Şöyle bir silkindi ve toparlamaya çalıştı kendini. Ne kadar zaman olmuştu hatırlamakta güçlük çekiyordu. Beş mi, altı mı kaç milyar yıl geçmişti aradan. Dibini göremediği uzaya baktı ve daldı derinlere. İlk patlama olduğunda sadece bir gaz bulutuydu ve tamamen yalnız hissediyordu kendini. Sonraları bir biri ardına gelişen olaylar zinciri kendisini verimli olabileceği değişimlerin içine sokmuştu. Güneşe olan mesafesi, sürekli üzerine yağan meteorlar, fırtınalar ve çakan şimşekler O’nu halden hale sokmuş ve en sonunda bugünkü halini almıştı. Ne mutluluk vericiydi ki üzerinde yeşeren ilk bitkiler yemyeşil parlayınca gökyüzünün bile rengi canlılık kazanmıştı. Ama her yer eğrelti otlarıyla doluydu, biraz renk lazımdı. Zamanla bu da gerçekleşti. Her yer bitki kaplanırken süpriz bir şekilde canlılar üremeye başlamış ve o küçücük organizmalar zaman içinde devasa boyutta, nefes alan, yemek yiyen, sağa sola koşuşturan çeşit çeşit hayvanlar oluvermişti.

Gene de eksikti bir şeyler. Sanki başka bir şey daha lazımdı ama ne olduğunu kestiremiyordu. Ve bir gün onlar çıktı sahneye ve o zaman,
“İşte!” dedi, “işte eksik olan bu idi!”

İnsanı hayranlıkla izliyor, onların toparladıkları şeylerle nasıl da mükemmel el aletleri veya eşyalar yaptığını gördükçe keyifleniyordu. Akıl, yetenek, hayalgücü her şey vardı insanoğlunda.
Taa ki! İlk kan akıncaya kadar.
İşte o an anlam veremedi buna. Ortada hiç bir sebeb yokken kan akıtılıyordu. Neden bunu yaptıklarını anlamaya çalıştı ama işin içinden çıkamadı. İnsaoğlu çoğalmaya çeşitli renklere, dillere ve inançlara ayrılmaya başlamıştı. Asıl felaket bundan sonra başlamış, sonu gelmeyen savaşların temel sebebleri olmuşlardı.

Kendi kendine düşünüyordu,
“Çok garip! Hem de çok garip! Sadece ve sadece farklı renklere sahip oldukları için öldürüyorlar birbirlerini. Aslında iklimler ve doğa şartlarından dolayı bu hale geldiler.”

Düşünüyordu,
“Çok garip! Sadece farklı dillerde konuştukları için öldürüyorlar birbirlerini. Özellikle de farklı inançlara sahip oldukları için. Hepsi için yeterli nimet verdiğim halde, bir öbürünün elindekini almak için öldürüyorlar.”
Dayanamıyordu artık. İçi kaldırmıyor, ne yapacağını bilemiyordu. En vahşi hayvan bile yapmıyordu insaoğlunun yaptığını.
O’da arasıra doğal felaketlerle toplu halde yoketti insanoğlunu. Çünkü haddini bilmiyordu bu iki ayaklılar. Üstelik diğer canlılardan şikayet almaktan da bıkmıştı. Her gün masum canlıların çektiği acıya şahit olmak ise bıkmaktan öte azap vericiydi.
İnsanoğlu teknolojide ilerledikçe yaşananlar kaldırılamaz hale gelmişti. Her yerde akıl almaz bir kirlilik almış başını gitmişti. Canlıların nesli teker teker değil toplu halde yokoluyordu.
Artık doğal felaketlerde yeterli kalmıyordu. İnsanoğlu hamaböcekleri gibi çoğalıyordu. Düşündü. Hem de uzun uzun düşündü.
İnsanoğlundan dolayı oluşan bu resim, bu son tablo içler acısıydı.
Ve! O bu tablonun alıcısı değildi.

Müthiş bir felaketin planlarını yaptı. Esaslı bir felaket olacaktı. Güneş’den Ay’a, Depremlerden fırtınalara herkes yardım edecekti. Felaket uzun yıllar sürecekti ve insanoğlundan geriye eser kalmayacaktı.
Düşündüğünü de yaptı.
İnsanoğlu tüm egoist yapısından uzaklaşmış hayatta kalmak için uğraşmıştı ama fayda etmemişti. Hepsi yok olmuştu. Diğer canlılarda zarar görmüştü ama önemi yoktu. Onları yeniden evrimle oluşturabilirdi.
Evet! Tüm doğa yeniden oluşacaktı. Daha gelişmiş hayvan hatta bitki türleri yayılacaktı Dünya’ya. İnsanoğlu ise sırasını bekleyecekti.

Altan

Yorum Yap