İstanbul’da yaşarken özel ders vererek geçiniyordum. Yüksek giriş katında oturuyorduk ve balkondan dışarıyı seyretmek büyük zevkti. Böyle anlarda insan kendine eğlence arar ve acımasızdır. Dokuz on yaşlarında bir erkek çocuğu ilişti gözüme. Karşı apartmanda oturanların çocuğuydu. Sevimli, dişlek, temiz yüzlü, güzel bir çocuktu ama büyük bir sorunu vardı. YALNIZDI. Kendi kendine konuşuyor bir şeyler anlatıyor, sık sık da skutırı ile kayıyordu. Bir arkadaş bulduğunda da dünyanın en kıymetli madeni gibi sarılıyordu ona. Annesi ve babasıyla yaş farkı çok fazlaydı. Geç kalmış bir üretimdi.
Bir gün dayanmadım artık ve seslendim,
“Heey! Yalnız çocuk.”
Döndü baktı,
“Bana mı dedin.”
“Evet, sana dedim.”
“Ne oldu.”
“Sen yalnız bir çocuksun, seni hiç bir zaman bir arkadaşla görmüyorum. Hep kendi kendine oynuyorsun. Yalnızsın sen! YALNIZ!”
Yıkılmıştı. Bir şeyler söylemeye çalıştı ama kendini toparlamakta zorluk çekiyordu,
“Ben yalnız değilimki, benim teyzem var biraz ilerde oturuyor.”
“Hıh! O senin arkadaşın değilki sadece teyzen. Seninle sokakta oynayabilir mi.”
“A-ama arkadaşım var benim. İşte şu apartmanda oturuyor. Biz onunla oynuyoruz.”
“Hadi canım ne zaman görsem yalnızsın. Çok nadir birini seninle oynarken görüyorum. Yalnızsın sen. Tek başına sokakta oynayan yalnız bir çocuksun. Anladın mı yalnız!”
Çökmüştü,
“Hayır yalnız değilim ben, değilim” diyerek uzaklaştı skutırı ile.
Keyfim yerine gelmişti. Artık bir amacım vardı.
Sonraki gün ders günüydü. Beş altı öğrenci evdeydi. Onlara bir şeyler anlatırken yalnız çocuğun her zamanki gibi tek başına oynadığını gördüm,
“Hey yalnız çocuk naber.”
Ama kendince hazırlıklıydı,
“Sen de yalnızsın tamam mı! Sen de yalnızsın işte. Ne zaman görsem balkonda tek başına oturuyorsun.”
Ama ben daha da hazırlıklıydım,
“Demek yalnızım ha!”
Hemen tüm öğrencilerime balkona çıkmalarını emrettim. Allah gibi korkarlardı benden. Hemen kağıt kalemleri bırakıp balkona çıktılar.
“Ben mi yalnızım” diye bağırdım alaylı bir tonda. “Benim her zaman bir dolu arkadaşım var bu evde. Bak işte arkadaşlarım. Yalnız olan sensin, ben değil.”
Sonra direktif verdim öğrencilerime,
“Gülün çabuk bu çocuğa ve alay edin ‘yalnız çocuk’ diye.”
Bütün öğrenciler dediğimi yaptılar. Parmaklarıyla O’nu işaret ederek gülüştüler. O saf yüzünde müthiş bir burukluk oluşmuştu yalnız çocuğun. Kafası önde yürüyerek uzaklaştı bizim balkonun önünden.
Öğrencilerin vicdanı sızlamıştı ama hiç birinde bana karşı gelecek cesaret yoktu.
Arkadaşım Seçil gelmişti çocuğuyla ziyaretime. Olanları anlattım kendisine.
“Altan nasıl yaparsın böyle bir şeyi. Ne kadar acımasızsın, günah değil mi yavrucağa” dedi.
Güldüm,
“Var bir bildiğim, merak etme” dedim.
“Ne bildiğin olcak allahaşkına. İşkence ediyorsun çocuğa.”
Güldüm.
“Ben de o çocuğa senin yurtdışına çıkmak istediğini ama yapamadığını anlatıcam. O’da öyle eğlensin seninle” dedi.
“Sakın!” dedim, “sakın yapma böyle birşeyi. Mahvolurum sonra.”
Fena yakalanmıştım. Ama Seçil kararlıydı.
