Beş kişilik genç bir aileydi İvanov ailesi. Sergey İvanov ve Anna İvonova çocuk denecek yaşda evlenmişlerdi. Anna onyedi, Sergey ise henüz ondokuz yaşındaydı. Ailelerin karşı çıkmasına rağmen, Anna’nın ilk çocuğa hamile kalması evlilik işini hızlandırmıştı. Her iki aile de Rus asillerinin soyundan geliyordu. Ailelerde ressamdan yazara, biliminsanından üst düzey devlet yöneticilerine kadar her dalda insan vardı.
Anna İvonava’nın güzelliği ile büyülenen Sergey, aslında çocuk yaştan beri aşıktı kendisine. Aileler tanışıktı ama çok sık görüşmüyorlardı. Önceden beri birbirlerine ilgisi olan bu iki çocuk lise çağına geldiklerinde film kopmuştu.
İnanılmaz güzellikteki genç kadın Anna İvanova sofrayı hazırlamış kocası Sergey’i ve çocukları çağırıyordu.
“Sergeey! Hadi canım gelin artık.”
Son bir iki seslenişten sonra Sergey ve çocuklar gelebilmişlerdi.
“Bilgisayar oyununda rekor kırdık anne” dedi büyük kız Olesya.
“Babam bu oyunun ustası olmuş artık” diye ekledi Aleksey ve ardından şarkılar mırıldanarak Nikita içeri girdi.
Herkes sofradaki yerini almıştı. Genel olarak baktığında, bir ailenin beş çocuğu ebeveynleri olmadan yemek yiyor sanılabilirdi. Anna otuz yaşına, Sergey ise otuziki yaşına gelmişti ama her ikisi de kesinlikle yirmibeşten fazla durmuyordu. Çocuksu ve sevimli yüzleri ile sanki hiç yaşlanmayacaklarmış gibi görünüyorlardı. Belki de böylesi mutlu bir ailenin üyesi olmak insanı genç ve dinamik tutuyordu.
Olesya ilk tohumdu ve yaşı onüç olmuştu. Annesi Anna’nın kopyası olan Olesya da yüzüne saatlerce baktıracak kadar güzeldi. Annesi ile yolda yürüdüklerinde ana kız olduklarına kimse ihtimal veremediği için herkes onları abla kardeş zannederdi. Olesya’dan iki yıl sonra dünyaya gelen onbir yaşındaki Aleksey’de annesine aşırı benziyordu. Bu ikisine bakan Anna’nın kendini klonladığını ve Sergeyi sadece koca olarak yanında gezdirdiğini düşünebilirdi.
Ama son numara olan altı yaşındaki erkek çocukları Nikita, bu seri üretime son vermiş, çok olmasa da biraz babasına benzemişti.
Cuma akşamıydı ve sofra birbirinden lezzetli yemeklerle donatılmıştı. Bir süre bilgisayar oyunlarındanki zaferlerinden bahsettikten sonra yemeğe daldılar.
“Anne niçin patates kızarması ve ketçap yok” diye yakındı Aleksey.
“Çünkü aptal Amerikalılar gibi kızartma ve ketçap çocuğu olmanı istemiyorum” diye yanıtladı Anna.
“Ama anne çok lezzetli.”
“Sanırım konuyu uzatıyoruz Aleksey.”
Konu kapanmıştı. Anna da her anne gibi her zaman galip gelirdi. Aslında sorun biraz da çocuklarıyla aralarındaki yaş farkının az olmasından kaynaklıyordu. Kendileri de hala çok genç ve çocuk ruhlu oldukların dan çocuklarla ilişkileri anne babadan çok arkadaş gibiydi ve otorite kurmak zor olabiliyordu.
Olesya radyoda güzel bir kanal yakalamıştı ve tekrar yerine oturarak müziğin ritmiyle sallana sallana yemeğine devam etti.
Yumurtalı ekmeğin üzerine biraz mayonez alan Anna, mayonezi kontrol edemediği için ağzının kenarlarına bulaşmıştı. Bir kısmını diliyle kurtardı, bir kısmı içinde orta parmağını kullandı ve yalayarak onuda yuttu. Herkes yemeğine devam ederken çatal elinde taş kesilmiş tek kişi Sergey’di. Karısına bakıyordu. Birden bire güzeller güzeli karısının güzel dudaklarıyla yalanışı kendisini kitlemişti.
