Mezbaha

 

Yurt dışinda ilk senemdi, tüm hayallerim suya düşmüş kimseden yardım görememiştim. İçinde bulunduğum durum, etrafımdakileri memnun ediyor güçlerine güç katıyordu.
Böylelikle onlara acımaktan ve Allah yardımcınız olsun demekten başka bir söz bulamıyordum.

Uzun uğraşlar sonucu bir iş bulabilmiştim. Vakit kaybetmeden eşim ile birlikte elimizdeki adresin yolunu tuttuk.
Büyük bir mezbahaydı. İçeriye girdik. Duvardaki tabelaları takip ederek büro kısmına doğru hareket ederken eşimin miğdesi bulanmaya ve kusar gibi olmaya başladı. Ağır bir kan kokusu hakimdi etrafa. Neyin içinde olduğumun farkında değildim. Ne olursa olsun göğüsleyecek kimseyi kendime güldürmeyecektim.

Sekreter eşliğinde personel müdürünün kapısında bekliyoruz. Modern bir yönetici katı görünümünde, müthiş bir trafik var.
İçeriye çağrılıyoruz, müdür ve tüm fabrikadan sorumlu şef ile görüşüyoruz.
Gerekli şartlar anlatılıyor;
 

-Üc ay deneme süren var, kesinlikle hastalanmayacaksın, iteatkar olacaksın, hergün traş olup temizliğine dikkat edeceksin, asgari ücret alacaksın……., tamammı?
 

Tokalaşıp anlaşıyoruz ve bugünlük test edilmem için burada kalıp çalışmam gerektigi söyleniyor.

Görevliyle beraber aşşağı kata iniyoruz. Depocu, yeşil gözlü, kızıl saçlı, uzun boylu, elleri, yüzük ve dövmelerle dolu bir bayan.
Sadece iç çamaşırımla karşısında dikilmiş vücudumu ölçüp biçmesini seyrediyorum. Ayakkabıya varana dek beni bir anne şefkatiyle giydiriyor. Yetkilendirilmis gardiyanla birlikte beni teslim alacak bölüm şefine doğru yol almadan, eşim ile vedalaşıyoruz. Eli ağzında kusmamak için direniyor, gözleri doluyor, içinden geçenleri tahmin edebiliyorum ama ne fayda.
Uzun bir koridorda epeyce yol aldıktan sonra buluşma noktasına geliyoruz. Bir müddet bekleme ve gardiyanın telefon görüşmelerinin ardından dev kapı açılıyor.
Bir doksanın üzerinde, yüz kiloyu geçkin, üstü başı kan ile desenlenmiş, sadece gözleri görünen, arenaya çıkmış gladyatörler gibi bir şef…

Cok korkmuştum. Gardiyanla birşeyler konuştuktan sonra, eti senin kemiği benim dercesine, kolumdan tuttuğu gibi kapının diğer tarafına geçtik.
Herkez bir taraflara koşturuyordu. Dışarıda küçük çocuklarımızı nasıl sahiplenirsek, arabanın altında kalmasın kaybolmasın diye, şef de beni o şekilde sahiplenmiş koruması altına almıştı.
Bazen başımı eğiyor bazende anı bir hareketle bir taraftan diğer tarafa çekiyordu. Kendimi hiç bu kadar aciz ve çaresiz hissetmemistim.
Yol bitmek bilmiyordu. Et parçaları ve kan ile şekillenmiş zemin üzerinde yürümeye çalışırken, şef aldığı omuz darbelerinden hiç etkilenmiyordu bile.
Tavanda yürüyen bant usulü bir sistem vardı. Koca koca inek ve domuz gövdeleri parçalanmak üzere seyahat ediyordu.

Nihayet olay mahalline gelmiştik artık.
Tüm gözler üzerimdeydi, kimin ne düşündüğünü o an kestiremiyordum. Gördüğüm tipler esnemekte ve gözler kan çanağı içindeydi.
Bir bir herkes ile tanıştırıldım. Yüzleri gülmekteydi. Anladığım kadarıyla sırtlarından biraz olsun yük kalkacaktı.
Tanışma faslından sonra şef bana karşı kendini gülümsemek zorunluluğunda hissediyormuş gibi nazik davranıyordu! Bana dönerek;
- Tüm bölümü dolaşacağız ne olup bitiyorsa iyice bak…Bir bir uygulatacağım sana…Sonrada bu işe uygun musun değilmisin karar vereceğim tamammı? Dedi.
Yoğun bir sitres altındaydım.
İlk uygulamaya geçmiştik. Arada bir çalan telefonuna sert sert cevap veriyor, sağa sola emirler yağdırıyor, yanına gelip birşeyler soranlara ise sadece gözlerinin içine bakarak geri gönderiyordu.

