Dölcü Baba
Almanya 1973 sabah beş.
Puslu soğuk bir hava. Annem feryat figan beni doğuracak. Gurbetin çocuklarının yoğun olduğu kreuzberg strasse'de bir hospital' deyiz.
Esaslı bir
koşuşturmaca var..Ortalık perşembe pazarı..Adamlar ilgili alakalı. Baba
müsvettesi yine ortalarda yok. Kimbilir hangi
helgayı döllüyor..
Popomda patlayan şaplakla ağlıyorum. Gözlerimi açıyorum karşımda anam o da yarı baygın bana kilitlenmiş durumda. Kucaklaşıyor hasret gideriyoruz. Dokuz ayın acısını çıkaracak sanıyorum anam oralı bile değil. Beni öpüyor kokluyor bağrına basıyor o dakka anlıyorum ki bu devri alemde böyle kutsal bir sevgi yok. El ve ayak patilerimle sımsıkı ona sarılıyorum. Bir müddet sevinç gözyaşları döküyoruz, ikimizde mutluyuz. İkimizde farkındayız birkişi eksik aile üç kişiden oluşmakta derdemez kapı aralandı.
Helgaları, olgaları döllemiş erkek içeri girdi. İyi dölleyememiş olacak ki, bana pis pis amip gibi bakıyordu. Baktım uyuzun teki, suratında meymenet yok, gözleri yere bakıyor. Anladım ki biz bu adamla ömür boyu sevişemeyecektik.
Eve geldim. Baktım evde patileri olan biri daha var. O da benden birsene önce aynı muhabbetleri yaşamış. Annem,bak bu senin abin oğuz dedi. Isındım ona o anladım ki ben bu çocuğu çok seveceğim. Ne bulursa kafama bocalıyordu kerata çok çektirdi bana.
Bir abi şevkatiyle yaklaşıyordu. Her fırsatta babasından şikayet ediyordu. Adam,dayak hastası yerli yersiz kemiklerimizi kırıyor annemide felaket dövüyor diye serzenişte bulunurdu.
Artık bunalmıştık.
Babaya karşı bir birlik oluşturduk fakat bir sinerji oluşturamadık. Babaya karşı
elimizden birşey gelmiyordu, annemde dahil topluca periyodik olarak özel yapım
demir çubukla aç karnına dayağımızı yiyip oturuyoduk. Sıkıntılı dönemlerdi. O
dakika hepimiz anlamıştık ki hayatımızın uzunca bir bölümü işikenceyle
geçecekti. Hiç yanılmamıştık.....
1977 öğlen suları
Havanın pusu gitmemişti. Aradan dört sene geçti hava hala bok gibiydi. Apar topar bindiğimiz THY nin 119 sefer sayılı uçağıyla alamanya semalarındaydık. Sebebini bilmediğimiz bir şekilde temelli ve kesin alamanya'dan ayrılıyorduk. Türkiye'deydik artık. İlk defa güneşi gördük. Atatürk havalimanına iner inmez baba nüsvettesinin eli kaşınmış olacak ki ilk meydan dayağımızı yemeye başladık.
Evlenmeden önce
gardiyanmış. Gördüğü en ufak mahkumlar bizdik heralde bunun ona çok farklı bir
tat verdiğini anlamıştık. Çaresizdik darbe üstüne darbe alıyorduk. O kadar
seriydiki kimsecikler bizi elinden alamıyordu. Biz o dakika anladık ki kader
ağlarını çoktan örmüş bir caninin ellerine tutsak
olarak düşmüştük. Makus talihimiz yokluk ve şiddet üzerine kurulmuştu. Anadoluda
baba nüsvettesinin memleketindeydik. Kucağına düşmüştük.
Dölcü baba artık profesyoneldi. Hangi bölgemizden daha çok acı duyduğumuzu keşfetmişti. Çok rahattı, memleketinin havasını soluyup suyunu içiyordu, rast gele boşa darbeler sallamıyordu artık. Nokta atışlarına geçmişti.
Bu durumdan
hepimiz mutluyduk. Dölcü fazla yorulmuyordu, bizde çok temiz kısa ve net
vuruşlarla acıdan zevk almaya başlamıştık.
Annemizin aldığı darbeleri görmek bizde tamir edilemeyecek hezeyanlar çöküntüler
yaratmıştı.
Abim ve ben plan üzerine plan kuruyorduk bu darbelerin kaynağını yok etmemiz gerekiyordu. Her seferinde planlarımız annem tarafından çürütüldü. Gerekçe olarak, ne olursa olsun o adam bizim babamızdı.
Baba beddua ederse iki yakamız bir araya gelmezdi. Planlarımızı zamana bıraktık, belkide haklıydı annem. Aile böyle birşeydi demek bütün aileler böyleydi.
Sebebini bilmediğimiz nice zopalar birbirini kovaladı gitti. Acı vatan türkiye olmuştu.
Artık en mutlu günlerimiz güneşli günlerde yediğimiz dayaklardan ibaretti.
Akıl hastası olan kardeşim, sakat kalan ben, bütün duygularını yitirmiş annem ve bizi ayakta tutmaya çalışan çok sevdiğimiz abim oğuz ile güneşin çocukları olmuştuk artık biz. Nihayet bizi seven koruyup kollayan bir babamız vardı.
Her güneşin doğuşunda yeniden doğuyor, yaşadıklarımızı unutup kaybettiğimiz günleri bir bir geri alıyorduk.
Biz güneşin batışını hiç görememişdik...
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa