Yolumuz İstanbul’un eski semtlerinden birine düştü. Sanıyorum bir açılış var. Gazeteci oldukları her hallerinden belli olan kadınlar ve erkekler yarım ay şeklinde dizilmiş merkezdeki yıldızı dinliyorlar. Burası bir lokanta, son zamanlarda moda olan Fransızca tabirle bir restoran. Sahibi Söğüt Hanım çok ünlü bir ailenin isyankâr kızı. Yo hayır, öyle sandığınız gibi değil. Çapkınlıklarıyla gündeme gelen, bikinili pozlarıyla magazin sayfalarını süsleyen biri değil Söğüt Hanım. Neyse galiba dikkat çektik. En iyisi susmak ve daha fazlasını kaçırmadan bu keyifli öyküyü dinlemek.
Almanya’nın güney şehirlerinden birinde bir Eylül cumartesisi geçiriyorum. Kamburu çıkmış parke taşlı sokaklarda ayağımı burkmamak için dikkatlice yokuş aşağı inerken burnuma güçlü bir davet geldi. Başımı hafifçe yukarı kaldırarak derin bir nefes çektim ve mesajı dikkatlice okudum. Çağrının sahibi sol köşedeki ev olmalıydı. Ben de kokuya uyup o tarafa yöneldim. Pencereden dışarıya taşan bir mantar kızartması beni karşıladı. Vahşi aromasından dağdan geldiğini anladım ve terbiyeyi, görgüyü bir kenara bırakıp başımı uzattım. Almancam olmadığı için İngilizce olarak ve de reddedilmeyeceğimi umarak meramımı anlatmaya çalıştım.
“Merhaba, yemeğiniz adeta başımı döndürdü. Ben Türkiye’de aşçılık yapıyorum, acaba tatmama izin verir misiniz?”
“Hayır, hayır, uzak durun!”
Şansım tutmuştu, davetsiz misafir olmak istediğim mutfaktaki hanım yabancı dil biliyordu.
“Hadi ama lütfen, amacım sizi rahatsız etmek değil, bir lokmacık mantar istiyorum sadece. Beni kırmazsanız kendimi cennete kabul edilmiş sayacağım. Lütfen.”
Zeytin yeşiline boyanmış tahta panjur suratıma kapanınca aslında şansımın sandığım kadar yaver gitmediğini farkettim. Elimden geldiğince kibar sormustum üstelik, ama anlaşılan buralarda yabancılar pek sevilmiyordu.
İşte her şey böyle başladı. Bugün karşınızda bu konuşmayı yapabiliyor olmamın sebebi biraz da o Alman hanımın kaba sayılabilecek tutumudur. Ülkeme döner dönmez bir hırs ile kendimi civar köylere vurdum. Haftalar süren araştırma gezisi boyunca avcılarla, turist rehberleriyle, çiftçilerle konuşa konuşa yenebilir olduğunu bildikleri türlü çeşit mantara ulaştım ve çuval dolusu topladım. Eve döner dönmez kendimi mutfağa kapadım ve o tadı yakalayıncaya kadar dışarı çıkmadım. Bunu gerçek anlamda söylüyorum, hiç bir abartma yok, inanın bana. Geceleri bir köşeye serdiğim uyku tulumuna kıvrıldım. Hoş zaten düzenli bir uykudan bahsetmem mümkün değildi, çünkü beynimi boşaltamıyor, gevşeyemiyor, rahatlayamıyordum. Susam yağı, ayçiçek yağı, zeytinyağı teker teker denedim. Buzdolabından çıkarıp doğrudan ateşe attım, sosta yatırdım sonra pişirdim, önce haşladım ardından kızarttım olmadı. O güne kadar ne öğrendiysem harmanladım yetmedi, üstüne yeni tecrübelere giriştim tutmadı derken nihayet üçüncü gün aradığımı buldum. O eşsiz kokuyu, o biricik tadı bulur bulmaz da derhal, yani günün ortasında, tabii yorgunluğun da etkisiyle huzura kavuşmuş bir şekilde kendimi rüya perisinin kollarına bıraktım. Gözlerimi açtığımda ise tün bunların bir rüya olmasından korktum. Neyse ki hepsi gerçekmiş. Haydi şimdi siz de bu şahane lezzeti keşfedin, eminim ki beğeneceksiniz. Afiyet olsun!
Yemek sanatında olduğu kadar sunum ve hitabette de başarılı olan Söğüt Hanım basın toplantısını noktaladı ve muhabirlerin açlıktan gözü dönmüşçesine tabaklara saldırmasını izledi. Onu ilk tebrik eden annesi olmuştu. Nitekim, anlık da olsa tüm bu maceranın bir rüya olması kuşkusunu doğuran, konuşmasında yer vermediği bu ayrıntıydı. Üçüncü günün ortasında yığılırcasına yattığı mutfaktaki yatağında annesi saçlarını okşamış, alnını öpmüştü. Söğüt Hanım, yıllar önce ailesine karşı çıkmış ve ezberlenmiş bir hayat yerine kendi tutkusunu meslek edinmeyi seçmişti. Doğru bir karar vermenin gururunu babasına sarılarak yaşadı.
“Kutlarım Söğüt, gerçekten inanılmaz bir iş çıkardın. Annen de bizimle olsaydı keşke.”
“Kim bilir, belki de güvercin kılığına girmiş gittiğimiz her yerden bizi gözlüyordur.”
Baba kızın yanakları ıslanmaya başlarken gelin onları başbaşa bırakalım. Doğrusunu isterseniz ardımızda kalan iki parça tüyü saymazsak kimsenin ruhu bile varlığımızı duymadı.
Murad Ertaylan
2009, İzmir
