Saat 07.30′da evinin önünde dikiliyorum. 07.35 onun evinin önündeki parkta beklemeye başlama. Konak Belediyesi görevlisinin, parkı yaşamdan nefret edercesine temizleyişi. Çevreye bakışından insanları pek sevmediği belli olan kedi sever bir teyzenin, iştahsız kedileri besleme faaliyetinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından saatler 08.00′ı gösteriyor. Artık sinirler giderek gerilmeye başlıyor, güneş iyice yükseliyor. Susamaya ve terlemeye başlıyorum. Onun duyması için sürdüğüm parfümün kokusu artık duyulmaz oluyor. Söz konusu apartmanda oturan herkes işlerine ya da gitmeleri gereken yerlere gittiler. Fakat o halen ortalarda yok. Benimkisi umutsuz bir bekleyiş işte…
Acaba başka bir arkadaşında mı kaldı dün gece? Zayıf bir olasılık ama bende bu şans varken denk geliverir işte. Saat 08.07 işyerini aramaya karar veriyorum. En azından gelip gelmediğini öğrenirim, onu salak gibi daha fazla beklememek ve bacağımın kenarından gıcık gıcık geçip benimle dalga geçen kediler seri cinayete kurban gitmeden. Henüz gelmediği 15–20 dakika sonra geleceği belirtiliyor aynı serviste mesai arkadaşı olduğunu varsaydığım bir beyefendi tarafından. Sanırım 08.20′de evden çıkacak. Sıkıntılı bekleyişe devam. Sızlanıp durma! Samuel’de Godot’yu böylesine bekleyip durmuş gelmeyeceğini bile bile üstelik. Onun ise az da olsa gelebilme ihtimali var hiç olmazsa. Parkın ortasında dikilen bir adam, orada ne aradığımı merak edercesine, kuşkuyla izliyor beni. Durmadan apartman kapısına baktığım için belkide bana öyle geliyor.
Güneş öyle bir tepeme dikildi ki ağaç dalları bile koruyamıyor artık beni. Buraya gelirken onunla yolda tesadüfen karşılaşma üzerine bir diyalog taslağı geliştirmiştim kafamda. Apartmandan çıktığında arka yoldan karşısına çıkıp tesadüf eseri karşısına çıkmış havası vererek tabiki.
“Bu saatlerden sonra hava inanılmaz sıcak oluyor değil mi?” müthiş anlamlı sorusunu soruverecektim fazladan bir-iki cümle daha konuşabilelim diye. Ama ne fayda saat 08.39. Artık bu saati, şu saati kalmadı öğlen olacak neredeyse. Kahretsin, şansım ne zaman yaver gittiki zaten… Saat 08.45 evden çıkmayacağı kesinleşti oysa bir gün önce programlarını öğrenmiştim.
Programlarına göre eğitim viziti 08.00′da başlıyordu. Umutsuzca son bir kez daha aramalıyım. Odasının paralelini bağlattırmak istiyorum, kafamdaki paralel evrende yıldızlar uçuşurken. Sonunda biri telefonu kaldırıp “Alo” diyor. Hemen kapatıyorum telefonu. O mu değil mi emin olamıyorum. Ses tonunu ayırt edebilecek kadar konuşmuşluğumuz yok maalesef ama düşünüyorum da kesin o. Çünkü odadaki diğer iki bayan “efendim” diyerek açıyorlar telefonu.
Hüzünlü dönüş yolculuğuna başlayabilirim artık. Yine çıkış saatini ya da yerini tutturamadık. Onu hiç olmazsa uzaktan görebilseydim keşke. Tam köşe başından yan sokağa dönüyorum ki kapının önünde beliriveriyor. Ayaklarım birbirine dolanıyor. Benim geçici diyalog kurguma göre onunla tesadüfen ana caddede karşılaşacağız ya… Caddeye doğru yürüyorum, yan gözlede onu kesiyorum hangi yöne gidiyor diye. O da, otomobili olduğu anlaşılan 4 tekerlekli az oturgaçlı götürgeç’e biniyor hızla. Hoppala hesapta hiçte böyle bir şey yoktu. Olası senaryom tam bir fiyasko!
Üzüntü, çöküntü, tükeniş… Elindeki kızaklı oto teybini otomobiline takıyor. Etrafa hiç bakmadan otomobili çalıştırıyor ve hızla uzaklaşıyor ara sokaklardan. Benim gibi kamu taşımacılığı ile oradan oraya giden biri için ulaşım hiçte öyle kolay değil doğrusu. Şimdi parkın yanında sadece, ondan arta kalan egzos dumanı ve benim tükenen umutlarım var. Şimdide 90. dakikada Fransa’ya karşı penaltı kaçıran İspanyol Raul hüznüyle terkediyorum bol kedili parkı. Bilinçaltım Godot’da gelmemişti diyor. Bilinçaltımın daha da altı hay Godot’nun …….. diyor. Onu pek ciddiye almayarak yürümeye devam ediyorum.
Bugün kimbilir kaç salak erkek daha bir kadının çıkışını bekledi benim gibi. Kimbilir nerelerde dolandılar, neler düşündüler ve kaçının beklediği çıktı yuvasından. Ya da bekledikleri gerçekten onlar mıydı?
Ümit Aykut Aktaş
