Yapışkan, sıcak bir akşam üstü, fıstık yeşili arabasını görünce, gölette bir başına olta sallamakta olan şişman, dev cüsseli adamın Başmüfettiş Cabbar Bey olduğunu anlamıştım. Manzara şöyleydi: Girişte çamurlu, batak bir yol, yolun üzerinde derin tekerlek izleri, kenarda genç bir çınar ağacı ve ağacın dallarının birinde sallanan bir otomobil çamurluğu. Üzerinden şıpır şıpır sular akmakta olduğundan çamurluğun az önce oraya asılmış olduğu belliydi. Az ötede sık koruluğun koyu gölgesi altına park edilmiş, tekerlekleri alabildiğine çamura bulanmış arabanın bagaj kapısı açıktı. Arabanın hemen yanındaki tahta masanın üzerinde kırmızı renkli birkaç dosya bulunuyor, cılız ve uyuz bir köpek ayaklarını masaya uzatmış, isteksizce masadaki müsveddeleri kokluyordu. Cabbar Bey başına geniş, hasır bir şapka geçirmiş, altına kalın bir minder alarak koca gövdesiyle kıyıdaki beton duvarın üzerine oturmuş, bir heykel gibi hiç kıpırdamadan balık tutuyordu. Görünüşe bakılırsa bunda pek başarılı olduğu söylenemezdi. Ortalıkta diri ya da ölü hiçbir balık görünmüyor, hemen yanı başında naylon poşetlere doldurulmuş çamurların içinde solucanlar kıpırdanıyordu.

Çamura girmemek için arabamı yol kenarına park ettim. Paçalarımı sıvadım, tekerlek izlerine basarak çamurlu yolu geçtim ve sessizce yanaşarak;
“Üstat, ne yapıyorsun!” diye bağırdım. Cabbar Bey hopladı. Dönüp arkasına baktı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Nefessiz kaldığı için bir süre bir şey söyleyemedi. Sonra kendine gelip “Vaaay, sen miydin, korkuttun beni” diyerek kalktı. Muzipçe gülümsedi:
“Gördüğün gibi rapor yazıyorum!”
“Ama senin raporunu köpek yiyor!”
Cabbar Bey “rapor” ve “köpek” sözcüklerini bir arada düşünememiş olacak ki önce boş gözlerle yüzüme baktı. Sonra şaşkın şaşkın etrafına bakmaya başladı. Masanın üstündeki kağıtları eşelemekte olan köpekle göz göze gelince eğildi, yerden bir taş aldı, elini havaya kaldırdı ancak taşı fırlatmaktan vazgeçerek köpeğe “hoşt” diye bağırdı. Hayvan kulaklarını indirerek sıvışırken Cabbar Bey,
“Şu sahte emeklilik raporu” dedi. “Allah seni inandırsın Kenancığım, bir türlü yazmaya vakit bulamadım. Bilirsin benim gelip gidenim çok oluyor. Ne zaman elime kağıt kalemi alsam, aşağıdan bir telefon: Cabbar Bey hemşerileriniz geldi! Çoğunu da tanımam ha! Baktım olmayacak, bari hafta sonları yazayım dedim… Dur, dur kıpırdadı!”
Misinanın titrediği, gerildiği görüldü. Ama Cabbar Bey birden çekince misina gevşedi. “Gene kaçtı namussuz!” diye söylendi Cabbar Bey. Misinayı sudan çıkardı ve bir toprak tezeğinde kıvranmakta olan solucanlardan birini canlı canlı oltaya geçirirken;
“Ben de az önce geldim” dedi. “Ama bir bilsen nerdeyse çamura saplanıyordum. Allah seni inandırsın Kenancığım, tekerlekler yarıya kadar çamura battı. Tekerleklerin altına taşlar koydum, güç bela arabayı çıkardım.”
“Gördüm Üstat” dedim. “Hatta arabanın çamurluğunu ağaca asmışsın.”
Cabbar Bey oltayı çamurlu suyun ortasına doğru fırlattı.
“Ha o mu? Benim değil. Onu yerde, çamurların içinde buldum. Hödüğün biri düşürmüş, orada öylece bırakmış. Ben de sahibinin yolu tekrar buraya düştüğünde kolayca görsün diye ağaca astım. İnsanlık ölmedi ya!”

İster istemez gözlerimi Cabbar Bey’in arabasına doğru çevirdim. Arabanın sol arka çamurluğunun yerinde yeller esiyordu. Anlaşılan Başmüfettişin iyilik olsun diye ağaca astığı çamurluk kendi arabasına aitti ve o bunun farkında değildi. Bu, boğucu Temmuz akşamında hoşça vakit geçirmek için böyle bir fırsatı kaçırmamam gerektiğini düşündüm. Gülmemek için dilimi ısırarak;
“Haklısın Üstat” dedim. “Ne adamlar var. Allah bilir, belki de hödük daha farkında bile değildir. Yahu insan böyle bir yeri geçtikten sonra dönüp arabasına bir bakar, eksilen, düşen var mı diye.”
Cabbar Üstat gevrek gevrek güldü. Her zaman yaptığı gibi arabasını övmeye başladı:
“Kenancığım, arabama gözüm gibi bakarım. Motorun sesi mi değişti, hemen anlarım. Kaportasına sinek pislese temizlerim. Hiçbir eksiği, hiçbir eziği, çiziği yoktur. Kim inanır, benim arabanın seksen beş model olduğuna? Allah seni inandırsın, dokuz bin lira verdiler de satmadım!”

Konuyu yeniden çamurluğa getirdim:
“Çamurluk” dedim, “baya iyi bir şeye benziyor.”
Cabbar Üstat misinanın üzerine büyükçe bir taş koyduktan sonra;
“Hadi canım” dedi. “Eski, yırtık bir şey. Sahibine benziyor besbelli.”
Oyunu sürdürmek gittikçe hoş bir hal alıyordu. Kendimi tutamadım, gülmeye başladım. Üstat, durduk yerde gülüşümün nedenini anlayamamış olacak, soran gözlerini bana çevirdi.
“Birden aklıma geldi de” dedim. “Geçtiğimiz kış bizim mahallede bir hırsızlık olayı oldu. Sabahın erken bir vakti kapım çalındı. Baktım iki polis. ‘Abi’ dediler, ‘otoparktaki araçlar soyulmuş, orada arabanız varsa gelip bakar mısınız?’ Giyindim, çıktım. Birkaç arabanın camları kırılmış, bir arabanın dört tekerleği de çalınmıştı. Nasıl bir anlayışlı hırsızsa, söktüğü tekerleklerin yerine kalın kalaslar koymuştu. Camları kırılan, kilitleri açılan bazı arabaların oto teypleri de sökülmüştü. Polislerden biri aracımda bir eksik olup olmadığını sordu. Şöyle bir baktım, içine girip teybi filan yokladım. Sonra polise dönerek ‘bir eksik yok’ dedim. Polis ‘abi iyi bak’ dedi. Bir daha baktım. Hiçbir eksik görünmüyordu. Tekrar ‘yok’ diye cevap verdim. O zaman polis bana “peki ya silecekler?’ dedi. Evet, benim sileceklerin ikisi de yerinde yoktu. Demek istediğim insan bazen baksada göremiyor.”
Üstat bir kahkaha patlattı. “Yahu Kenancığım” dedi. “İnsan anlamaz mı? Allah seni inandırsın, bir vidası düşse anlarım.”

