konuşmasını Türkolog Radi Fiş çevirdikten sonra ‘Aydın mısın’
şiirini Türkçe okudu. Uzun uzun alkışlandı. (Radi Fiş, yıllar sonra 19 Aralık
1991’de Kastamonu’da aynı şiiri Rusça olarak okuyacaktır.) Karakılçık adlı şiir
kitabında da yer alan şiir şöyleydi: “Kilim gibi dokumada mutsuzluğu / Gidip
gelen kara kuşlar havada / Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden / Tabanında
depremi kara güllelerin / Duymuyor musun // Kaldır başını kan uykulardan / Böyle
yürek böyle atardamar / Atmaz olsun / Ses ol ışık ol yumruk ol / Karayeller
başına indirmeden çatını / Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm / Alıp
götürmeden büyük denizlere / Çabuk ol // Tam çağı işe başlamanın doğan günle /
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden / Her satırında buram buram alın teri /
Her sayfası günlük güneşlik / Utanma suçun tümü senin değil / Yırt otuzunda
aldığın diplomayı / Alfabelik çocuk ol // Yollar kesilmiş alanlar sarılmış / Tel
örgüler çevirmiş yöreni / Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende / Benden geçti mi
demek istiyorsun / Aç iki kolunu iki yana / Korkuluk ol”

1971’de Basın Şeref Kartı aldı. 1972’de Hababam Sınıfı Baskında ve Hababam
Sınıfı Uyanıyor adlı mizah kitapları çıktı. Aynı yılın Temmuz ayında Halime
Kaptan romanını yazdı. Kendisinin kurduğu Sınıf Yayınları’ndan Palavra, Tuh
Sana, Çatal Matal, Bunadı Bu Adam, Keş, Al Atını, Altın Ekicisi, Bizim Koğuş
adlı kitaplarını yayınladı.

1974’te Karartma Geceleri’ni yayınladı.

“1944 yılının 7 Haziran’ı. Bugün 6 Haziran 1944’te olabilirdi. Tepesindeki lâmba
günün kesinliği üstünde açıkça bir şey belirtmiyordu. Acaba 8 Haziran da
olabilir miydi? Hayır, bu pis odada günler o kadar çabuk geçemezdi. Verdikleri
ekmek sayısından çıkartmak da kolay değil günün tarihini. İlk gün hiçbir şey
verilmemişti, su bile. Helaya uzun işlemlerden sonra çıkarıldığı için ertesi gün
helanın musluğundan içebilmişti suyunu. Daha ertesi gün ekmek yerine kılıfsız
bir matra uzatılmıştı kapıdan. Ekmeğin kaçıncı gün verilmeye başlandığını kesin
olarak hatırlamıyordu…”

Aynı yıl içinde Güvercinim Uyur mu adlı şiir kitabı çıktı. Kitaba adını veren
aynı adlı şiir “Güvercinim Uyur mu, / Çağırsam Uyanır mı?” girişinden sonra
şöyle sürüyordu: “Sömürgen cami güvercinleri sizin olsun/ O doyumsuz lapacı
güvercinler / Kurşun buğusu güvercinleri severim ben / Kanat uçları çelik yeşili
// Kuş dediğin piyerlotisiz yaşamalı / Adaksız avlusuz şadırvansız / Buluttan
süzmeli suyunu / Kuşçular çarşısında tüy dökmemeli / Benim güvercinim tunç
gagalı / Kimlerin bakışı kardeşçedir / Kimlerin bakışı düşmanca / Kendisi hangi
kavganın güvercinidir bilir // Tüneyip acımanın saçaklarına / Miskin sevilerle
bitlenmez / Kanadından çok pençesine güvenir // Barış taklaları süzülmeler /
Gagalarda zeytin dalı / Perendeler maviliklerde / Tüm gösteriler resimlerde
kalmalı / Güvercin dediğin uyanık olmalı / Tüyler duman duman öfkeden / Yanıp
tutuşmalı gözbebekleri / Sevgiden tıpır tıpır bir yürek / Özgürlüğünce dövüşken”

Hasan İzzettin Dinamo Yeni Ortam’da 8 Ekim 1974’te çıkan yazısında Güvercinim
Uyur mu hakkında şöyle diyordu: “1940 toplumcu sanat kuşağının büyük
şairlerinden biri olan Rıfat Ilgaz, küçük burjuva şiirini bir yana attığı o
günden beri toplumcu şiirin sivri çakmaktaşlarıyla örtülü yokuşlarında soluğu
kesilmeksizin yürümekte, şiirinin hızı durmadan artmaktadır. Topluma umut adayan
düşüncenin bütün sorumunu yüklenerek bunu bir yandan şiir ile bir yandan da
mizah kitaplarıyla, oyunlarıyla dile getirmekte, böylece idealistin en çetin
yollarından Sisifos’unkini seçmiş bulunmaktadır. Halkın umudunu bataklıktan
çıkararak yokuş yukarı sürmekte, tam ışıklarının mutlu bir gül bahçesine döndüğü
yaşayış dağının doruğuna çıkmakta, bunun korkunç ağırlığını omuzlarında
duymaktadır. (…) 40 kuşağının bu korkusuz büyük şairinin son kitabını
okuyanlar, yeni faşizmle de ne biçim dövüştüğünü şiirin bütün ustalıklarını,
güzelliklerini göstererek, yaşın, başın bütün anlamını sanatına katarak
yarattığını göreceklerdir.”

1974’te aynı zamanda basından emekli oldu.

“Mizah deyince toplumsal yergiyi anlıyorum. (…) Halkımız, bereket ki, gülmenin
kararını en az bizim kadar biliyor. Hoca Nasrettin rahlesinden geçtiğinden…”
dediği mizaha ilişkin yazısı 13 Eylül 1975’te Vatan gazetesinde yayınlandı. Aynı
yıl içinde doğum yeri olan Cide’ye yerleşti. Cide’ye gidişiyle ilgili olarak
Asım Bezirci’ye şu açıklamayı yaptı, Bezirci’nin Rıfat Ilgaz adlı kitabında:
“Köşe yazarlığına biraz ara vermek, yaşamımı bölümlere ayırarak romanlaştırmak
istiyordum. Orası doğduğum ve sevdiğim yerdi. Anılarımı orada daha kolay
tazeleyebilirdim…” Sarı Yazma’da ise Cide ile ilgili söyledikleri, Rıfat
Ilgaz’ın doğduğu toprakları ne denli sevdiğinin ve önemsediğinin en önemli
göstergeleriydi: “… Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket… Ne iyi etmiş
de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş! Her şeyimi yitirdiğim günlerde
Cide’nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümüyle dirilir, yaşama gücünü
tazelerdim…”

Cide’de Cide Postası gazetesinde yazmaya başladı. Sarı Yazma, bu günlerde
yazılmış bir romandır. Çevre köylere yaptığı gezilerde oradaki köylülerin
sorunlarını dinledi, çözüm yollarını araştırdı. Ayrıca Cide ve çevresinde sosyal
etkinliklerin düzenlenmesi konusunda yoğun çaba harcadı.

Burada yazarlığını sürdürürken, 28 Ağustos 1980’de Cide’de oturduğu evin
karşısındaki yapı yıkıntısına bir pankart konmuş olduğu görüldü: “Rıfat Ilgaz,
bu apartmandan çıkarılmazsa 31 Ağustos gecesi taranacak!” 12 Eylül 1980 askerî
harekâtının ardından, 29 Mayıs 1981’de gözaltına alınıp gözleri bağlanarak
Kastamonu’ya götürüldü. Orada sorguya çekildi ve hastalığı nedeniyle tutuklu
olarak Ballıdağ Sanatoryumu’na gönderildi. Tutukluluğunun sona erdirilmesinin
ardından İstanbul’a gelerek oğlu Aydın Ilgaz’la birlikte yaşamaya başladı.

6 Aralık 1982’de İstanbul’da Şan Müzikhol’ünde ‘55. Sanat ve 70. Yaş Günü’
kutlandı. Yine 1982’de Yıldız Karayel romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı’nı ve
Madaralı Roman Ödülü’nü aldı.

Kulağımız Kirişte adındaki şiir kitabının birinci baskısı Çınar Yayınları
tarafından yapıldı. Kitapla aynı addaki şiir şöyleydi: “Yaşlılar adına
konuşmanın tam zamanı / Kütükte yaşı yetmişlerin arasındayım. / Bir tekerlemenin
çağrışımında / İnanıvermeyin işimin bittiğine / Ne var ki dertlerimiz
tasalarımız artıyor / Yaş ilerledikçe. // Biz yaşlılar türlü nedenlerden /
Kuşlarla birlikte uyanmak zorundayız, / Saksıdaki karanfil bakım ister, / Tüm
çiçekler, ağaçlar, parklar / Yollar, köprüler bakım ister, / Balıkçı barınağı,
barınaktaki gemiler, / Gün domadan deniz fenerimiz, / Kıyılarımız, gökyüzü,
bulutlar, / Bir uçtan bir uca esen rüzgâr… / Bütün gün gözümüz üzerlerinde
olmalı. // Bu arada torun torba, çocuklarımız, / Martılarla birlikte çoğalan… /
Onlar da bakım ister kuşkusuz. / Erken de kalksak, alaca karanlıkta / Hangi
birine yetişebiliriz ki… // Biz yaşlılar için en önemlisi / Kuzeyden esen nemli
rüzgârlar, / Karayel de önemli, gündoğrusu da… / Raporlar yazılmalı hava
raporları, / Soğuk, sıcak tüm dalgalar, akımlar / Alçak basınç, radyolarda,
yüksek basınç / Güneyden esen yellerle birlikte / Sisli puslu havalar da
duyurulmalı. // Yaşlandıkça azıyor romatizmalarımız / Bir günümüz bir günümüze
uymuyor, / Artıyor ağrılarımız sızılarımız / Kapıya kim vuracak belli olmaz, /
Kulağımız kirişte olmalı.”

18 Şubat 1984’te İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesinde Ilgaz ile ilgili yazdığı
yazıda şöyle diyordu: “Rıfat Ilgaz artık kişi değil bir kurumdur. Herkes Hababam
Sınıfı’nı bilir; yoldan geçen birini çevirin sorun, olumlu yanıt alırsınız.
Rıfat Ilgaz halka malolmuştur; kendisi de sade bir insandır; gösterişten kaçar;
sıradan aşçı dükkânında, alçak gönüllü bir meyhanede, sade insanların sıcak
dostluklarında hayatın tadını bulur.