“Tanrım!” diye söylendi içinden, “benim karım ne kadar güzel ve çekici. Hala ilk günkü gibi aşığım O’na.”
Anna mayonezi ekmeğe sürüp her yiyişinde tekrar ağzına bulaşıyordu. O’da diliyle, parmaklarıyla yalanarak bir şekilde mayonezi temizliyordu. Bir çok insanı bu şekilde seyretmek mide kaldırıcı olabilirdi ama söz konusu Anna olunca bir erkeğin tahrik olmaması imkansız gibi bir şeydi ki bu erkek kocası bile olsa.
Sergey bir iki derin nefes alıp verdi. Eğer çocuklar olmasıydı karısına mutfakta çullanabilirdi. Çocuklarına şöyle bir göz attı, hepsi sessizce yemeğini yiyordu. Karısıyla gözgöze geldiklerinde ise Anna, kendisine gülümseyerek yemeğine devam etmişti. Sergey tek bir lokmayı ağzında dolandırarak karısını izlemeye devam ediyordu. Ne kadar güzeldi karısı, gencecikti ve yaşam doluydu. Kendi gibi güzel üç tane de çocuk vermişti. Başka hiç bir kadına gözü bile gitmemişti Sergey’in. Asil bir aileden geliyordu ve kanında taşıdığı asalet O’nu asılsız mevzulardan alıkoyuyordu. Yapamazdı, düşünemezdi bile böyle bir iğrençliği, ne O, ne de karısı.
Seyrediyordu Sergey, büyük bir aşkla ve iştahla seyrediyordu Anna İvonava’yı. Şu an yemek faslının bir an önce bitip de yatma vaktinin gelmesi için neler vermezdi.
Karısa da sanki kendisini daha da çok tahrik etmek ister gibi mayonezlerle olan yalanma savaşına devam ediyordu. O mayonezlerin yerinde olmak için neler vermezdi şu an. Yutkundu Sergey İvanov ve tamamen kendini kaybettiği anda kızı Olesya’nın sesiyle irkildi,
“Babaa! Yeter artık!”
“Ha! Ne oldu Olesya.”
“Daha ne olsu baba, annemize bakarak bir mujik (kaba köylü) gibi yalanıp duruyorsun.”
Sergey o an ne yaptığının, işin doğrusu ne kadar ileri gittiğinin farkına varmıştı. Durumu kurtarmaya çalıştı,
“Çiçeğim, o ne biçim yakıştırma öyle. Annemiz dediğin benim karım, ben de sizin babanızım.”
“Ama bu bakışlar hiç romantik değil baba. Aynı aç bir kurt gibi bakıyorsun.”
Anna dayanamayarak gülmeye başlamıştı. Gamzeleri belirip, bembeyaz dişleri parlayınca ortaya tatlı bir meltem esmişti sanki.
Hemen ardından Nikita atıldı, ne konuşulduğundan bihaber bile olsa,
“Babamın bir kurt gibi kocaman dişleri var” dedi ve O’da başladı gülmeye.
“Olesya haklı baba, gerçekten de aç bir kurt gibi bakıyorsun” dedi Aleksey.
Olesya kendisine destek bulunca tekrar saldırıya geçti,
“Bazen annemizin kalçalarına nasıl baktığını görüyoruz baba ve inan bu hiç hoş değil.”
Sergey ne diyeceğini ne söyleyeceğini şaşırmış, topyekün çuvallamıştı. Fena halde utanmış karısına bile bakamıyordu. Anna içinse işittikleri kaçırılmaz bir mizah fırsatıydı ve kocası bile olsa bir erkeğin bu şekilde zor durumda kalması kendisine müthiş haz veriyordu.
Durmadı olesya,
“Tamam! Karı koca olabilirsiniz ve sizler evlenmeseydiniz bizler dünyaya gelemezdik fakat senin gibi birinin çoçuklarının önünde kendini böylesine kaybetmesi çok kötü. Daha doğrusu bizler için çok rahatsız edici ve hayalkırıcı.”
“Babamız bir tecavüzcü gibi annemizi süzüyor hem de yemekte” dedi Aleksey.
“Babamız tecavüzcü” diye ekledi Nikita, bu kelimenin anlamını bile bilmediği halde.
Sergey bu söze sinirlenmiş daha doğrusu alınmıştı.