Büyük bir makinanın inanılmaz gürültüsü eşliğinde, kollarımı açıp zor kavrayabildiğim yirmi kilo civarlarında dikdörtgen biçimindeki donmuş et kütlesini dev bir hazneye atıp, aynı hızla diğer taraftan kıyma şekline dönen et parçalarının yere taşmaması için altındaki arabayı değistiriyordum.
Aralıksız bir saat kadar sürmüştü…
Arada bir rütbeli insanlar gelip karşıma dikiliyor, orta oyunu seyreder gibi inceliyorlardı beni.
Kafamı kaldıramaz haldeydim. Etrafta olup bitenden haberim yoktu. Kendimi nazi kamplarının birindeymişim gibi hissediyordum.
Yüzlerini göremediğim kişiler yanıma yaklaşıp bazı sorular sormaya calışıyor, kapıların açılıp kapanmasıyla, cevap veremeden yerlerine kaçıyorlardı. Tam bir sıkıyönetim hakimdi.
Günlerdir aç kalmış canavara et yetiştirmeye çalışırken, bir el omuzlarıma dokundu.

Aniden irkildim. El, gladyatör şef `e  aitti.
- Hadi bakalım on dakika kahve molası, dedi.
Ne olduğunu anlamadığım bir uğultu koptu. Birbirlerini itekleyen, omuz atıp öne geçmek isteyip koşuşturan insanlar kendilerini kaybetmiş şuursuzca çalışma alanını terketmeye çalışıyorlardı. Son anda kenara çekilip ezilmekten zor kurtulmuştum.
Dört bes saniye icersinde yapayanliz kalmistim. Bu firsattan faydalanip etrafima hizlica göz atabilmis, duvarlarin ardinda kalan özgürlügümü bir nebze tadabilmistim.
Gürültüye dogru ilerledim. Uzun bir kuyruk vardi. Kendi aralarinda üc dört dilde konusmalar geciyordu. Sirasi gelen, elindeki akbil benzeri aleti kart basar gibi elektronik devreye dokunduruyor roket gibi firliyordu.
Sira bana geldiginde arkadakiler gülüsüyordu. Biri bana dönerek;
- Kardes sen daha kadrolu isci degilsin, kabul edilirsen seninde olur bir akbilin, o zaman basarsin, dedi, gülerek.
Cok sasirmistim adam türkce konusuyordu. Kolumdan tutup kenara cekerek;
- Benim adim Tamer, sekiz yildir buradayim hosgeldin, dedi.
Aniden kosmaya basladi. Bes alti metre uzaklasmistiki, durakladi ve;
- Haydi kardesim ne bekliyorsun hareket et hareket, dedi.
Ona yetismis ve beraber kosmaya baslamistik. Cebinden ustalikla sigarasini cikarip agzina yerlestirmisti. Ceplerini arastiriyor, kendi kendine homurdaniyordu. Birseyler arar gibiydi, cakmagini cikarip elinde hazir bekletiyordu.

Labirent biciminde cesitli tuzaklarla dolu uzun koridorlardan sonra maraton tamamlanmis, iscilerin kurtarilmis bölge ilan ettikleri yerin kapisindan iceri girmek üzereyken;

- Kardes, burasi istirahat alani, burada oturan, dinlenen, kayfe sigara icen ha. Bah bunlarda iccek otomati parayla calismaz ha bu gavur icatlari. Akbilini cikartcen buraya bascen istedigini alcan iccen. Simdi ben ismarladim, sonrada sen okey mi? dedi.