28 Nisan 1986’da, 75. yaşı dolayısıyla İstanbul Harbiye’deki Konak Sineması’nda
bir kutlama gecesi düzenlendi.

12 Mart 1990’da, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Karaca Tiyatro’da adına
düzenlediği ‘Ustalarla Birlikte’ adlı toplantıya katıldı.

19 Kasım 1991’de son şiirini kaleme aldı. “Elim birine değsin, / Isıtayım
üşüdüyse / Boşa gitmesin son sıcaklığım!”

11-19 Aralık 1991’de, 80. yaşını kutlamak amacıyla Türkiye Yazarlar sendikası
ile PEN Yazarlar Derneği’nce ortak etkinlikler düzenlendi:

13 Aralık’ta Ankara’da Kızılırmak Sineması’nda, 15 Aralık’ta İzmir’de İsmet
İnönü Kültür Sanat Merkezi’nde, 17 Aralık’ta Kastamonu’da, 19 Aralık’ta
İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda toplantılar yapıldı. Bu ‘Rıfat
Ilgaz Haftası’ içerisinde Kastamonu’da bir sokağa ‘Rıfat Ilgaz Sokağı’,
Cide’deki Hastane Caddesi’ne ‘Rıfat Ilgaz Caddesi’ ve Belediye Parkı’na da
‘Hababam Sınıfı Parkı’ adları verildi.

1984’te Cide Postası gazetesi, Çınar Yayınları’nın katkılarıyla, ‘Rıfat
Ilgaz-Cide Edebiyat Ödülü’ düzenlendi. O yıl şiir dalında yapılan yarışmada
Birincilik Ödülü Seval Esaslı’nın Sekizinci Renk, İkincilik Ödülü Veysel
Çolak’ın Fotoğraf Arkalıkları adlı yayımlanmamış kitaplarına verildi. 1986’da
ikinci ve son kez ‘mizah hikâyesi’ dalında gerçekleştirilen yarışmanın birincisi
Muzaffer Abayhan’dı.

1992’de Bakırköy Belediyesi, yaptırdığı kültürevine ‘Rıfat Ilgaz Kültürevi’
adını verdi. Kısa bir süre sonra kültürevinin bulunduğu kesim ayrı bir
belediyeye dönüştürüldü ve Bahçelievler Belediye Başkanlığı seçimini Refah
Partili aday kazandı. Yeni belediye başkanı, kültürevinin adını ‘Necip Fazıl
Kültürevi’ olarak değiştirince basın, yazarlar ve aydınlar olaya büyük tepki
gösterdiler. Rıfat Ilgaz, “Bu haksızlıktır, buna karşıyım. Ben bunu mahkemeye
veririm, nitekim Refah Partili bu belediye başkanını mahkemeye verdim. Fazla bir
manevî tazminat istemiyoruz. Sadece bin lira istiyoruz, bir de mahkeme masrafını
ödesin diyoruz. Bu artık hukuk meselesi olmuştur.” diyordu.

Faruk Nafiz’in Kastamonu’yu Maarif Vekili Mustafa Necati ile ziyareti sırasında
küçük Mehmet Rıfat ile tanışıp ona ‘büyük şair’ diye seslendiği tarih 2 Temmuz
1928 idi. 2 Temmuz bu kez, 1993’te Ilgaz’ın yaşamına damgasını vurdu. Sivas’ta
çıkan olaylar sonucu birçok yazar ve şair arkadaşının öldüğü haberini alması onu
çok üzdü. Özellikle, çok yakın dostları olan Asım Bezirci ve Nesimi’nin de
ölenler arasında olmasına dayanamadı. Asım Bezirci’nin ölümü üzerine görüşlerini
5 Temmuz günü Cumhuriyet’e anlattı: “Artık hiçbir şeye inanmıyoruz. Yaşama da
inanmıyoruz. Artık yaşam yalama oldu. Evden dışarı çıkmamak mı lazım? Bizim
aklımız ermez oldu. Asım benim çok eski dostum. Benim için yıllarca çalışıp
kitaplar yazan değerli bir yazar. Yazar, kitapları yalnız kendisi için yazmaz.
Kitaplar birer sevgi derlemeleridir. Asım aylarca günlerce benimle yattı,
kalktı. İyi günlerimde gülmüş, hapishanelerle, kelepçelerle ağlamış. Gözlerinin
önünde 81’de kelepçeliyim. Asım yanımda, Türkiye’de yaşama da ölüme de
inanılmıyor. Asım Bezirci yaza yaza kayboldu gitti işte. İnsanca yapabileceğimiz
tek şey şimdi Asım’ı saygıyla anmak.”

Rıfat Ilgaz’ı 7 Temmuz 1993 günü yitirdik. Zincirlikuyu’daki mezarı Asım
Bezirci’ninki ile yan yanadır.

Oğlu Aydın Ilgaz’ın girişimiyle, 15 Ekim 1993 günü Beyoğlu’nda Rıfat Ilgaz
Kültür Merkezi açıldı. Aydın Ilgaz, buranın Rıfat Ilgaz ile ilgili her türlü
belge, fotoğraf, film vb. nin sergileneceği; video gösterimlerinin yapılacağı;
konuşma ve panellerin düzenleneceği bir kültür kurumu olarak örgütlendiğini
açıkladı.

26 Eylül 1993’de Esenkent Belediyesi, kentlilerden gelen istek üzerine,
yaptırdığı 4500 kişilik anfitiyatroya ‘Rıfat Ilgaz’ adını verdi.

Rıfat Ilgaz, o yıl düzenlenen 12. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın ‘Onur Yazarı’
seçildi. Ilgaz’ın ömrü ‘onur yazarı’ olduğu fuara katılmasına yetmedi.

RIFAT ILGAZ’IN ŞİİR ANLAYIŞI

Rıfat Ilgaz Haziran 1976’da Militan Dergisi’nde çıkan ‘Şiir Anlayışım’ başlıklı
yazıda kendi şiir anlayışını açıklamıştı:

“Çağının gerçekleri, sorunları içinde tarihsel görevinin bilincine varması
gereken bir şairin eylemi söz konusudur bugün.

Şairin, tek başına duyduğunu düşündüğünü, gerçekleri saptayıp yansıtması,
önemini yitirmiştir. Topluma yeni biçimler vermekte olan işçi sınıfının
değiştirici bir bireyi olarak yaşama yeni bir anlam katması, geleceğe güvenini
açığa vurması, iyimser bir duyarlık içinde çağının yeni gerçeklerini belirtmesi
görevi başlamıştır şairin.

Bu görevin dışında kalmış olan şair, sanatının çekiciliğini, coşturuculuğunu,
atılımlara götürücü, hız verici niteliğini yitirmiş demektir. Sanatla halk
arasındaki uyumu yeniden kurma görevi sömürü düzeni hızını artırdığı sürece
kaçınılmaz bir eylem olmalıdır.

Her yeni çağ aşağıdan yukarıya doğru itilerle oluşup gelişirken, toplumla içli
dışlı olması gereken şair de gerçekçiliğin yeni biçimlerini yaratmaya
itilmektedir. Şair, toplumu değiştirme, oluşturma çabası içinde kendisini de
değiştirip oluşturacaktır. Bu gerçeği Brecht ile birlikte yineleyebiliriz:

“Her yeni çağ gerçekçiliğin yeni biçimini ortaya koymak zorundadır.”

Şairin amacı, bu gerçekleri öğrenmekle bitmiyor. Bunları yapıtına bilgi olarak
koymak, şairi sanat dışı gereksiz çabalara götürür. O, bu gerçekleri içeriğine
uygun bir biçim içinde yansıtmak zorundadır. Şair, coşku ve hayranlık yaratan
kişidir. Bu coşku ve hayranlık, benzer koşullar içinde yaşayanlar arasında
mümkündür. Bir şiirin etkileyici ödevi, bu koşulların içindekilerle yüz yüze
geldi mi başlar. Bu bakımdan şair yan tutan kişi sayılır. “Sınıf zıtlıkları
sürüp gittikçe ulusal olma niteliği başlar.” sözü de bir bakımdan yanlıştır.
Ulusun ulus olma koşullarına uyan, sanatını bu sorunların gerçekleşmesi için
görevli tutan şair ulusallık çizgisine ulaşmış sayılır.

Sanatçı yeni biçimler bulacak dedik. Tutan biçimleri boyuna yineledi mi kendi
gelişimini dural bir duruma getirdi demektir. Onu önce beğenen halk, bir gün
beğenmeyebilir. Halk da değişen bir beğeni içindedir. Kalıpçılık, şairi akan
zamanın gerisinde bırakır. Dil de halkın beğenileri içinde değişken bir
gerçektir. Şair kıvrak ve işlek bir şiir dilini kendi beğenisine göre düzdüğü
sözlükle sağlar. Halkla kendi arasında özel bir anlaşma aracı bulur. Dil gelişip
oluşurken değişmeyen yanını titizlikle saklar. Şair kalıcı yana da el attı mı
halkla bağlantısını kendi eliyle kurdu demektir. Yunus Emre’nin taze kalışı işte
bu değişmez yanı bulup sanatına mal etmiş olmasından ileri gelir.

Şiir bir uyarlık işidir. Hegel’in bir tanımlaması değerini uzun yıllar
yitireceğe benzemiyor: ‘Fikirle biçimin uyarlığı, tutarlığı güzeli doğurur.’

Salt biçimcilik diye bir sorun yoktur bizim anladığımız şiirde. Hele şiirin
düzen ve düşünceleri geleneksel kalıplara dökme işi sanılması çoktan anlamını
yitirmiştir. Biçimcilik, soyut bir teknikçilik, kendi kendisiyle yetinen, kendi
dışında herhangi bir amacı olmaksızın kendi kendisiyle var olan bir çabaydı
eskiden. Tutucu sınıfın işine gelen bir anlayıştı. Oysa yeni özlerle yeni
biçimler ortaya getirme çabası bizi diri bileşimlere götürmektedir. Ortaklaşa
atılımlardan güç alan sanatçı, belli bir zamanda toplum için zorunlu olanı
gerçekleştirir. Yaratma özgürlüğü bu durumdan zedelenmez, tersine onunla
gelişir.”