Sonraki gün gene gördüm yalnız çocuğu. Israrla bizim evin önünde oynuyordu. Sebebini anlamıştım hemen, yanında arkadaşı vardı. özellikle bana göstermek için uğraşıyordu.
Balkona çıkınca sevinçle yaklaştı bana doğru,
“Bak arkadaşım var yanımda.”
Umarsamadım,
“Olabilir ama yarın gene yalnız olcaksın.”
“Ama sen yalnızsın bu sefer.”
Öğrencileri çağırdım ve gene aynı direktifi verdim. Hayalkırıklığına uğramıştı.
Zaman içinde olay tam bir savaşa dönmüştü. Genelde ben galip geliyordum. Zavallım sürekli tek başına oynamaya devam ediyordu. Seçil’de her telefon açtığında ısrarla soruyordu, devam ediyormuyum diye çocuğa zülmetmeye.
“Var bir bildiğim merak etme Seço” diyordum.
Olay en sonunda yön değiştirmiş farklı taraflara gelmişti. Yalnız çocuk kendisiyle alay edilmediği zaman müthiş bir eksiklik duyuyordu. Yalnız olduğu zamanlar özellikle bizim balkonun önüne geliyordu. Ben de öğrencileri balkona çıkartıyor ve her zamanki gibi kendisiyle alay etmelerini söylüyordum. Eskisi gibi kafası önde kalbi buruk ayrılmıyordu yanımızdan.
Seçil ise konuyu fazlasıyla takmıştı kafaya,
“Altan, hala devam ediyor musun çocukla alay etmeye.”
“Elbette. Merhamet yok, geri çekilmek yok.”
“Altan inanamıyorum yaa!”
“Bilmediğin şeyler var Seço.”
“Neymiş.”
“Biz o çocuğun her şeyiyiz. Bizden başka kimsesi yok O’nun. Öyle ya da böyle O’nun yalnızlığını anlıyoruz.”
“Alay ediyorsunuz Altan.”
“Yanılıyorsun Seço. Biz O’nun için bir renk olduk şimdi.”
Ertesi gün kapı çaldı. Açtım. Şok oldum! Kafamdan aşağı kaynar sular indi. Bizim yalnız çocuk babasıyla beraber karşımdaydı. İşin bu tarafını hiç hesap etmemiştim. Bu çocuğu benim gibi bir manyağa savunacak bir ailesi vardı elbetteki. Bizimkisi de pek bir mutluydu babasının yanında.
“Buyrun” dedim tityerek.
Adam bana elinde tutmuş olduğu bir miktar parayı uzatarak,
“Bunu annenize verebilir misiniz lütfen. Kombinin tamiri için kendisi bizim yerimize vermişti. Çok teşekkür ettiğimide iletirseniz memnun olurum.”
“Ta-tamam” dedim içim rahatlamış şekilde. Kemiklerime kadar uyuşmuştum korkudan. Adam çocuğu ile ilgili bana saydırsaydı ne diyebilirdim ki.
Adam çıkarken yalnız çocukta geriye dönerek bana gülümsedi. İşaret parmağımla boğazımı kesiyormuş gibi yaparak,
“Öldün sen! Öldün” dedim sessizce.
Bir iki gün sonra gene bizim apartmanın önünde gördüm. Giriş kapısının önündeki üç beş basamaklı merdivenin üzerinde skutırını kollarının arasına almış oturuyordu. Acıncak bir hali vardı. yalnızdı gene ve hayallere dalıp gitmişti. Bizim balkon hemen merdivenlerin dibindeydi. İyice yanına yanaştım ve çocuğa baktım. Gerçekten de yalnızlık çekiyordu ve iyi kötü bunu paylaşabileceği tek kişi bendim. O’da pekala bunun farkındaydı.
Beni görünce o saf ifadesiyle tavşan dişlerini yalayarak baktı. bu sefer içim elvermemişti. Üstelik ikimizde havamızda hiç havamızda değildik.
“Gene yalnız mısın” dedim şefkatle.
Kafasını salladı,
“Sende mi yalnızsın” dedi, şefkatle.
“Evet” dedim, “Ben de yalnızım.”
Gene kafasını salladı ‘seni en iyi ben anlarım’ gibisinden.
Sonra beraberce daldık boşluğa.
Altan