Icerisi ahirdan farksizdi. Sigara dumanindan gözgözü görmüyordu. Duvar diplerine cakilmis iki sira tahta üzerine oturmaya calisiyorduk.
Cep telefonlarinin alarmlarini bes dakika sonrasina kurup yerlerde yatanlar cogunluktaydi.
Kan ile desenlenmemis gelinlik kadar ak kiyafetim dikkat cekiyor, cömez oldugum alnimda yaziyordu adeta.
Tamer sigarasini cekerken, paketten bir yenisini daha cikariyor, henüz yakmadigi sigarasina bakarak uzun uzun üflüyordu. Gözlerinin alti cökmüs, elleri kesik icinde, saclar dökülmüs, söyledigi gibi otuzbesinde degil en az kirkbesinde gösteriyordu.

Yanimiza biri geliyor, Tamer ile selamlasiyorlar ve tanistiriliyorum…
- Merhaba, ben Cevdet. Sende Istanbul`luymussun. Iki senedir buradayim. Harbiye`de oturuyordum, anne baba orada, nasil oralar? Geceleri nasil? Renklimi hala? Iki senedir göremedim, para biriktirecegim dönecegim insallah, diyor.
Teselli ediyorum, anlatiyorum kendimce oralari. Askerden sonra buraya gelmis, henuz cok genc, bir ara abi diyecekken ögreniyorum yasini. Cok cökmüs, agzinda dis kalmamis, cift paket sigarayla dolasiyor. Baska bir bölümde calisiyor. Tüm fabrikayi dolasip iskartaya ayrilmis et parcalarini toparlayip disarida bir yere atiyor.

Agiz birligi yapmiscasina soruyorlar;
- Eee kardes, senin ne isin var buralarda? Elin ayagin düzgün, bu isler sana göre degil, diyorlar.
- Görüntüme bakmayin, on yasindan belli calisiyorum bu isinde üstesinden gelirim evelAllah, diyorum.
Pek inandirici gelmemis olacakki, bir birlerine bakip kis kis gülüyorlar.

Ayni sekilde kosarak calisma yerlerimize dönerken, büyük lavabolar görüyorum. Kuyruk burada da isliyor, koridorlara sarkan kalabalik var.
Etraf tamamen kameralarla cevrili. Iscilerin fabrika ici gidip gelmeleri ve temizlik anlayislari kontrol altinda. Lavabolarda once eller yikanip dezenfekte ediliyor, ardindan da eldivenler takilip boyundan diz altina kadar uzanan naylondan büyük bir önlük giyiliyor. Sonra calisma yerlerine dönülebiliyor.
Bütün engelleri astiktan sonra bölüme ulasmistim. Sef yanina cagirip;
- Haydi bakalim, buz haneye inecegiz. Oralarida tani, senin esas görevin assagisi olacak, dedi.
Korkunc labirentte tekrar yol aliyorduk. Otuz kirk kisinin sigabilecegi bir asansörle iki kat alta indik. Elli altmis metre ilerledikten sonra dev bir kapinin önüne geldik. Sef, dolaptan kutup elbiselerini cikardi ve;
- Bes dakikaligina bile iceri girsen bunlari giyeceksin tamammi? Dedi.
Basimi yukariya kaldirarak,
- Anlasildi sef, dedim.
Kiyafetlerimizin üzerine celik yelek kadar agir, pantolon ve ceket giydik. Basimiza ici tüylü kulaklari ve ceneyi sarmalayan bir baret taktik.

Sef gücünü kullanarak, paslanmaz celikten sürgülü kapiyi yana dogru kükreyerek acti.
Iklim bir anda degismis, elektrik carparcasina sarsilmistim. Soguk tüm bedenimi yoklamis, kapinin disinda sok gecirmekteyken, gladyatör sef kolumdan tuttugu gibi beni iceri cekmisti.
Fabrikaya özel mezbaha almancasiyla bir bir herseyi anlatiyor, icerisi hakkinda bilgi veriyordu. Arada bir kaygan zeminde yeri öpüyordum. Gladyatör ayni hizla tekrar ayaga kaldiriyordu beni. Elleriyle yukariyi gösterip basima dikkat etmemi kontrolü elden birakmamami söylüyordu. Tavan boylu boyunca bir karis buz ile kaplamisti.