Dalgamı geçtim:
“Üstat nerde senin gibi uyanık insanlar? Arabasının paspasını temizleyicide bırakanlar, çelik jantını unutanlar, hatta çamurluğunu unutanlar var!”
Acaba fazla mı gevezelik etmiştim? Üstat bir şeylerin farkına varmış gibi birden yerinden kalktı. Arabaya doğru yürümeye başladı. Ben içimden “eyvah” dedim. “Çamurluğun yerinde olmadığını şimdi görecek!” Ama o açık bagajın içindeki eşyaları bir süre karıştırdıktan sonra elinde bir olta takımıyla yanıma geldi, olta iğnelerine birer solucan takıp misinayı elime tutuşturdu:
“Kenancığım” dedi. “Boş durma, sen de tut!”
Oltayı fırlattım.
“Üstat, burada balık olduğundan emin misin?” diye sordum.
“Hiç olmaz olur mu, daha geçen gün kocaman bir taşısıran tuttum.”
Şimdi ona “taşısıran nasıl bir balıktır” diye sorsam, balıklar ve balık avcılığı konusunda bana uzun nutuklar çekecek, konu dağılacaktı. Yeniden çamurluğa döndüm:
“Üstat, arabanın çamurlukları çok pahalıya benziyor. Orijinal mi?”
“Alman arabası bu! Çamurluklar da ona göre. Allah seni inandırsın, aldığım gibi duruyor. Yirmi yıllık çamurluk, dile kolay. Daha hiç eskimediler, düşmediler.”

Eh artık bu kadarına da pes doğrusu! Üstat iyice kaşınmaya başlamıştı. Onun insanı tahrik eden aymazlığı karşısında bu oyunu sonuna kadar götürmeye karar verdim.
Üstat ne zaman tuttuğu balıkların büyüklüğünden söz etse ben bir yolunu bulup sözü çamurluğa getiriyordum. O ne zaman “Allah seni inandırsın” diye müfettişlik serüvenlerini anlatmaya başlasa ben “çamurluk” diyor, dalgamı geçiyordum. Böylece iki saat kadar balık tuttuk, daha doğrusu tutamadık. Hava kararmak üzereyken misinalarımızı topladık.
Üstadın arabası övdüğü kadar vardı. Rahat ve güçlüydü. Girişteki çamurlu yolu fazla zorlanmadan geçtik. Ağaca astığı çamurluğun kendi çamurluğu olduğunu ona yolda söyleyecektim. Biraz daha eğlenmeye hakkımız vardı. Hem bu yaşam denilen şey, zamandan neşeli anlar çalma çabası değil miydi? On dakika kadar gittikten sonra birden,
“Üstat” dedim. “O çamurluk senin olmasın sakın?”
Cabbar Üstat zınk diye frene bastı. Az daha başımı torpido gözüne çarpacaktım. O araçtan indi, arabayı şöyle bir dolaşıp tekerleklere baktı. Ben artık kendimi tutamamış, katıla katıla gülüyordum. Kısa bir sessizlikten sonra o da kahkahalar atmaya başladı. Kahkahası yeri göğü inletiyor, koca göbeği hop hop hopluyordu.

Döndük. Gölet başına yeniden geldik, Üstat kendi eliyle ağaca astığı çamurluğu oradan alıp bagaja yerleştirirken, ben tam bir gülme krizine tutulmuştum. O aracına binip kontağı çevirdikten sonra, kahkaha atmaktan kıpkırmızı olmuş yüzünü bana çevirerek;
“Ah sen yok musun sen!” dedi. “Çamurluğun benim olduğunu bal gibi biliyordun değil mi?”
Gülmekten mideme kramp girmişti. Boğulacak gibiydim. Nefes nefese,
“Biliyordum Üstat, sağol” dedim. “Sayende güzel vakit geçirdik.”
O akşam Üstat beni evime bıraktı ve gitti.
Şimdiii! Zavallı bir çamurluktan çıkardığım onca alay ve bu berbat hikayeden sonra, arabamı göletin yanında unuttuğumu itiraf etmemi bekliyorsunuzdur herhalde!
İlk kez size söylüyorum. N’olur kimse duymasın!

Nuri DEMİR

Yorum Yapabilirsiniz