Tüm suskunluğumu biriktiriyorum ceplerimde, denizin dibinde kaybolmaya mahkum çakıl taşları gibi. Suskunluğum arttıkça, dilim kurudukça, kelimeler tarafından ihanete uğradıkça artıyor yüreğimdeki ağırlık. Nefesim kesikleşiyor, adımlarım aksıyor, görüşüm bulanıyor, kaldırabileceğinden daha fazlasıyla karşı karşıya kalan bacaklarım titriyor. Sustukça büzüşmeye, küçülmeye başlıyorum ve ölesiye ağırlaşmaya… İşte o zaman kendimi bırakabilecek bir su birikintisi arıyorum. O da benim gibi dilsiz olsun istiyorum. Kimse bilmesin bizi bizden başka, kimse duymasın sessizliğimizi.
Yanına her gidişimde bir cümlemi istiyor, ‘Sadece bir cümle…’ diyor, ödünç olsun diyor. Yapamıyorum. O zaman sadece bir kelimemi istiyor. ‘Bilmiyor musun bir kelime bir cümleden daha ağır?’ Bilmiyor.
Yapamıyorum.
Artık gitmiyorum yanına, ona verebilecek hiçbir şeyim yok. Benden suskunluğumu istese, sessiz hecelerimi, kısık çığlıklarımı istese ona ‘İşte buradayım.’ Derdim. Oysa o da başkaları gibi sahip olduğundan fazlasını istiyor. Onca derdi varken bana ‘ Anlat.’ diyor. Kelimeler tarafından boğulmuşken benim cümlelerim için yalvarıyor.
KeÅŸke sessizliÄŸimi paylaÅŸabilseydim.
Olmuyor.
‘Susmaya geldim.’ diyorum. Beni dinler misin? Ağzımı açmıyorum, dudaklarımı kıpırdatmıyorum, öylece duruyorum. ‘Akmayan su gördün mü?’ diyor. ‘Bir anlaşma yapalım; sen benim durgunluğum ol bense dalgalarımla senin sesin olayım.’
‘Tamam.’ Diyorum tüm sessizliğimle. Anlıyor beni, elini uzatıyor ve avucuna bırakıyorum teker teker tüm çakıltaşlarımı, kucaklıyorum onun yüzüme çarpan serin dalgalarını.
Kıyıya vuran ilk dalga özgürlüğüne kavuşan ilk hecem oluyor. Artık tüm suskunluğumu bırakıyorum kelimelerde, dalgalarla dolan ceplerimde.
Neslihan İmamoğlu