Icerisi tika basa doluydu. Zamanla hepsinin yerlerini ezberleyecek, verilen listeyle buraya gelecek siparisleri hazirlayacaktim. Tüm transferler buradan yapilacak marketlerin yolunu tutacakti. Disariya ciktigimizda bilerek veya bilmeyerek sef yanima gelip, elime tutusturdugu bir kac kasayla birlikte;
- Sen yerine dön. Ben birazdan gelirim, dedi.
Ne yapacagimi, nasil dönecegimi bilmiyordum. Geldigimiz yere dogru yöneldim. Zaten moralim cok bozulmustu. Buz hanenin karsisinda hayvanlarin kesildigi yer vardi. Iceriye girip ne olup bittigine bakmak istesemde sef buna müsade etmedi. Dayanilmayacak derecede bagirtilar haykirislar duyuluyordu. Kapiya baktigimda alttan disariya dogru kanlar süzülüyor, ortadaki cam bölme tamamen kurumus kan pihtilariyla kaplanmisti.

Labirentte hapis olmus devamli kayboluyordum. Biraz sans biraz tesadüf yarim saat kadar sonra bölüme ulasmistim. Iceri girdigimde herkes beni alkislamaya basladi, sef ise nirvanaya ulasmis kahkahalar atiyordu.
Eglence bitmis savas devam ediyordu. Kabusum olan on kiloluk el tekrar omuzumdaydi.
Sef ile beraber et üzerine folye kaplayan makinanin arka bölmesine gectik;
- Etiket basma ünitesi arizali. Zaman zaman böyle olur. Simdilik su sekilde sen yapistiracaksin tamammi? Dedi sef.

Ne yapacagimi anlamistim. Kendime ait teknikler olusturup etiketleri yapistiriyordum. Fakat makinaya yetismek mümkün degildi. Önüm malzemeyle dolmus yerlere tasiyordu.
Etraftan bos sepetler bulup, yere dökülenleri iclerine dolduruyordum. Orta yasli bir kadin yanima geldi.
- Hayir hayir bu böyle olmaz, yetistirmek zorundasin, dedi.
Bes dakika sonra tekrar gelerek, sumocular gibi vücuduyla itekledi ve;
- Siz acemiler, hep böylesiniz ugrastirirsiniz insani, nereden bulurlar sizin gibi yabancilari bilmemki, dedi.
Kocaman bir kafasi, bulldog köpekleri gibi sarkmis yanaklari, kipkirmizi bir surat, mercimek kadar kücük gözler, yumrugunu sikamayacak kadar tombul elleri vardi.
Öglene kadar kirmizi suratin saldirislari altinda, en saf, en caliskan ve en iteatkar halimle onu memnun etmeye calismistim.

Gladyatörün malum eli tekrar omuzumdaydi;
- Haydi bakalim beni takip et yemek zamani, dedi.
Start verilmisti artik. Isciler zincirlerini kirmis elde akbil saldiriya gecmisti. Kenarda bekleyerek ortalik sakinlestikten sonra, sef ile beraber, restaurant biciminde acik büfe görünümlü cok güzel bir yemekhane`deydik. Misafir oldugumdan hersey bana ücretsizdi.
Sef tuttugu herseyi tepsime yüklüyordu. Digerleri cuzi bir miktar para ödeyip yemeklerini aliyordu. Buna ragmen burada yemeyip, duman alti mola palas`ta ekmek arasina takilanlar da vardi.
Masalar numaraliydi. Isteyen istedigi yere oturamazdi. Her bölüm iscilerinin oturacagi yer, fabrika kuruldugundan itibaren belirlenmisti. Kadinlar ayri oturmaktaydi. Bizim bölümün erkekleri ayni masa etrafinda toplanmistik.
Ayaklarim yorgunluktan inanilmaz derecede s.o.s. veriyordu. Biraz olsun agrilari dindirmek icin garip bakislar altinda sandalyenin üzerinde bagdas kurmak zorunda kalmistim.
Masadakilerin hepsi yugoslav`idi. Kendi dillerinde hararetli hararetli yüksek sesle sohbet ediyorlardi. Bu yorgunlugun üzerine hicde cekilir gibi degildi. Araya girerek mevzuyu kapatmak istedim. Hicte basarili olamamistim. Bana bakip bakip hakkimda konustuklarini hissedebiliyordum.
Paydos bitip yerlerimize döndügümüzde, sef baska bir is vermisti. Yalniz calisiyor etrafta olup bitenleri gözetleye biliyordum.
Yanima bir kiz geldi, ve;
- Merhaba, bende türküm, nasil gidiyor alisiyormusun? Dedi.
Kulaklarimin türkce duymasi kadar güzel birsey yoktu bu ortamda.
Tesekkür ederek iyi oldugumu söyledim ve;
- Istanbul`un neresindensin? Esimde istanbul`lu. Evlimisin? Daha önce nerede calistin? Gibi sorular ardi arkasina geliyordu.
Tek tek yanima gelip beni tanimaya calisiyorlardi.
Yalpalaya yalpalaya kirmizi surat yanima geldi ve;
Elleriyle bazi hareketler yapmaya basladi. Namazda niyet ederken allahuekber der ellerimizi basimiza götürürüz ya, bas parmaklar kulak memelerine digerleri acik ``O`` hareketi yapip, müslümanmisin diye sordu.
Kendiside, elini saga sola, sonra yukari assagi yapip, bende buyum dedi.