1940 ŞİİRİ

“1940 Kuşağı’nın oluşmasında İkinci Dünya Savaşı etkendir dedim; çünkü kuşak
öyle kendiliğinden oluşmaz, bir toplumsal konum gerekir. Hem bu, yaşa göre de
belirlenmez ki; 1950, 60, 70 diye sürüp gitsin. 1940 kuşağını toplumcu şairler
oluşturmuştur. 1940 yılında şiir yazan başka şairler de olabilir; ama kapatın
imzalarını, hangi çağın şiiri olduğunu kestiremezsiniz. Nabzı atan, çağına tanık
şiir, toplumcu şiirdir. 1940’larda şiir yazmak başka şey, 1940’ların özünü
kavramak başka şeydir. Diğer sanatçılar da kendilerine göre yol tutturmuşlardır.
Kimisi Fransız şiirinin etkisinde, kimisi, Ahmet Kutsi’ler falan, memleketçi bir
sanat sürdürüyorlar; ama ayakları yere basmıyor. Naziler geldi, geliyor, dendiği
günlerde, biz toplumcuyuz diyorduk. Sanatçının yaşadığı çağdan
soyutlanabileceğine inanmıyor, bunun mücadelesini veriyorduk. Atom bombası, bir
dönemin kapandığını, yeni bir dönemin başladığını simgeliyor. Bomba atılmadan
bir gün önce beni görüp yolunu çevirenler, bir gün sonra en kabadayı özgürlükçü
kesilmişlerdir. Buna da dikkat etmek gerekir.

1940 Toplumcu Kuşağı ‘gerçeği yaz da nasıl yazarsan yaz’ mantığında değildi
hiçbir zaman. Bugün diğer arkadaşların da şiirleri irdelendiğinde, konularımızın
yaşamdan alınmış olduğu görülür; ama bunu şiire dönüştürmek için verilen özgün
çaba da görülür. Tabii herkes bunda başarılı olamamış olabilir. Her zaman da
öyledir zaten. Önemli olan o çabayı vermiş olmamız. Şiirin sadece kendini tatmin
olmadığını da düşünürsek, mesele daha da açıklık kazanıyor. Vezinli, kafiyeli,
hatasız şiirler ben de yazdım; ama şiir sadece güzel yazmak değildir. Bir de
sanatçının sorumluluğu var. Yaşadığımız dönem İkinci Dünya Savaşı, bundan
soyutlayamazdık kendimizi. Biçim önemlidir şiirde, ama içeriği hapsetmediği,
sınırlandırmadığı, oyuna dönüşmediği ölçüde. İçeriğe yeni olanaklar
kazandırabildiği ölçüde. Yani, özü kavrayacak bir biçim.

İki satırla karalamak kolaydır; ama bir de bugün nabzı atan şiire bakalım.
Kimler çeviriye benzeyen şiirler yazıyor, kimler fildişi kulelerinde, kimler
yaşama yakın, insana yakın olanlarda kimlerin etkisi var. 1950-60 arası hiçbir
yerde doğru dürüst yer verilmeyen bizler, nasıl yok olmamışız. Bugün yine neden
ve niye okunuyoruz. Ya da bizi yok sayanlar, böyle on yıla dayanabilirler mi? Ve
on sene, yirmi sene sonra okunacaklar mı, müzelere mi kaldırılacaklar? Sorunun
cevabı burda işte. Hem kendi sorunlarından kaçmayan, çağla hesaplaşabilenler mi
kalabilir? Burayı da iyi düşünmek gerekir.

1940 ondalık kesirlere uyarak kuşaklanmış bir şiir akımı değildir. Şiirde gerçek
devrimi yapan Nâzım Hikmet bu desimal kurala uyarak yapmamıştır yeniliğini.
Şiiri hececilerden almış, kendine özgü, yani şiirin değil kendisinin kişiliğine
uyarak yapısal yeniliğini yapmıştır. Ondan sonra gelen tüm yenilikçiler onun
yürekliliğinden güçlenerek yolunu ve kendini bulmaya çalışmıştır. Ben ancak
bunlardan biriyim… Hem Hikmet gibi yapmak istedim, hem de ona biçim
bakımından, giderek içerik bakımından bile benzememeye çalıştım. Sanırım 1940
kuşağı arkadaşlarım da birbirlerine benzemediler ürünleriyle.

Rıfat Ilgaz’ın kendi sesinden bir şiir

MİZAH ANLAYIŞI

Önce benim anladığım mizah nedir bunu açıklayayım: Bir kez yazınsal tür
değildir. Bir başka yazınsal tür ile birlikte vardır. Romanla, öyküyle,
şiirle… Olaylara özgün bakış açısıdır mizah. O açı nedir, ne olmalıdır?
İnsanlara salt anlamsız kahkahalar mı attıracak, yoksa güldürürken bir şeyler de
sezdirecek mi? Ayrım burada yatıyor. Güldürmeyle düşündürme arasındaki ilişkide.
Günümüz mizahında –bazı mizahçı arkadaşları değerlendirmemin dışında tuttuğumu
belirteyim- amaç çoğu kez hoşça zaman öldürtüp eğlendirmeye doğru eğilimli. Oysa
40’lı yılların mizahının başat niteliği güldürürken düşündürmekti… Toplumun
yanlış işleyen yanlarını vurgulama, gerçeklerini gösterme, uyarmaydı. Yani
ağızların kulaklara varması değildi istenen, dudaklar kımıldasın yeterdi.
Güldürmek, eğlendirmek belki araç oluyordu; ama temelde istenen buydu. O
dönemlerin çoğu mizah yapıtlarına bakın, görebilirsiniz bunu. Nitekim, benim
Hababam Sınıfı da yanlış işleyen eğitim sistemimizden doğmuştur, onun
yergisidir. Diyeceğim, tümüyle alırsak bir nitelik ayrımı söz konusu.

Hayır, benim amacım tümüyle güldürmek olmamıştır hiç. Tedirgin eden, tedirgin
etmeye çalışan bir mizahtır. Uyuşturup yapıştıran, sakinleştirici bir mizah
değil. İşlediğim olaylar olumsuz olabilir, ya da sıradan ve ilgisiz kişileri
konu edebilirim. Ancak, amacım, izleyene olumlunun, yararlının, doğru davranışın
ve sağlıklı tutumun ne olduğunu göstermektir. Hep bozuk düzenin köküne gitmeye
çalıştım. Gözümü toplumdan hiç ayırmadım. Kulağımı da halktan. Beni saran ve
yaşadığım olayların tanıklığı da gözlemlerime katkıda bulundu.

ROMAN ÜZERİNE

Mizah romanlarım deyince akla, Hababam Sınıfı, Bizim Koğuş, Meşrutiyet
Kıraathanesi gibi romanlarım geliyor. Oysa bu Yıldız Karayel, Karadeniz’in
Kıyıcığında, Karartma Geceleri, Sarı Yazma türünden bir roman. O zaman bu
romanlara ne diyeceğiz? Mizah romanı olmayan roman. Ben böylesi bölümlemelere,
sınıflandırmalara karşıyım. Köy Romanı-Kent Romanı, Mizah Romanı gibi
bölümlemeler eskimiştir. Roman, romanın kuralına uygun olarak yazılmışsa
romandır. Roman, bütün tekniği, ölçüleri içinde, kompozisyonuyla romansa
romandır. Ama anı romanıdır, köy romanıdır, kent romanıdır, tarihsel romandır.

Beni anı romanı yazmakla suçladılar. Diyelim ki Sarı Yazma bir anı romanıydı,
son romanım Yıldız Karayel de bir anı romanı olsa gerek. Yetmiş yaşına gelmiş
bir yazar ister istemez anılarını malzeme olarak kullanacaktır. Benim
romanlarımda adı geçen kişiler, tipler ‘gerçeğe uymuyor’ sözünü
kullanmamışlardır. ‘Sen bu olayı öyle anlatmışsın.’ deyip geçmişlerdir. Hababam
Sınıfı’nın kahramanlarından Kel Mahmut (Nihat Dicleli), televizyonda bu diziyi
izledikten sonra bana mektup yazdı, memnun olmuş; ama Kel Mahmut tıpatıp aynı
mıdır? Hayır. Anlattığım kişiler de böyle anılmaktan tedirgin değiller.

Bir yapıt ya romandır ya değildir. Bu yanıtım köy romanları olgusu için de
geçerlidir. Emile Zola’ya Döl Bereketi, Toprak romanlarından ötürü köy romancısı
mı diyeceğiz?

Kanımca otobiyografide egemen olan zaman planı, yani kronolojidir. Bu bakımdan
bu tür yapıtlara roman demek bile gerekmez. Oysa benim anı romanı olarak
eleştirmenlerin inceledikleri romanlarımı kendimden soyutladığım halde; amacım,
yaşamımı saptamak değil. Bu anıları malzeme olarak romana yakışır biçimde
kullanmak.

Nedense, eleştirmenler benim mizah hikâyeciliğime kadar gelirler de,
romancılığım üzerinde fazla durmazlar. Benim değer verdiğim eserlerimin başında
Karartma Geceleri gelir. Sınıf isimli kitabımın toplatılmasından sonra tutuklama
emri çıktı. Hastayım o sıralar ve Nişantaşı Ortaokulu Türkçe öğretmeniyim.
Tutuklanma emrimin çıkacağını da biliyorum. Kitap toplatılmış çünkü, sıkıyönetim
dönemi. Onun için bir süre saklanmak gereğini duydum, kaçma değil. Hastayım, bir
sorguya, sıkıntılı bir sorguya katlanmak zor. İki buçuk aylık bir saklanma
dönemim oldu İstanbul içinde. Polis tarafından arandığımı biliyorum, eve
gelmişler, ev aranmış falan. İşte Karartma Geceleri bu iki buçuk aylık dönemin
romanıdır ve o günlerin sorunları da paralel olarak gelişir o romanda

HABABAM SINIFI

Hababam Sınıfı, bir eğitim yergisidir. Mizah hep beyazdır, olumludur. Mizahta
gülme ana öğe değildir. İsteyen ağlar, isteyen güler. Ben yergi yapıyorum,
komedi bile düşünmüyorum. Hababam Sınıfı’nda üç şeyin yergisi yapılmıştır:
Kopyanın, ezberin, uydurma saygının… Benim mizahım düşündürmeye dayanır.
Hababam Sınıfı’nda bize yakışmayan eğitimsel şeylerin yergisini yapıyorum.
Ezberleten hocayla alay edilmiştir. Bugün bunları yapan hesap makineleri var.
Çocukların belleği makine değildir. Ezberin eğitim değeri de yoktur. Bellekten
kopya çekmektir. Ezber, kopyayı körükler. Savunma mekanizması gibi… Ben
şiirlerimden hiçbirini ezbere bilemem. Kopya çekmek ezberlemekten daha
eğitseldir. Biraz yaşantı vardır, hiç olmazsa…

Bu romandan üç oyun çıkardım. İki milyondan fazla seyirci bu oyunları katıla
katıla seyretti. İki milyon seyirci dediğim zaman bir iki profesyonel tiyatroyu
ele alarak çıkarmıyorum bu toplamı. Benden izin alıp da oynayan, almadan oynayan
yüzlerce okul, dernek, hatta askerî birlikleri düşünüyorum. Bu edebiyat olayı
üzerinde başta İlhan Selçuk olmak üzere, yalnız gazete ve fıkra yazarları
durmuştur. Edebiyatçı eleştirmenlere gelince: Bunlar belli nedenlerle övülmesi,
tutulması gerekenlere ayırma zorunluluğu duymuşlardır kalemlerini. Belli
nedenler mi dedik… Bu nedenler belli olmasına karşın, o kadar çok türlüdür
ki… Şairden, hikâyeciden, romancıdan kişilik bekleyen bu övme ve yerme
ustaları bu niteliği hiç kendilerinde aramazlar.