“Aleksey! O ne biçim söz öyle. Babana bu şekilde nasıl hitap edebilirsin. Olesya sen de konuyu uzatma artık. O benim karım ve kadınım.”
Annesi ve babasından çok daha, hatta herkesten daha fazla zeki olan Olesya’ya laf yetiştirmeye çalışmak akılsızca bir hataydı.
“Pazardan mı aldın baba Anna İvanova’yı. İşte şimdi tam bir mujik gibi konuştun baba. Biliyor musun yaşın ilerledikçe tuhaflaşıyorsun. Kırk yaşına geldiğinde seni düşünemiyorum. Heralde annemizi bir oda içinde teclit etmemiz gerekecek. Veya da seni bir kafes içinde tutmalıyız.”
“Bence Sergey İvanov’u kafes içinde tutmak daha mantıklı” dedi Aleksey.
“Salyalarını akıtarak bakarsın oradan” diye ekledi Olesya.
Anna dayanamamış ağzındaki meyve suyunu boca ederek gülmeye başlamıştı. Kahkahalar atıyordu. Kocasının düştüğü durum pek bir hoşuna gitmişti.
“Babamı ne zaman kafese kapatıyoruz, ben de kafese girmek istiyorum” dedi Nikita.
Olesya ciddi bir konuda önce karşısındakini ezer sonrada tarzını bozmadan alay etmeye başlardı. Nikita’nın söylediğini değerlendirmekte de geç kalmadı,
“Canım dışarıdan yemek verebilirsin ama kafese giremezsin.”
“Ama ben de girmek istiyorum. Orada babamla yaşıcam”
Olesya annesine dönerek,
“Gördünüz mü Gaspaja Anna (Bayan Anna), kocanız, oğlu Nikita için ‘nasıl da bana benziyor’ diye övünüp dururdu.”
Anna da bir şeyler söylemek, kızı gibi fırlamalık yapmak istiyordu ama gülmekten konuşamıyordu. Bir de üstüne kocasının kendisine ‘kurtar beni’ gibisinden yalvaran bakışlarını gördükçe hep den kopuyordu.
Sergey ani bir atak yaparak konudan sıyırmaya çalıştı,
“Tamam çocuklar! Hepinizden özür dilerim. Ben annenize hem aşığım hem de bir aç kurt gibi O’nu düşünüp duruyorum çünkü O çok seksi ve çekici bir kadın.”
Olesya soğukkanlı bir şekilde,
“Daha yeni başladık Sergey İvanov, nereye tamam.”
“Evet baba, aynen öyle” diye ekledi Aleksey.
“Oldu! Anlaştık sizleri dinliyorum” diyerek kollarını bağdaştırdı Sergey.
“Öncelikle” dedi Olesya “bakışlarınızla annemizi taciz etmeyi bırakıcaksın.”
“Olesya haklı” dedi Aleksey.
“Haklı” dedi Nikita.
Devam etti Olesya
“Ayrıca o senin karın ve bizler biraz daha romantik olmanı istiyoruz. Bir mujik değil de soylu gibi hareket etmelisin. Baba biliyor musun aynı Türkler gibi bakıyorsun anneme.”
“Bu abartı!” diye çıkıştı Sergey. “Evet bir mujik olabilirim ama bir Türk gibi bakmam kadınlara. Üstelik kendi karıma asla!”
“Asla” diye bağırdı Nikita.
“Kimin izinden gideceği belli oluyor” dedi Olesya annesine, Nikita’yı kastederek.
Anna ise mutfak tezgahına yaslanmış her lafın arkasından kahkaha atıyordu. Çok eğlendiği her halinden belli oluyordu.
“Baba” dedi olesya, “söyler misin lütfen en çok nesi çıldırtıyor seni, bu kadının.”
Sonra annesine dönerek,
“Hey devuşka (genç kadın-kız), lütfen buraya gelir misin” dedi.
Annesi geldi ve kızının kucağına oturdu.
“Şu güzel kadındaki zerafete bakıp O’nu çiçeklere boğman lazım baba. Bir melek bu kadın. Sen ise O’nun karşısında bir zebaniye dönüşüyorsun.”
Anna da masum bir çocukmuş gibi tavırlar takınıyor ve bir taraftan da kocasına göz kırpıyordu.
“Babamı ne zaman kafese kapatıyoruuuz!” diye bağırınca Nikita, herkes kahkayı bastı ve konu kapandı.
Altan