Tanisma fasil`larinin ardindan, ögleden sonra saat üc civarlari sef yanima gelerek;
- Murat, ben kararimi verdim. Calismani begendim, benden okeysin, yukaridakiler ne der bilemem, dedi.
Telefonla yaptigi bir kac görüsmeden sonra, kolumdan tuttugu gibi en basdaki bulusma noktasina geldik ve beni bir baska kisiye devr etti.
Personel müdürü ve büyük sef `in odasina birakildim.

Odanin orta yerine oturtuldum. Sagli sollu capraz sorguya alinmistim. Ne yaptiklarini biliyorlardi. Almancam tam olmadigi icin konusulanlarin dörtte birini anlayabiliyor, ara sira `evet evet` diyerek anliyormus gibi onayliyordum.
Bir ara kasvetli ortamdan kopup, kendimi taksim`de istiklal caddesinde gezinirken buluyorum. Kitapcilara giriyor etrafdan süzülen müzik esliginde tezgahlari tariyor, kahve kokusunu takip ederek sokak arasinda oturup afiyetle cayimi yudumlarken…..;
- Hey heeyyy buradamisin? Suraya imzani at bakalim, dendi cekistirilerek.
Nereye neden attigimi bilmedigim imzadan sonra, is`e alindigimi, islemlerin bir ay kadar sürecegini söyleyerek elime bir sürü evrak tutusturulup gönderiliyorum.

Assagi inip müjdeli haberi arkadaslara bildirdim. Bir ay sonra görüsmek üzere deyip vedalastim. Kirmizi surat benimle tokalasmamis ellerim bos kalmisti.
Beyaz kiyafetleri üzerimden cikarip attigimda tüm bedenimi bir rahatlama sarmisti.
Kot ve tisörtümü giydikten sonra disari ciktim. Arkami dönerek dev cüssesiyle kale gibi dikilen mezbahaya uzun uzun baktim.
 

Bir ay cabucak gecmisti…
Bu süre zarfinda bol bol almanca calisip, sözlükten, domuz ve ineklerin tüm ic organlariyla alakali kelimeleri bulup ezberlemistim….
Sabah bes`te is basi yapmak üzere, gece üc kirkbes`de kalkmistim.
Yarim saatlik bir yolculuktan sonra, fabrikaya ulastim. Temmuz ay`iydi, harika bir hava vardi. Gecenin karanliginda hayvanlarin bagiris ve cigliklari isvicre`nin alp`lerinde yankilaniyordu. Kulaklarimi kapamak bu yalvarislari duymak istemiyordum. Hizlica fabrikaya girdim.
Sigara icilen istirahat alani ayni zamanda soyunma odasiydi.
Sabahin dört bucugunda dumandan gözgözü görmüyordu. Isciler ayakta uyuyorlardi. Askeriye usulü sira sira dolaplar mevcuttu.
Beyaz takimimi giydikten sonra, benimle beraber ilk ise baslayacak kore`li biriyle, büyük sefin odasina cekildik.
Mezbaha hakkinda bize genis bilgi veriyor, dört bes dilde hazirlanmis brosür ile birlikte yapilmasi, yapilmamasi ve dikkat edilecek konular hakkinda konusuyordu.
Bilinenin disinda, istirahat saatleri haric, calisirken tuvalete gidilmemesi gerektigini üstüne basa basa vurguluyordu.
Bos bulunup.
- Ya tuvaletim gelirse? Dedim…
Tüm dikkatini bana cevirmis, konumu itibariyle karizmasi sarsilmisti. Yanimdaki Koreli gülmeye baslayinca, ellerini masaya vurarak;
- Gelmeyecek o tuvaletin, dedi.
Basimi önüme egdim. Tüm bunlara katlanmam gerektigini düsünerek, o`na itaat etmege karar
verdim.
Toplam calisanlarin sayisi üc yüz`ün üzerindeydi. Bu adam hepsinin tek sorumlusuydu.
Cebimdeki akbilimi elime alip gururla alete dokunduracagim ani bekliyordum.
Uzun koridorlar ve kamera`lari atlattikdan sonra akbilim nihayet `bippp` sesiyle bulusmustu.