Neden yazdım bugünün Hababam Sınıflarını? Bunları (İcraatin İçinde, Uyanıyor,
Sınıfta Kaldı, Baskında) aslında hapishanede yazmaya başladım. Düşünüyordum,
‘Bugün Hababam Sınıfı olsa, bugünün konuları olsa, nasıl yansır okula, öğrenciye
diye. Olaylar var, her gün gazeteleri okuyorum… Bugünün sorunları nedir,
nelerdir diye üstünde düşünüyordum. Baktım yeni yeni olaylar var. Ve Hababam
Sınıfı’nın görüşlerinin halen geçerli olduğunu gördüm, başladım yazmaya. O zaman
benden Milliyet gazetesi istedi bunları. Önce on tane filan istediler.
Yazdıklarımı verdikçe de yenilerini… Derken on beşe, on yediye çıktı. Gazetede
yayımlandı. Demek ki sevildi, tutuldu diye düşündüm. Yazdıkça yazıyordum, sanki
o günlerde de, bütün olaylar beni bekliyormuş gibiydi. Türkiye’de yaşadığımız
yeni şeyleri, taze olayları yazmaya başladım, Hababam Sınıflarında. Buna belki,
modern Hababam Sınıfı demek daha iyi olur. Hatta İlhan Selçuk bir yazısında
şöyle demişti: “Hababam Sınıfı yalnızca okullarda mı var? Yaşamımızın içindedir
Hababam Sınıfları.”

ÇOCUK ROMANLARI

Yetmiş yaşın bana kazandırdığı deneyimlerden en başta geleni küçümsenmeyecek
çocuk ve torun sayısıdır. Çocuklarımın, torunlarımın büyümeleri sırasında
karşılaştığım küçük küçük sorunlar, bende onların da dünyasına girme isteği
yaratmıştır. Ayrıca, deneyim için, on beş yılı bulan öğretmenliğimi de göz
önünde tutarsak, çocuk yakından tanıdığım bir varlıktır. Çok küçük yaşta
öğretmenliğe başlamam, ilkokulun ilk sınıflarında çocuklara arkadaşlık kurmamı
da sağlamıştır. Yani çocuklarla ilişkim genç yaşımda başlamıştır. Böylece
çocukların yaşamına karıştım. Onların beğenilerini, özentilerini, serüvenci
yanlarını yakından izledim. İlk ürünlerimi verirken bu deneyimlerden yeterince
yararlandığımı sanıyorum. On kadar çocuk kitabım var; daha çok roman. Çocuk
şiirleri yazmadım değil; ama dergilerde kaldı. Kimisinin altında adım bile yok.

Rıfat Ilgaz’ın RÜŞVETİN ALAMANCASI adlı öykü kitabından bir öykü:

SIÇAN ARTIĞI

Soru sormak yetkisinde olan çok yetkili kişi, kaşlarını devirip, gözlerinin
akını belirterek kurulduğu yüksek kattan gürledi:

“Nedir bu saçmalar?”

Önünde açılı duran, yayınladığım kitaptı.

Sayfaları tiril tiril titredi bu gürleyişten. Beni de kitabımın sayfalarına
benzetmek için üst perdeden bir daha gürledi:

“Haaa? Sana soruyorum, nedir bu saçmalar?”

Bu suçlama ağır da olsa, bir eleştiri özelliğinin sınırlarını aşmıyordu.
Hoşgörüyle karşılamasını bilmeliydim. Bundan ötürü ona çıkışacak duruma
düşersem, ondan ne farkım kalırdı; sustum. Susmam bile onu deli etmeye yetmişti.

“Yalan!” diye bağırdı, “Hepsi yalan bu yazdıklarının! Bu sefalet nerde var?
Hangi memlekette?”

Suçlama eleştiri sınırlarını aşıyor, kişiliğime kadar uzanıyordu. Ben mi
yalancıydım? “Ben gördüklerimi yazdım!” dedim, “Bunların sefalet anlamına
geldiğini siz söylüyorsunuz?”

“Biz mi söylüyoruz, sen mi yazıyorsun?”

“Hiç hoşuma gitmez bu sözcük, bir şair olarak… Hiçbir yazımda kullanmadım bu
sözcüğü!”

“Ama bütün çizdiklerin sefalet tablosu! Aç çocuklar… Çöp tenekelerinden ekmek
arayanlar… Fırın önlerinde kuyruğa girenler…”

“Ben gerçekçi bir yazarım. Gördüklerimi yazıyorum, uydurmuyorum!”

“Sefalet var mı memlekette, yok mu, onu söyle!”

“Siz bilmiyor musunuz efendim?”

“Ben sana soruyorum!”

“Gördüklerimi olduğu gibi yazdım. Var mı yok mu gerisini siz bulup çıkarın!”

“Diyelim ki, gördüğünü yazdın… Ne halt etmeye yazarsın bunları?”

“Görmeyenlere göstermek için!”

“Hıı!.. Demek öyle!.. Göstermek için haaa!.. Göstereceksin de ne olacak?”

“Sadece göstermiş olacağım, bir sanatçı olarak…”

“Göstermekle iş biter mi? Söyle, göstereceksin de ne olacak, diyorum?”

“Bunu da gösterdiklerim söylesin.”

“Milleti ayaklandırmak için öyle mi? Senin yaptığın düpedüz kışkırtıcılık!”

“Aydın olarak, sanatçı olarak bana düşen iş, gerçekleri göstermek.”

“Öyle demek! Uyarmak, kışkırtmak, ayaklandırmak! Alın götürün bunu! Atın içeri!
Görsün çöp tenekelerini karıştırmayı içerde!”

Atılmam için, ilk iş, üstümün başımın aranması gerekiyordu. Yazılarımda
sözkonusu ettiğim çöp tenekelerine, gözlerinin kuyruğu ile bakmak istemeyenler,
ceplerime öylesine bir saldırdılar ki, ne varsa içlerinde döktüler masanın
üzerine. Başladılar didik didik incelemeye:

“Bir mendil!”

Silkeleyip, içine baktılar.

“Bir paket sigara!”

Sigaralardan birini açıp tütününü incelediler.

“Bir düğme!”

Işığa tutup deliklerine baktılar.

“Bir kalem!”

“Ne!.. Kalem mi?”

“Evet bir kurşun kalem!”

“Ayır onu şuraya!”

“Bir defter!”

“Onu da ayır şöyle! Boşaltın helanın yanındaki odayı!”

“Başüstüne!”

“Kapatın bu adamı oraya!”

Kapattılar. Dört duvar arasına tıktılar beni. Tavanda on mumluk bir lâmba…
Dışarda gündüz olsa bile, burda gece… Duvarlardan birinde kitap büyüklüğünde
bir cam, üstü tozla toprakla sıvanmış… Olduğu gibi duvara çakılmış sanki…
Bir de kapı… Ortasında ufacık bir üçgen… Bir çifet gözün sığabileceği
büyüklükte… Bakıyorum, içinde gerçekten de bir çift göz… Bana bakıyor… Bir
çift göz, ya da iri bir burun:

“Diğelip durma!” diyor, “Otur!”

Bunları bir çift göz mü söylüyor, burun mu, belli değil. Oturalım, peki!
Oturalım ama nereye? Oturmak, dikilmekten iyidir elbet. Ne iskemle var, ne
hasır. Ne de boylu boyunca uzanacak bir ranza. Yerler toz içinde… Hem de nasıl
toz, adım attıkça tozuyor.

Bir kaşıntıdır başladı ayaklarımdan… Çıkıyor dizlerime doğru… Dizlerimden de
daha yukarılara… Eğilip kaşıyorum. Çoraplarımın konçlarını sıyırıp bakıyorum,
pireler yüzüme atlıyor. Şimdi ne olacak? Kaşımakla kurtuluş yok. En iyisi
üzerinde hiç durmamak, düşünmemek… Varsın onlar benim üzerimde dursunlar…
Elllerimi ceplerime sokup başlıyorum gezinmeye. Gezinirsem bacaklarımı daha az
sararlar gibi geliyor bana. Bir uçtan bir uca arşınlıyorum.

Üçgenin içindeki burundan yeni bir buyrultu çıkıyor: “Gezeleme!”

Ayakta dikilmeme razı oluyor demek. Dikilip kalıyorum bir süre. Yorgunluk
omuzlarıma bastırınca çöküveriyorum olduğum yere. Pireler bu kez de bileklerimi
sarıyor. Bileklerimden daha içerilere… İçim dışım pire oluyor.

Bir süre tatlı tatlı kaşındıktan sonra gözlerim kapanıyor sanki… Sırtımdan
paltomu çıkarıp seriyorum döşeme tahtalarının üzerine, bolu boyunca uzanıyorum.
Özgür bir kişiye beni en çok benzetecek olan uykunun kollarına bırakabilirim
kendimi. Ama nedir beni uyuklamaktan alıkoyan? Gözlerimi kapadığım halde
uyutmayan?.. Kutu kutu içinde kapanıp kalmış olmam mı? Yoksa uykumun içine,
kapıdaki üçgenden yabancı bir burunun sokulması mı? Yalnızlığımın içine
pirelerin terslemesi mi yoksa? Hiçbiri değil! İçimden, midemden doğru gelen bir
şey… Bir kazınma, bir ezilme… O işte… Açlık! Biraz da susuzluk!

