Kısa Mesaj:
“İzmir güzel.
Sen geldin aklıma
Gezerken.”
27.01.2009

Nasıl bir yoldu o gittikleri?
Nasıl kısa, nasıl uzun bir yolculuktu?
Gözyaşlarının deyip yaktığı yerler yol, yol iz bırakmıştı yanaklarında. Kapattıkları kahve fincanlarında çıkan yollar bunlardı aslında; yoksa ne gidilecek yolları vardı onların öyle çok fazla, ne de görüp gelinecek yerleri. Gözyaşlarıydı fincana akan, telveleri yol yol birbirinden ayıran.

Ancak inanıp kahve fallarına, inanıp falda çıktığını sandıkları yolun uğruna, çıktılar – yalanlamamak için bel bağladıkları kahve fallarını – hüzünbaz bir yolculuğa.

Nasıl bir yolculuktu o?
Nasıl uzun… Nasıl kısa…
Nasıl sevinçli bir yolculuktu o… Nasıl gözü yaşlı…
Ve işte nihayet, o denizin kıyısında buluştu; denizin nemli havasından ve sert esen rüzgârdan, içlerindeki alev titreyen üç çift buğulu göz, üç acılı kadın yılların eskitemediği üç kadim dost…

Ve işte nihayet bir araya geldi; deniz, simit ve çay…
Farkında bile değildi aslında en uçarı olanları, bu sözler dudağından dökülürken kendilerini ne çok anlattığının. Diğerinin yaralı yüreğinin cız ettiğinin aniden, farkında bile değildi. “Çek şu pozu” demişti, içten gülerek. Bu günlük kurtulmuş gibiydi gözyaşlarının prangalarından.

“Çek işte şu pozu. Bir daha bulamazsın; deniz, simit ve çay…”
“İşte, üçü bir arada!”

Dalıp gitti diğerinin gözleri… Her yolculuk, her buluşma bir hikâyeydi onda… Ve emindi bu üç yol arkadaşından hangisinin, hangisi olduğuna…

“Deniz…”

Bir saniyede geçirdi tüm bunları aklından. Daha o “deniz” derken bir nisan sancısı saplandı göğsüne. Kendisini düşündü. Nasıl hırçın, nasıl dalgalıydı… Ve bir güneş çıkmaya görsün, sıcaklığında nasıl sakin, nasıl huzurluydu. Kendisinden başkası olamazdı deniz.

Öfkesi dalgalar gibi, sert kayaları bile un ufak etmeye yeterliydi. Sabırla, pes etmeden, defalarca çarpardı kayalara ve bilirdi; eninde sonunda onları, minicik, aciz ve kendisinin içinde oradan oraya sürüklenmeye mahkûm kum taneleri şekline getirmeyi.

Ne çok yara almıştı…

Aslında önceleri bir gemiydi o. Mavilere âşık bir gemi… Açıklara, derinliklere açmıştı yelkenini. Özgürce kırmıştı dümenini, rotasının gösterdiği mutluluklara.
Fakat yolculuğu umduğu ve başladığı gibi güzel gitmedi.
Ne yalancı mutluluklardı onlar. Hep fırtınalara tutuldu, mayınlarla karşılaştı. Gövdesi her yara aldığında, onun da yüreğinde tuzlu sular boşaldı. Karanlık gecelerde kendisine ışık olacak bir deniz feneri, yara berelerini sarasıya sığınacağı bir liman aradı durdu yıllarca.
Korkaklığının, güvensizliğin beliğinde tamamen hüküm sürdüğü karanlık bir gecede, parlayıvermişti bir deniz feneri. Isınmıştı.
Bir liman kucak açıvermişti birden. Demirlemekte direnmişti ancak o dizine yatırmıştı, okşamıştı yaralarını, tek tek öpmüştü. “Güven bana” demişti, güven bana…

Oysa ne yalancı bakışlardı onlar.
İçinde kalan son parça güvenle demirlediği liman, söküp atarken onu sahilinden, tüm direkleri çatırdamış, yelkenleri paramparça olmuş, feleğin ıstıraplı sularının içine doğru kaymaya başlamıştı.
Ve tüm o sular yüreğine boşalıyordu. Herkesin gördüğü yanaklarından süzülenlerdi yalnızca, oysa gerçekte içinde koskoca bir deniz vardı onun artık. İçinde acemi, mutluluk arayan gemilerin yüzdüğü… Batmaya mahkum gemilerin yüzdüğü bir deniz.