Üc ay daha deneme sürem vardi. Bu zaman zarfinda yapacagim en kücük bir hata ve iteatsizlik, isimin son verilmesine sebep olacakti.
Tuvalet canavari beni gladyatöre teslim etmisti. Mezbaha almancasiyla gözlerimin icine bakarak gladyatöre bir seyler söylüyordu. Tahminime göre terbiye edilmem üzere direktifler veriliyordu.
Sef günaydin bile demeden, kolumdan tuttugu gibi buzhaneye götürdü. Cicim aylari baslamadan bitmisti artik. Kutup elbiselerini giydikten sonra ilk sokumu sabahin besinde iklim degistirerek yasiyordum. On dakikalik calismadan sonra kendimizi disariya attik. Üzerimizden buharlar yükseliyordu. Biraz isinmadan sonra tekrar iceriye girdik. Böylelikle dört bes defa ayni sistem tekrarlanmisti.
Sef;
- Ne olacagini biliyorsun artik. Her sabah tek basina buraya gelip bu isleri yapacaksin, hata istemem, dedi.
Yukari ciktik. Kirmizi surat birilerine bagirip cagiriyordu. Bir ara göz göze geldik. Mercimek gözlerinin icine bakiyordum. Gülümsedim. Hic hosuna gitmedi, arada mesafe vardi. El kol hareketleri yaparak birseyler söyledi ve arkasini dönüp cekip gitti.

Büyük bir masanin etrafinda dizilmistik. Ortaya dökülen moloz yigini gibi domuz etlerini tahta cöplere geciriyor, mangallik sekile sokuyorduk.
Agir kokudan ve vicik vicik olan ellerim, miydemin bulanmasina sebep oluyor devamli kusma halini aliyordum. Digerleri bagisiklik kazanmis olacakki, sabahin altisinda gülerek benimle egleniyorlardi.
Bazilari ayakta uyur pozisyondaydi. Iki türk kadin yanyana calisip sohbet ediyordu.
Konu, aksamki seyrettikleri asmali konak dizisiydi. Aksamlari televizyon seyretmeme bile gerek kalmamisti. Senaryo`yu kendileri yazmiscasina hicbirsey atlanmiyordu.
Araya girerek;
- Sabah ben geldigimde siz calisiyordunuz, kacta is basi yaptiniz? Dedim.
- Gece ikide…
- Ne? Nasil olur?
-Uc ay sonra eger burada kalirsan, sende istenilen saatte geleceksin. Kontrati okumadinmi? Orada bir madde var, telefon ile her an her saat cagrildiginda gelmek zorundasin.

Sok üzerine sok yasiyor fakat hicbirsey beni yildirmiyordu. Yavas yavas ise alisiyordum. Zorluklar hosuma gitmeye bile baslamisti. Kirmizi surat devamli benimle ugrasiyor moralimi bozmayi basariyordu.
Meral ve Ayse cok iyi arkadastilar. Devamli bana yardimci oluyor, birsey oldugunda hemen kosup onlara soruyordum.
Firsat buldukca mezbaha hakkinda bilgi aliyordum. Bir ara firsatini kollayip yanlarina giderek;

- Arkadaslar, kirmizi surat neden böyle aksi, nicin bana karsi agresif?

- O kadin bas belasidir. Ondan uzak dur. Sabredeceksin, burada cok eskidir.

- Ne yani, cezaevimi burasi? Kogus analiginami soyundu?

