Güneşli bir öğleden sonra. Mahalle arasında küçük bir park. Çimenler yeni kesilmiş, havada mis gibi bir koku. Ağaçların sık dalları arasında kuşlar görünmüyor, ama cıvıldaşmalarından sayıca az olmadıkları besbelli. Bankta oturan iki erkek, biri yetmişlerinde diğeri yolun yarısını yeni devirmiş.

“Sen ne iyi bir çocuksun, baban ne şanslı bir baba. Annen seni ne kadar iyi yetiştirmis.”

“Annem ben çok küçükken ölmüş, beni babam büyütmüş. Çok iyi bir babanın şanslı bir evladıyım anlayacağınız.”

“Benim de bir oğlum vardı, sen yaşlarda, ama yıllar var ki haber alamıyorum. Hayırsız kim bilir nerelerdedir.”

Parçalı bulutlu gökyüzünde öbek öbek kuşlar, güneye uçuyorlar. Güneş eski parlaklığında değil, ama yine de değdiği yeri ısıtıyor. Bankların gölgesinde keyif çatan bir iki kedi var etrafta.  Aynı parkın aynı bankında aynı iki erkek yine yan yana oturmuş birbirlerinden çok görünmeyen ufka bakarak sohbet ediyorlar.

“Baban hastanede mi?”

“Hayır, neden sordunuz?”

“Peki hangi huzurevinde?”

“Huzurevinde de değil, evde beraber yaşıyoruz.”

Günlerdir yağan yağmurun getirdiği kasvetten eser yok. Mevsime ve de saate göre epeyce aydınlık bir hava. Pek rahatsız edici olmasa da hafif bir kömür kokusu alınabiliyor. Karıncalar ezberlemiş oldukları yoldan milim şaşmadan hızlı hızlı çer çöp taşıyorlar. Yetmişlerindeki adam ile kırkına bir kaç yılı kalmış adam aynı banka aynı pozda oturmaktalar. Sadece kıyafetleri biraz daha kalınlaşmış.

“Demek babanda hafıza kaybı da var, vah vah, geçmiş olsun. Ne zor hayatlar var yarabbim, yine biz halimize şükredelim. En azından bakıma muhtaç değilim.”

“Babam altını hiç tutamıyor değil, sadece bazen tuvalete yetişemiyor. Yani bebek gibi değil de çocuk gibi diyebiliriz. Nasıl ki o bana baktıysa, popomu iğrenmeden severek yıkadıysa, benim de onun temizliğini sağlamak görevim.”

Gri bir gökyüzü. Hareketsiz durulduğunda iç ürperten bir soğuk. Tabir yerindeyse erkek havası. Ara ara esen rüzgar  yerlerdeki kuru yaprakları uçuşturup kendince müzik yapıyor. Parkın iki müdavimi her zamanki yerlerindeler. Yaşlı olan genç olana biraz daha sokulmuş belki, başkaca bir fark göze çarpmıyor.

“Senin adın neydi çocuğum?”

“Altan, Altan benim adım. Güneşin batışındaki kızıllığı severmiş annem, onun için Altan koymuş adımı.”

“Güneşin batmak üzere olduğu sıradakini mi yoksa doğmak üzere olduğu sırada beliren kızıllığı mı daha çok severmiş?”

“Herhalde ikisini de severmis. Sizin özel bir tercihiniz var mı?”

“Ben maviyi severim. Pek efendi birine benziyorsun Altan, kimin kimsen yok mu, bu saatte ne yapıyorsun burada?”

“Babam var, onunla yaşıyorum. Erken emekli oldum ve bu sayede beraber bolca vakit geçirebiliyoruz.”

“Aferim sana, aferim. Eviniz uzak mı?”

“Pek sayılmaz, parkın iki paralelinde oturuyoruz.”

“Ben de kendimi bildim bileli orada otururum. Siz yeni mi taşındınız peki, seni niye tanımıyorum acaba?”

“Aslında ben sizi tanıyorum. Siz de beni görmüşsünüzdür mutlaka, ama demek aklınızda kalmamışım. Olsun en azından bundan sonra unutmazsınız belki.”

“Niye unutmayacak mışım ki, mühim bir insan mısınız?”

“Nasıl yani, anlayamadım.”

“Yani yazar mısın, politikacı mısın, ne bileyim mesela bir dizide falan mı oynuyorsun?”

“Yok efendim, dümdüz biri vatandaşım. Ne öyle göze batacak bir yüzüm ne de hafızalara kazınacak bir özelliğim var.”

“Olsun olsun, iyi bir çocuğa benziyorsun. Adım ne demiştin?”

“Altan.”

“Benim de bir oğlum vardı. Özledim keratayı.”

“Kalkalım mı artık, hava biraz soğudu sanki, üşütmeyelim.”

“Peki, nereye gideceğiz bu saatte?”

“Eve, evimize.”

Murad Ertaylan

Yorum Yap