Saatim yok. Olsaydı onu da bırakmazlardı belki… Bilginin her çeşidi yasak
olduğuna göre, zaman bilgisi verecek saati de yasak ederlerdi. Tavandaki on
mumluk kandil bile, odayı aydınlatmaktan çok, zamanımı şaşırtmak için asılmış
olacak tepeme. Geceyle gündüzü birbirine karıştırmam için… Şu halde açlığımın
süresini bile hesaplamak olanağından yoksunum. Belki otuz altı, belki de kırk
sekiz saattir gırtlağımdan ne kuru, ne de sulu bir nesne geçmedi.

Uykunun, açlıkla cenkleştiği uzun bir süre içinde, odamın kapısı şangırtıyla
açıldı. Açıldı değil, aralandı. Bir kol uzandı dışarıdan, kucağıma bir ekmek
düştü, yumruğum büyüklüğünde. Ufak da olsa bir ekmekti bu. Mis gibi kokuyordu.
Uzun süre bakakaldım yüzüne. Sonra sevgi ile öptüm. Bu duyarlık, bu içten gelen
sevgi gösterisi açlığımı giderecek yerde, büsbütün arttırdı. Başladım bir
ucundan kemirmeye. Kuruydu, kupkuru… Özgürlüğümü elimden kaçırma karşılığı
kazanmıştım bu ekmeği ben. Tek kuruş vermeden kazanmıştım. Sertliğine kim
bakardı, çiğneyip yutuyordum. Bir kırıntısını bile bırakmadan yiyip bitirmem
işten bile değildi. Yarılayınca durakladım birden. Ya gerisi gelmezse! Ya bir
daha kapı aralanıp kucağıma bir başkası atılmazsa! Söz dinlemeyen açlığıma, gem
vurmasını başarmalıydım. Elimde duran yarım ekmeği özenle başucuma koydum.
Yeniden paltomun bir ucunu üstüme çekip kıvrıldım olduğum yere.

Uyumam içiç artık hiçbir engel kalmamıştı. Kapanıvermişti birden gözlerim.

Ne insancıldır şu uyku. Ne özgürü ayırt eder, ne tutsağı. Giriverir hemen
koynuna. Şunu da söyleyebilirim biraz daha ileri giderek… Zengine karşı daha
nazlıdır da, yoksula hemen veriverir kendini. Ne altındaki ot yataktan iğrenir,
ne üstündeki çuldan, çaputtan tiksinir.

Bir tıkırtıyla açtım gözlerimi. Odamın kişiyi deli eden suskunluğunda müthiş bir
tıkırtıydı bu… Dönen makarayı, ya da çarkı andıran bir gürültüydü. Kapı mı
açılmıştı yoksa? Tıkırtıyla değil, şangırtıyla açılırdı kapım. Yoksa?.. Bir
şeyler sezinler gibi olmuştum… Neredeydi ekmeğim benim? Başucumdaki ekmeğe
çevirdim başımı. Yotu!

Birden dikiliverdim ayağa!.. Nereye giderdi bu ekmek! Uyurken üçgenin içindeki
burun hortum gibi uzayıp almamıştı ya! Üçgene kuşkuyla baktım, ne bir çift göz
vardı, ne de bir burun… Bütün bunları toplayıp götürmüştü nöbetçi denilen
kişi. Belki de kapının dibinde kestiriyordu. Döşeme tahtalarını boylu boyınca
izledim, bakışlarımla. Na, orada, oracıkta, yere çakılmış gibi duruyordu yarım
ekmek!.. Bir deliğe sıkışmıştı. Koşup aldım. Deliğin içinde kalan yanı tırtıl
tırtıl olmuştu. Anlaşılıyordu her şey. Uyurken iri bir sıçanın baskınına
uğramıştım.

Ekmeği yavaşça başucuma, eski yerine. Paltomun bir kanadını üstüme çekip
kıvrıldım, geçtim tavşan uykusuna.

“Hey namussuz!” dedim, “Bula bula beni mi buldun! Benim gibi eli kolu bağlı bir
tutsağı!”

Tokluk çağımızda öğretmişlerdi bize, sıçanın artığı yenmezdi. “Keşke bir insan
artığı olsaydı!” dedim.

Tepem atmıştı. Olmazdı böyle şey! Bu sıçanı ne yapıp yapıp yakalamalı,
vermeliydim cezasını. Tek servetim olan ekmeği, elimden almaya kalkışmasını
yanına koymamalıydım.

Çok geçmeden aradan bir tıkırtıdır başladı. Göz kapaklarımı aralayıp baktım.
Önümden hızla uzun bir kuyruk geçti. Başucumda durdu. Sağa, sola oynarken ekmek
de kımıldıyordu yerinden. Yarım daire çeviren kuyruk, geçti ekmeğin arkasına.
Sipsivri iki kulak boşlukta dönüyor, havada uygunsuz bir ses arıyordu. Benden
hiçbir davranış beklemediği ortadaydı. Gözleri fıldır fıldır odanın dört
bucağında dolaştığı halde, bana dönüp bir kez bile bakmıyordu. Enayiliğim
üzerine kesin bir yargıya varmış olmalıydı. Bu vurdumduymazlık, bu iplemeyiş
daha da koymuştu bana. Onun gözünde, burnundan maşayla tutulup bu odaya atılmış
bir sıçan ölüsünden hiçbir farkım olmaması gerekiyordu. Ona göre sırf aptallığım
yüzünden girmiş olmalıydım bu kapana.

“Dur seeen!..” dedim, “Diyelim ki kapana kıstırılmış bir sıçanım ben, elime
geçen ekmeği gelip aşırmak yakışır mıydı senin gibi özgür bir sıçana? Bütün
kapılar senin için açık değil miydi, ardına kadar? İstediğin zaman kuyruğunu,
kulağını sallaya allaya çıkamaz mıydın dışarı? Dışarıdaki bütün fırınlar, senin
bir işaretine bakmıyor muydu? Kimse senden para mı isteyecek, karne mi
soracaktı? Bırak kuru ekmeği, pastırmalar, sucuklar, salamlar ne güne duruyordu
dükkânlarda? Senin gibi özgür sıçanların bir işaretine bakardı bütün bunlar!”

Dört ayağının arasına almış, itekliye itekliye götürüyordu ekmeğimi. Başını
çevirip göz ucuyla bile bakmıyordu benden yana. Ben, bu kadar mı hımbıl, bu
kadar mı zavallıydım!

Birden ok gibi fırladım yattığım yerden. Hızla koşarak çıktığı deliğe ayağımın
tabanını basıp kapattım. Öbür ayağımdaki pabucu çıkarttım, aldım elime. O,
benden önce deliğe varmak istemişti ama, çok geç kalmıştı. Benden hiç böyle bir
açıkgözlülük beklemediği belliydi. Bu umursamayışını çevikliğiyle kapatmak
istemişti ama başaramamıştı. Rüzgâr gibi koşmuş, hızını alamadan ayağıma
çarpmış, iki karış yukarı fırlayıp öbür yana sırt üstü düşmüştü. Toparlanmıştı
birden, ters yöne doğru hızla atılmıştı. Başka bir delik olabilir mi diye
düşündüm, korktuğum boşunaydı. Ekmeğin başında bir an dikildi, iki ayağının
üstünde durdu düşündü. Bastığım deliği inceliyordu. Delikten bir hayır
gelemeyeceğini pek çabuk anlamış olacaktı ki, odanın içinde fırıl fırıl dönmeye
başladı. Bu dönüş biraz da bana hedef vermemek içindi. Kaldırdığım pabucu, kimin
kafasına fırlatacağımı kestirmiş olmalıydı. Hızla koşarken bile gözlerini benden
ayırmıyordu. Kendisi kadar enayi olmadığımı anlatabilmiştim sonunda. Üstelik bu
durumda kendisinden daha da güçlüydüm. Onunsa savunmak için hızından başka
hiçbir olanağı yoktu. Böyle aptalca koşup durursa çok geçmeden bu olanağını da
yitirecekti. Üstelik en kutsal varlığını, özgürlüğünü de kaçırmıştı elinden.
Beni buraya kapatanlar her şeyime el koyduklarını sanmakla ne kadar
aldanıyorlardı. Bir sıçan karşısında, hiç olmazsa denk bir güçteydim. Bir
yaratığın özgürlüğüne el koymakta, onu kendi kurallarıma göre cezalandırmakta
hiç de onlardan aşağı kalır yanım yoktu. Tek başıma suçluyu yakalıyor, tek
başıma cezasını verebiliyordum. Hem de görülmedik bir çabukluk içinde ve şu
durumda…

Hızının azaldığı bir sırada, kafası budur diye, salladım elimdeki pabucu. Yedek
Subay Okulu’nda öğretmişlerdi bize. Canlı hedeflerin tırnağının ucuna nişan
alınacağını… Üzerimize doğru gelen canlı hedeflerin… Tam üzerime doğru
gelirken ayaklarına doğru sallamıştım ama, tutturamamıştım. Bu öğretide bir
bozukluk olduğu ortadaydı. Pabuç, iki ayak boyu, geriye vurmuştu. Demek bize
öğretilen canlı hedeflerin içinde, sıçan kadar küçük olanları yoktu. En küçüğü
insan büyüklüğünde olmalıydı.

İkinci kez atışa geçmek için, deliğe bastığım ayaktaki pabucu çıkarıp almalıydım
elime. Ustaca ayak değiştirdim. Eğilip ayakkabıyı aldım elime. Sıçan hâlâ
kulakları düşük, tüyleri kabarık koşup duruyordu. Ben ayak değiştirirken,
beliren umut ışığı da sönüp gitmişti.

Bu kez, iki pabuç boyu ileriye savurmalıydım elimdekini. Hem kafamı, hem kolumu
kullanarak nişan aldım. Tam üzerime doğru gelirken fırlattım. Kafamdan geçenleri
sanki anlamış gibi, birden değiştirivermişti yörüngesini. Öylesine hızla
savurmuştum ki, ayakkabının, döşemeye çarpmasıyla boyum kadar havaya sıçraması
bir olmuştu.

Pabucun çıkardığı gürültü deliye döndürmüştü sıçamı. Hızını öylesine arttırmıştı
ki, virajları alamıyor, bu hızla duvarda koşuyordu. Gözlerimle izleyemiyordum
koşmasını. Onunla birlikte dikildiğim yerde ben de fırıl fırıl dönüyordum.