Kendine özgü bambaşka bir deniz…
Onun içinde yüzdüğü…

“…simit,…”

Biliyor muydu acaba, bunları söylerken kendisinin simit olduğunu? Sıradandı. Heryerde karşılaşıla bilinecek bir kadındı. Ama bulunmaz bir cazibesi vardı. Hiçbir zaman aranmadığı olmazdı ve asla düşmezdi gözden. Sanki sevilmek için vardı.
Mutsuzdu…Ancak bilirdi güzelliğini. Farkındaydı, sürekli kendisini süzen bakışların. İşte o yüzden, başkaları bilmezdi mutsuz olduğunu. Bildirmezdi… Çünkü istemezdi onu izleyen gözleri mutsuz etmeyi. Bu yüzden hep verirdi onu izleyen bakışlara istediklerini. Hep gülerdi, kahkahaları hep kulak doldururdu. Diğer iki kadından farklı, hiç hırpalamazdı, bitap etmezdi kendini. Hiçbir zaman güzelliğinden kaybetmek istemezdi çünkü.

Ağlardı…Hem de çok… Hele sarhoş olduğunda…
Küçük bir çocuk gibi tüm gece susmadan ağlardı dostlarının omzunda. Ama sadece iki yılmaz yol arkadaşının yanında.
Daha düne gelesiye, o da çiğ bir hamurdu. Uçarı koşmuştu, kayıtsız inanmıştı, hayatın yalanlarına. En çok o sevmişti belki de. Dönüşsüz bir yola girmişti sonsuz aşk hayalleriyle. Ve o zaman sağırdı kulakları ve kördü gözleri. Ardına bakmadan yürüdü ateşlere.
Mutluluğun uyuşukluğunda hissetmemişti bedenini saran alevleri, ancak sonu görünmeyen o yolda tuttuğu el kayboluvermişti ummadığı bir anda. Ateşine duymamıştı onun feryatlarını sonunda.
Yıllar sonra bugün bile hâlâ o yangının yaralarını sarıyordu ve acılarına ağlıyordu ama taş kesilen yüreği ne yeni acılar duyuyordu ne de çektirdiği acıları fark ediyordu.
Sadece, onu hayran hayran süzen her göze, istedikleri gibi gülümsüyordu…

“…ve çay.”

Üç arkadaşın en büyükleriydi, en olgunlarıydı, en mantıklılarıydı. Diğer ikisine göre daha çok şey görmüş, deli yaşlarını ardına bırakmış ve olgunluğun güzelliği çökmüştü duruşuna. O yüzden demini almış bir fincan çayı andırıyordu tam anlamıyla.
En gizemlileri de oydu. Hayatları ve kaderleri ortak olmasa, belki de hiç onlarla buluşamazdı. Çoğu zaman bilmezdi diğer ikisi onun neden ağladığını.
O ışıl ışıl bakan, sevgi dolu ela gözlere hiç yakışmazdı ağlamak. Hep gülerken hatırlanması gereken biriydi. O ağladığı zamanlar diğer iki arkadaş için daha da çekilmez oluyordu hayat. En güçlülerinin bile kaldıramadığı yükleri taşıyamama, o yüklerin altında ezilme korkusu titretiyordu korkudan umutlarını.
En büyükleriydi o, en çok gülmüş olanları, en çok ağlamış olanları…
Omuzlarına çökmüş, her kula nasip olmayan olgunluğuyla, yeteri kadar beklemiş, demini almış bir fincan çaydan farksızdı…

Ortak bir kader ve benzer acılar, yolun sonundaki o denizin kenarına getirmişti üç eski, kadim dostu.

Nasıl bir yolculuktu o…
Her yolculuğun mutlaka bir hikayesi vardı.
Her buluşma mutlaka yeni bir ufku uyandırırdı.
Denizin kenarındaki bankta, gazetenin üzerinde duran üç simidin yanına çayları getirirken;

“Çek şu pozu” demişti. Gülerek. Ne dediğinin farkında olmadan.
“Çek işte şu pozu. Bir daha bulamazsınız; deniz, simit ve çay…”

16.02.2009

Özge Eldemir

Yorum Yap