Ayakkabılarımın çıkardığı gürültü kapının arkasında kestiren nöbetçiyi
uyandırmış olmalıydı. Çipil çipil iki göz üçgenin içinden çıkıştı bana:

“Ne oluyor, nedir bu gürültü be!”

Olanı biteni birden kavrayamamıştı. Neden sonra topaç gibi fırıl fırıl dönen
sıçanı görebilmişti. Ne yapacağını hesaplamadan şangır şangır açtı kapıyı. Kim
bilir, içeri girip ezecekti postallarıyla sıçanı. Tam kapıyı aralayıp içeri
girecekti:

“Kapat!” diye bağırdım, “Kaçıyor!”

Nöbetçinin ödevi kim olursa olsun kaçırmamaktı. Şaşırdı birden, kapıyı kapatmak
istedi, beceremedi. Kaçırmıştı sıçanı ayaklarının arasından…

“Tuh!” dedim, “Kaçırdın!”

Kapıyı olduğu gibi aralık bırakıp düştü sıçanın peşine. Postallarının çıkardığı
seslerden anlıyordum koştuğunu. Yapamadığım işi, ona yaptırmak için bağırdım
kendimden geçerek:

“Koooş!.. Kaçıyor!..”

Ayak sesleri doldurmuştu koridoru. Bilen bilmeyen düşmüştü sıçanın peşine.

“Tut, kaçıyor!”

“Nah işte!”

“Kim kaçıyor be!”

“Kaçıyor işte, koş!”

Kabaralı postal sesleri… Mekanizmaların açılıp kapanmaları… Seslenmeler,
komutlar:

“Kaçıyor, tut!..”

“Kes önünü, koş!”

“Kaçıyor!..”

“Doldur kapa!”

“Tuh, yazık! Kaçtı!”

Kapıyı içerden çektim üzerime. Üçgen geldi gene eski yerine. Neden sonra
üçgendeki gözler de geldi.

Fare artığı yarım ekmek, duruyordu yerinde. Elimi bile süremiyordum.
Öğrettiklerini, çok sağlam belletmişlerdi bana. Sıçan artığı yenmezdi, dara
gelince ancak insanların artığı yenirdi. Bu artıklar, sabahları çöp
tenekelerinden aranabilirdi. Ekmeğin yalnız parayla değil, karneyle verildiği
zamanlar, daha da değerlenirdi bu nesne. Ekmek değerlendikçe artığı da
değerlenirdi tabi… O kadar değerlenirdi ki çocuklar sabahları çöp
tenekelerinde bile arayabilirlerdi. Çocuklar arayabilirlerdi ama, şairler bu
konuyu alıp kullanamazlardı. Ekmeğin artığını ele almak yasak değildi, yasak
olan bu konuyu ele almaktı.

Pireli odanın, sıçan önünden arta kalan ekmeğini mi soruyorsunuz?

Yıl 1944… İkinci Dünya Savaşı yılları… Biz savaşa girmedik. Bu yüzden savaşa
giren uluslar gibi, sıçanları yakalayıp yemedik. Savaşın dışında kaldığımız
için, bizi savaşa sokmayanlara, üzerimize çullanmayanlara kendi ekmeğimizi
verdik… Biz, bu ulusun şairleri de, sıçanların önünden artan ekmeklerle yüz
yüze geldik, böyle, hapishanelerin pireli odalarında. Az şey mi, böyle bir
sorunla karşılaşmak adam olana! Az şey mi, sıçan artığı ekmeği ele alıp da
düşünmek, yenir mi, yenmez mi diye… Yemenin de, ele alıp düşünmenin de suç
olmadığını bilmek! Yalnız çocukların çöp tenekelerinden ekmek artığı
aradıklarını yazmanın suç olduğunu öğrenmek, böyle hapishanelerin pireli
odalarında!..

YOKUŞ YUKARI Adlı Kitabından Rıfat Ilgaz’ın Bir Anısı:

STEPNE’DEN ÇEVİRİ

Dolmuş dergisinin en hızlı günleriydi. Hababam Sınıfı öyküleri üçten ona, ondan
yirmiye, yirmiden de otuza doğru ilerliyordu. Ben, “Keselim mi artık?” diye
sordukça, İlhan Selçuk:

“Aman kesme, iyi gidiyor!” diyordu.

Gerçekten de iyi gidiyordu Hababam Sınıfı. Kabataş Lisesi’nde yatılı okuyan
oğlum, bana yeni yeni olaylar getiriyor, anılarımı zenginleştiriyordu. Ölümsüz
Üniversiteli Haydar, kaldığımız Yeşiltulumba Sokağı’ndaki evimizin bir odasında
Haydarpaşa Lisesi’nde başından geçen olayları anlatıyor, üç gün sonra
anlattıklarını dergide okuyunca:

“Olmuyor!” diye küplere biniyordu. “Ben sana böyle mi anlattım. Bu Tulum Hayri
de nereden çıktı? O sözleri ben söylemiştim, bizim fizik öğretmeni Sarı Kenan’a.
Sen tutmuş Tulum Hayri’ye söyletiyorsun!”

“Bakma kusura Haydar’cığım, o kadarcık olur. Senin anılarını yazmıyorum ki…
Beni padişah efendimizin vakanüvisi mi sandın!”

Haydar’ın güvensizliği bu yazıların gerçeğe uymamasından değil, benim mizah
yazıları yazamayacağıma inanışından geliyordu. Birçok arkadaşa göre ben 1940
Kuşağı’nın hızlı şairlerindendim. Bu tür yazıları nasıl yazabilirdim. Mizah çok
başka bir işti. Mizaha mizah yazarı olarak başlamalı, böylece de sürdürmeliydi.
İşin tuhaf yanı, ben de başka türlüsünü düşünmüyordum. Adımı ancak şiirlerimin
altında görmeliydim. Mizah öyküleri yazmak benim gibi bir şaire yakışmazdı.

Sınıf adlı bir kitap çıkarıp Türkiye’mizde 142. maddeden ilk kez içeri tıkılan
anlı şanlı bir şairdim. Markopaşa dönemini üstü kapalı atlatmıştım. Tek başıma
bu ünlü dergiyi yürüttüğüm yıllarda bile yazılarımın altında adım yoktu. Sahibi
ve sorumlu müdürü olarak adımın geçtiği yıllarda bile kimi yazıları benim
yazdığıma kimse inanmıyor, ben de inanmamaları için elimden geleni yapıyordum.
Yalnız, Basın Savcısı’nın karşısına çıkınca dipten doruğa ben yazmış
görünmeliydim, bir iki arkadaşı kurtarmak için. Nasıl olsa yazsam da yazmasam da
gidecektim okkanın altına, sorumlu müdür olarak.

Bir gün İlhan Selçuk:

“Dolmuş’taki Hababam Sınıfı öykülerini bir kitapta derleyelim.” deyince
şaşırmıştım. Kitabın bir yazarı olacaktı. Gelenek böyleydi. Şairliğimi iki
paralık edip adımı böyle bir kitabın üstüne koyduramazdım. Öyküler dergiden
kesildi. Turhan Selçuk güzel bir kapak çizdi. Hababam Sınıfı’nın haytaları
jimnastiğe çıkar gibi dizilmişlerdi çift sıra… Başlarında da Kel Mahmut… Bu
kapağa adımın yazılmaması için hiçbir engel kalmamıştı. Ortalık süt limandı
artık. Hele böyle bir kitabın, basın savcısını kuşkulandırması için bir neden de
yoktu ortada. İlhan:

“Koyalım adını.” dedi, “Hiçbir sakınca yok!”

“Hayır!” dedim. “Gene dergideki gibi Stepne yazılsın kapağa!”

“Derginin adı Dolmuş olunca Stepne’nin bir anlamı olabilir; ama bir kitabın
üstünde Stepne ne anlama gelir!”

“Onu okurlarımız düşünsün!” dedim.

Kitap çıktı. Yazarı Stepne… İster Dolmuş’un yedek lastiği olsun, ister kitabın
yazarı… Okuyucu kafasını bu konu üzerinde hiç yormadan beş bin kitap, dergi
gibi eriyip gitmişti. Kitapçı vitrinlerinde yerini bile almaya vakit kalmamıştı.
Aldığım iki yüz elli lira, mizahtan, mizah kitaplarından aldığım ilk telif
ücretiydi. Şairlik adımı kullanmadan mizah yazarı olmuş, kitap çıkarmış, ilk kez
kitaptan para kazanmıştım.

Dergi kapandıktan sonra geriye kalan yeni Hababam Sınıfı öykülerinin bir
bölümünü de Tan Basımevi’nde Haluk Yetiş basmıştı. Nasıl olsa kitap kendini
sattıracaktı. Bu bakımdan, dizgi, baskı hacıbaba işi olmuştu. Kapağını bile
Turhan Selçuk’un dergideki çizgilerinden yararlanarak ben düzenlemiştim.
Olmuşken olsun dedim. Ünü Rıfat Ilgaz’ı çoktan aşan Hababam Sınıfı’na ilerde
sahip çıkabilmek umuduyla kapağa da adımı koydurdum. Birinci kitabın her
bakımdan bir devamı olduğu halde ilk eleştiriler çok umut kırıcıydı:

“Birincisi çok daha güzeldi. Ne gerek vardı bu ikincisine?”

Oysa dergide severek okudukları öykülerdi bunlar. Kitap olarak derlenince mi
gereksizleşiyor, değerden düşüyordu? Bu tür eleştiriyi yapanların gene de iyi
niyetli arkadaşlar olduğunu sonradan öğrendim.

Babıâli demirbaşlarından dağıtıcı Faruk kitabı evirip çevirdikten sonra:

“Nerde Stepneee…” demişti, “Nerde Rıfat Ilgaz… Herif yazmış… Ancak iki
hikâyesini okuyabildim bu yeni kitabın. Bırak dostum sen bu işleri!”

Ne demek istediğini anlayamamıştım. Şaşkın şaşkın bakıyordum yüzüne:

“Rusçan fena değil!” dedi. “Doğrusu ilk kitabı çok güzel çevirmişsin!”

Ben Rusça biliyordum haaa?.. Haraşo’dan başka tek sözcük bilmiyordum Rusça
olarak. Şaşkınlıkla sordum:

“Ben mi çevirmişim. Hangi yazardan?”

“Hangi yazardan olacak! Stepne’den.”

“Yani bu Stepne Sovyet yazarı, öyle mi?”

“Bırak lâf cambazlığını… Ha Sovyet yazarı, ha Rus yazarı… Hepsi bir kapıya
çıkar… Baktın birincisi iyi gitti, ikinciyi de sen yetiştirdin geriden.”

Babıâli’nin Kral Faruk’u beni sinemacılarla karıştırıyordu. Ya da Mayk Hammer
üreticilerine benzetiyordu. Bir koyundan iki post çıkarmakla suçluyordu yani…
Haklıydı bir bakıma. Yanlışlığı birinci kitabın kapağına Stepne koymakla değil,
ikinci kitabın üstüne kendi adımı yazmakla yapmıştım. Hey garip kişi! Durup
dururken ne diye böyle işlere özenirsin! Baban da mı mizah yazarıydı? Şairlik
neyine yetmiyordu senin?

CART CURT Adlı Kitabından Bir Yazısı:

İSTANBUL’U DİNLİYORUM

Anlatıyor bir balık meraklısı:

“Burdan on beş, yirmi yıl önce şu Haliç var ya… Allah seni inandırsın,
Haliç’te ağla kefal tutarlardı. Nah pabuç gibi kefaller!.. Kör olayım, çekerken
ağ patlardı!”

“Ne oldu kefallere?” diye merakla soruyorsunuz, “Kim kaçırdı bu kefalleri
Haliç’ten?”

“Daha Kasımpaşa’ya varmadan deniz bitiyor! Galata köprüsünü geçtin mi, ötesi
lâğım! Kokudan burnunun direği kırılır. Bu suda kefal nasıl yaşasın!”

Fatih’in gemilerinin girmesiyle, ünü tarihlere geçmiş olan ‘Altın Boynuz’
paslanmaya yüz tutmuş, bugün bu boynuzdan sadece bir helâ kokusu kalmıştır.
İşyerlerinin pisliği buraya akar, evlerin lâğımı buraya akar, çöpü,
süprüntüsüyle birlikte… Unkapanı Köprüsü, bu helâ çukurunun kapısıdır sanki…

Bizim balık meraklısı: “Ben Belediye Başkanı olsam n’aparım biliyor musun?” diye
soruyor.

“N’aparsın?”

“Uzatırım Kâğıthane Deresi’ni Kilyos’a. Yani Karadeniz’e… Karayel bindirdi mi,
dalgalar Haliç’te patlar… Ne kadar pislik varsa Sarayburnu’ndan Marmara’ya!..
Bir karayeldir başlar. Pırıl pırıl olur Haliç’in suları beyim!”

“Haliç’i tarayıp temizleseler, rıhtım yapsalar kenarlarına…”

“Olmaaaz!.. Gene dolar… En iyisi Kilyos’a kanal! Belediye Başkanı olsam…”

“Belediyenin aylık verecek parası yok! Kanalı nasıl açacak!”

“Toplasın! Haliç’te oturanlardan şerefiye toplasın!.. Kıyılara kahveler,
gazinolar… Versin kiraya!”

Deniz mevsimi başladı İstanbul’da… Kapıkule’de on bininci turisti törenle
karşıladık. Güneş ülkesine, deniz ülkesine geliyorlar akın akın! Haliç’e
pislikten girilmez. Boğaziçi’nde denize girmek isteyenleri yalı sahipleri, konak
sahipleri kovalar… Marmara kıyılarının Haliç’ten farkı yok… Temiz olan
kıyılar da sahipli… Denizi parselleyip satmışız. Fatih İstanbul’u sanki bu
adamlar için zaptetmiş! Ulubatlı, Edirnekapı surlarına, Halim Paşa’nın
yalısındakiler için tırmanmış! Nemli Zade, Üsküdar kıyılarına tütün yapsın diye,
öyle mi?

Biraz düzenlenip işe yarar biçime sokulabilecek olan kıyılara da tüzel kişiler,
kulüpler, kampları yöneten açıkgözler el atmış.

Konaklar, hele konaklar… Yalılar, yalılar, yalılar… Torunlarını yüzlerce yıl
önce düşünen aç gözlü dedeler taa o zamandan çektirmişler duvarlarını…

Tespihle içe doldurduğunu dedelerin / Dansla adım adım dışarı vurur torunları…

Dansla, denizleri kulaçlamayla, caddelerde arabalarına atlayıp yarışmayla…
Bizim Celal Sılay bu dizeleri yazarken Boğaz kıyılarını da hesaba kattı mı, hiç
sanmam! Ama ben bu dizelerdeki kapsamı, İstanbul’un bütün kıyılarını içine
alırcasına genişletiyorum!

Olmaz nu kadar, bizim de payımız var İstanbul’un denizinde, havasında,
suyunda… Denizini parselliyorlar, havasını kirletiyorlar, sularını şişeleyip
satıyorlar, duvar çekip görünümün içine tükürüyorlar. Haliç’ini dolduruyorlar!
Kimse de “Dur!” demiyor. Kıyıların kamulaştırılması için bir kanun tasarısının
olduğu söyleniyor ne zamandır. Komisyonda demirleyip kalmış! Tasarının gündeme
geçmesi için kim parmak kaldıracak bu sıcakta!

Mülkiyet kutsaldır soylu kişilerce, ne el uzatılır, ne dil! Deniz de babalarının
mülküdür, kara da… Havada yaşamaya kalkışsan hava parası isterler senden!
Güneşlenmek bile olanaksızdır, güneşlenecek yerin yoksa… Celal Sılay:

Camda kalır haykırışları / Güneşi ampule hapsedenlerin

demiş. Demiş ama, güneşimizle oynayanların haykırışları hâlâ kulağımızda!

Biraz güneş, biraz deniz, biraz temiz hava gerek halkımıza, dediniz mi,
huylanıyorlar kentsoylular. Sanki özgürlüğümüzün tapusunu da kendi üzerlerine
yaptırmışlar.

Turist akınlarının, turizm patlamalarının başladığı şu günlerde gözlerimiz
kapalı, kulaklarımız ürkmeyelim diye tıkalı! Orhan Veli dostumuz:

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı

diye boşuna lâf etmemiş. Hep bugünleri düşünerek konuşmuş. Gözlerini kapayıp da
ne edecek! Açsa bile ne görebilir ki… Her baktığı yerde tahta perde… Her
kıyıda duvar. En iyisi bu! İstanbul’u gözlerimizi kapatıp dinlemek!

Bizans hayranı, İstanbul âşığı konuklar. “Bol dalgalarla yıkadık kıyılarımızı,
kıştan!”

Yıkadık ama, ne sizin işinize yarıyor, ne bizim işimize! Bu yıl turistlerin
patlama yapacağını duyduk. Aman sabırlı olun da, siz patlamayın!

SOLUK SOLUĞA Adlı Şiir Kitabından Bir Şiiri

LEYLAKLARINI ANLATIYORUM

Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün

Onu saçlarından topladığın belli

Bir leylak bahçesisin karşımda

Böyle kucağında kalsa daha iyi

Bir vazoya bırakıp gidiyorsun

Sen gidiyorsun leylaklar kalıyor mu sanki

Önce renkleri gidiyor arkandan

Nesi varsa gidiyor soyunarak

Her vazoya baktıkça karşımdasın ne tuhaf

Her kokladıkça dönüp dönüp geliyorsun

Düşünceler gibi filizleniyorsun gün geçtikçe

Yaprak yaprak gelişiyorsun

Leylak leylak bakıyorsun gözlerimin içine

Ölümsüz bir mevsim oluyorsun

(1961)

RIFAT ILGAZ’DAN GENÇLERE

“Bize kimse öneride bulunmadı. Biz çağımızın gerçeklerini arayıp bulduk.
Çağımızın gerçeklerine uygun yazınsal türler gerektiğini bulup çıkardık. Bugünün
gençliği de kendi yazınsal türlerini, çeşnilerini kendisi bulup çıkarırsa daha
da sağlam bir yere, bir toprağa basmış olur. Yalnız onların bizim yaşamımız,
yaşantımız doğrultusunda davranmalarını isteriz. Yani her şeye karşın, sağlığını
yitirme karşılığında bile olsa, direnebilmek, saptadığı gerçekler karşısında en
biçimli uygulamayı, yazınsal uygulamayı başarabilmek, durmadan kendisini
yenilemek, böylece toplumu yenilemeyi hedef almak. Özgürlük ve bağımsızlığını
yitirmeden, adına yakışan biçimde savaşmak. Biz kendimize göre şöyle diyoruz:
Sanıyoruz yanlış iş yapmadık. Acaba bizim gibi davranırlarsa gençler de
yanılmazlar mı?.. Bütün ilerici sanatçılar önce kendilerine güvenecekler. Fikret
ne demiş? Fikret bile, yani bizden en az yirmi otuz yıl önce konuşan Fikret,
‘Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin.’ demiş. Kendine güvenmekten başlar.
Çevresine güvenmek, çevresindeki kişilere güvenmek, emekçilere güvenmek; çünkü
emekçi en haklı, toplumun içinde. Üreten kişiye güvenmek. En haklı insan, bence
üretendir. Üretenden yana olmak. Biraz daha yüreklice konuşacak olursak ki bugün
bunu bile söylemek yüreklilik istiyor, işçi sınıfından yana olmak. Onun
sorunlarını sanat yoluyla dile getirmek. Sanatın olanaklarından yararlanarak
işçi sınıfının bir kelimeyle buyrultusunda olmak. Onun doğrultusunda, onun
verdiği görev ve ödevde yerini almak. Ama her zaman dediğimiz gibi, sanatçının
üzerine düşen en büyük iş, bu sınıfın başında bile olsa, her şeyi değiştirmek,
yenilemek, daha ilerisi için hazırlamak; hatta işçi sınıfının başı olarak bile
üzerine düşen iş bu. Onun için sanatçı kendi sınıfından kopmuş kişi değildir.
Kopmuş kişi olmamalıdır. Kendi sınıfının görevinde, işlerinde, işlevinde
olmalıdır…”

RIFAT ILGAZ’ın Yapıtları:

ŞİİR

Yarenlik, Sınıf, Yaşadıkça, Devam, Üsküdar’da Sabah Oldu, Soluk
Soluğa-Karakılçık, Güvercinim Uyur mu, Kulağımız Kirişte, Ocak Katırı Alagöz
(Ölümünün onuncu yıldönümünde, Rıfat Ilgaz’ın 1927’de ilk kez yayımlanan
Sevgilimin Mezarında adlı şiiri ile başlayan ve ilk kitabı Yarenlik’ten önceki
şiirlerini de kapsayan bütün şiirleri, Rıfat Ilgaz-Bütün Şiirleri adıyla tek bir
kitapta toplanarak Çınar Yayınları tarafından yayımlanmıştır.)

ROMAN

Hababam Sınıfı

Hababam Sınıfı
Rıfat Ilgaz

‘Hepimizin sınıfıdır o… Öğretmeniyle ve öğrencisiyle… Kara tahtası, tebeşir
kokusu, haytaların gürültüsü, kağıt hışırtısı, sıra gıcırtısı, yazılısı,
sözlüsü, kopyası, karnesi, yoklaması ve bütünlemesiyle okul hayatının, acı ve
tatlı anıları… Türkiye’nin gerçeği içinde orta eğitim hayatını mizah
edebiyatında klasikleştiren bir eserdir Hababam Sınıfı. Köy gerçeği, şehir
gerçeği, Anadolu gerçeği, İstan.u gerçeği diye yürüyen edebiyatımızda, görülüyor
ki bir de ‘Hababam Sınıfı’ gerçeği var. Ve Türk toplum hayatının çok önemli bir
kesitidir o…’

Sarı Yazma

Sarı Yazma
Rıfat Ilgaz

Sarı Yazma, Rıfat Ilgaz’ın otobiyografik bir romanıdır, ama orada
anlatılan aslında bir kuşağın öyküsüdür. Keskin toplumsal çelişkilerden
kaynaklanan hoyrat bir iklimin yıprattığı, kırıp döktüğü bir kuşağın öyküsü.
Roman, bir dönüşle başlar. Yıpratıcı mücadelelerle geçen uzun yılların
sonunda, yorgun ama inançlı bir yürekle ve her şeye yeniden başlamak
kararlılığıyla doğduğu kente, Cide’ye dönüş. Bu yaşam dönemecinde tüm
geçmişiyle açık ve içten bir hesaplaşma ve bu sırada ortaya çıkan, serüven
dolu, uzun bir yaşamdan kesitler. Abartmayan, doğal ve duru bir anlatım
içinde, inanılmaz dirençli bir mücadele ve mutlu umutlu bir son. Romanın adı
olan Sarı Yazma, Karadeniz’in çalışkan kadınları için, yazarın bir saygı
duruşu

Karartma Geceleri

Karartma Geceleri
Rıfat Ilgaz

Rıfat Ilgaz, ilk defa Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğrencilere tavsiye
edildi. Özellikle Hababam Sınıfı ile ünü sınırlarımız ötesine taşan Ilgaz’ın
şimdiye dek hiçbir yapıtı devlet okullarında okutulamıyordu. Bakanlıkça Eylül
2004’te açıklanan listeye Karartma Geceleri de alındı.

Peki nedir Karartma Geceleri’nde anlatılan? İkinci Dünya Savaşı’nın
sınırlarımıza dayandığı 1944 yılında baskın tehlikesine karşı geceler
karartılmaktadır. Karartma Geceleri, Mustafa Ural adlı öğretmenin, ikinci şiir
kitabı Sınıf’tan dolayı hakkında çıkartılan tutuklama kararı sonrasındaki kaçış
serüveninin öyküsüdür. Attilâ İlhan’ın Fedailer Mangası’nın demirbaşı olarak
adlandırdığı, 1940 Kuşağı’nın toplumcu-gerçekçi şairlerinden Rıfat Ilgaz’ın
kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı Karartma Geceleri, bir anı-roman
değildir; yazarın, anılarını yeniden bir zaman kurgusuna yerleştirmesiyle ortaya
çıkmıştır. Romandan uyarlanan, yönetmenliğini Yusuf Kurçenli’nin yaptığı ve
Tarık Akan’ın başrolünü oynadığı Karartma Geceleri filmi de, ülkemizde ve
uluslararası yarışmalarda birçok birincilik ödülü alarak büyük bir ilgi
görmüştür. Karartma Geceleri, Türkiye’nin aydınlığı arama çabasına yol gösteren
önemli bir başyapıttır.

Karadeniz’in Kıyıcığında

Karadenizin Kıyıcığında
Rıfat Ilgaz

Gerçekçi şiir ve gerçekçi mizahla pişmiş usta bir yazı yeteneği ve tekniği
böyle bir yapıtın meydana gelmesini sağlamış. Küçük kasabanın sosyal ve ekonomik
düzeni, saf temiz bir aşk serüveni çerçevesinde gözlerimizin önüne
serilmiş.(…) Roman canlı, sürükleyici. İnsanı eline alınca bırakamıyor.

Yıldız Karayel

Yıldız Karayel
Rıfat Ilgaz

“… – Roman denince -özellikle Rıfat Ilgaz
için- mizah romanları geliyor akla. Böyle ayrımlara ne dersiniz? Bildiğim
kadarıyla siz böyle ayrımlara, sınıflanmalara karşısınız? – Mizah romanlarım
deyince akla, Hababam Sınıfı, Bizim Koğuş, Meşrutiyet Kıraathanesi, Pijamalılar
gibi romanlarım akla geliyor. Oysa bu Karadeniz´in Kıyıcığında, Karartma
Geceleri, Sarı Yazma türünden bir roman. O zaman bu romanlara ne diyeceğiz?
Mizah romanı olmayan roman. Ben böylesi bölünmelere sınıflandırmalara karşıyım.
Köy Romanı, Kent Romanı, Mizah Romanı gibi bölünmeler eskimiştir. Roman, romanın
kurallarına uygun olarak yazılmışsa romandır. Roman bütün tekniği, ölçüleri
içinde, kompozisyonuyla romansa romandır. Ama anı romanıdır, köy romanıdır, kent
romanıdır, tarihsel romandır…”

Halime Kaptan

Halime Kaptan
Rıfat Ilgaz

Karadeniz’in Cide kıyılarında ev geçindiren
bir sandalın kaptanı Temel Reis, bir sefer dönüşü hastalanıp ölür. Oğlu Sabri
uzun süredir askerdedir.

Şimdi kim geçecektir dümene?

Torunu Memiş mi?

O henüz çok küçük; geçse geçse ancak küreğe geçer. Böylece Temel Reis’in gelini
Halime, Karadeniz’in şiddetli rüzgarlarında yelken kullanmaya başlar. Halime
Kaptan, kadınlığını gizlemek için laz başlığını bağlamış, kara zıpkayı çekmiştir
ayağına. Poyrazla, karayelle boğuştuğu gibi asker kaçağı korsanlarla da boğuşur…

100 Temel Eser içersinde de bulunan kitap, Rıfat Ilgaz’ın çocukluğunda yakından
tanıdığı Halime Kaptan’ın azgın fırtınalarla ve korsanlarla baş ederek
İnebolu’ya cephane çekişinin romanı… Türk kadınının yurdu için dalgalı
denizlerdeki savaşımın, Kurtuluş Savaşına cephane ve dalga dalga “umut
taşıyışının belgeseli…

Apartıman Çocukları

Apartman Çocukları
Rıfat Ilgaz

‘Şiirde demek istediğimle, bugün mizahta
yapmaya çalıştığım, birbirinden ayrı şeyler değildir. Büyük zıtların, toplumu
her bakımdan rahatsız ettiği bir ortamda yaşıyoruz. Mizah bu zıtları en başarılı
bir şekilde belirtmeye yarayan bir yazı çeşnisi, bir görüş özelliği. Bu
mizacımdan gelen özellik, şiirimde de yok değildir. Roman da yazsam bu
özellikler ister istemez romanlarıma yansıyacak. Yani şunu demek istiyorum; ben
mizah yazarı değil, hikayeciyim ve romancıyım. Eğer yapıtlarımda mizahi bir
çeşni varsa bu ancak olayları görme, yorumlama özelliğimin bir sonucudur.’

Pijamalılar

Pijamalılar
Rıfat Ilgaz

Bu eser yaşamak için direnen yüzlerce hastanın savaşının hem güldürüsü hem
dramıdır, ve yazınsal tür olarak dünya yazının da az rastlanır bir niteliktedir.
Eleştirmenlerin toplumsal yergi türüne örnek olarak verdikleri bu roman; ölümün
bile gülünecek bir yanı olduğunu gösterir.

Geçmişe Mazi

Geçmişe Mazi
Rıfat Ilgaz

Rıfat Ilgaz mizahı elle gıdıklamaktan kurtarıp ona toplumsal niteliğini
kazandıran yazarımızdır. Bugüne dek yarattığı yapıtlarına “Geçmişe Mazi”de
katılınca onun, mizahı yeni bir boyuta yücelttiği görülür.

OYUN-ÖYKÜ

Hababam Sınıfı İcraatin İçinde, Hababam Sınıfı Uyanıyor, Hababam Sınıfı
Baskında, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı, Rüşvetin Alamancası, Nerde O Eski
Usturalar, Çalış Osman Çiftlik Senin, Hoca Nasrettin ve Çömezleri, Sosyal
Kadınlar Partisi, Don Kişot İstanbul’da, Şeker Kutusu, Garibin Horozu, Radarın
Anahtarı, Dördüncü Bölük

ÇOCUK

Öksüz Civciv, Küçükçekmece Okyanusu, Cankurtaran Yılmaz, Kumdan Betona, Bacaksız
Kamyon Sürücüsü, Bacaksız Sigara Kaçakçısı, Bacaksız Paralı Atlet, Bacaksız
Okulda, Bacaksız Tatil Köyünde

Rıfat Ilgaz ile ilgili herhangi bir kitap, belge, film ya da fotoğrafa ulaşmak
isteyenler için:

ADRES: Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Çatalçeşme Sokak No:50
Kat:4-5 Cağaloğlu / İstanbul

TEL: 0-212-5287140

WEB: Çınar Yayıncılık
e-posta: cinar@cinaryayincilik.com.tr

Bir Yorum to “Rıfat Ilgaz”

  1. Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi
    01:52 on Mayıs 1st, 2010

    Sayın Yetkili
    Rıfat Ilgaz hakkındaki derleme için teşekkürler. Uzun bir çalışma yapmışsınız.Emek vermişsiniz.
    En saygı duyduğumuz yönünüz,en azından kaynak ve bilgi edinmek isteyenlere, adres göstermişsiniz.. Telif hakları adına gösterdiğiniz titizliğe saygı duyuyoruz.
    Aydın Ilgaz
    Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi

Yorum Yap