Kahkahalar kopuyor ve aramiza `iti an comagi hazirla` dercesine kirmizi surat geliyor;
- Hey hey daha dün geldin. Ne bu hareketler, gel bakalim sen böyle.
- Su makinalari güzel bir temizle. Altindaki göllenmis yaglarida görmeyecegim, hadi bakalim, yabanci…

Birinci ay tamamlanmis hafta sonu gelmisti. Cok yogun ve epeyce agir bir haftaydi benim icin. Vücudum saglam ve güclü olmasina ragmen dayanamamis iflas durumuna gelmisti.
Kendimi ev`e zor atmistim. Tüm hafta sonunu yatakda gecirmis, olup bitenleri de kendimce analiz ediyordum.
Pazartesi sabahi, alarmi calan saatin sesini kesmek istedim. Fakat o`na dogru uzanmak icin ayaga kalkip büfenin üzerine uzanmam gerekiyordu. Yataktan kalkmak bir tarafa dursun, dogrulamiyordum bile.
Gecenin dördünde esimi uyandirdim ve durumu anlattim. Is yerine haber vermemiz gerektigini, bugün gelemeyecegimi ve doktor`a gitmek zorunda oldugumuzu, telefon acip sef`e durumu izah etmemizi söyledim.
Esim`de;

- Tamam arar söyleriz, fakat saat daha cok erken. Sekizde calistigim yerden arar durumu izah

ederim. Bu arada doktordan senin icin randevu alir, is cikisinda beraber gideriz..
O firsat bile bize verilmemis, sabah yedi`de telefonumuz calmisti. Karsidaki herkimse esimle harraretli bir kavgaya tutusmuslardi. Bende tam anlayamadigim almancam ile seyirci kaliyordum. Esim telefonu kapatarak;

- Yahu bu ne bicim bir fabrika, nasil bir yönetim, nasil bir sistem. Durumu anlamak
istemiyorlar. Neymis efendim ` bastan hasta olunmayacagi` söylenmis..Bunun bir garantisi varmi? Köle gibi calistiriyorsunuz, mecbur diye tüm isleri üzerine yikiyorsunuz, adam sendeleyip düstümü de ` bu ne ya` diyorsunuz..

Aksam üzeri doktor`dayiz..
Isyerine verilmek üzere bir ay önce beni muayene edip saglam raporu veren doktor bay Mayer;
- Sana ne oldu böyle? Diyor.
Ben konusacak durumda olmadigimdan arada bir kendimce birseyler anlatmaya calisiyordum.
Esim bir bir herseyi izah etti. Sandalyenin üzerinde üst tarafim ciplak sekilde oturuyorum. Mayer sirt ve cok agriyan bel kismimi muayene ediyor. Esime seslenerek;
- Lütfen buraya gelin, sizinde görmenizi istiyorum. Boyun kismindan kuyruk sokumuna kadar inen omurilige bir bakin. Yay bicimini almis. Asiri yüklenmeden dolayi omur ilik egrilmis, bunun neticesinde sinirler zarar görüyor, bel ve ayaklarda agri meydana geliyor.
Beni dinlerseniz bu isi biraksin. Dahada zarar görmesi ve istemedigimiz sonuclarla karsi karsiya kalmamiz mümkün. Bir hafta istirahat veriyorum, ilaclari mumtazan kullanin, diyor.
Ilgisine tesekkür edip ayriliyoruz.

Ertesi sabah yedide tekrar telefon caliyor.
Ayni sekilde esim ile tartisiyorlar. Raporun postaya verildigini ve bir hafta boyunca tekrar aramamalarini isteyerek telefonu kapatiyor.
Tüm haftayi istirahat ile gecirmistim. Ilaclari muntazam kullanmis agrilarim epeyce azalmisti.
Dr mayer`in söylediklerini cok düsünmüstüm. Mantikli olan isi birakmakti. Fakat icinde bulundugum agir hayat sartlari ve konumum itibariyle; yani, bu ülkede uzun süredir ikamet ettigim halde is bulup calisamadigimdan dolayi, Isvicre hükümeti tarafindan istenmeyen adam ilan edilmistim. Is`den ayrildigim taktirde bir ihtimal oturma iznim iptal edilip sinirdisi edilebilirdim.
Herseyi bir tarafa birakip pazartesi sabahi üc kirkbes kalk borusuyla yatagimdan firladim.
Henüz iyilesmeyen bel`ime uzunca bir kusak sararak kendimce tedbirimi almistim.

Fabrikadan iceri girdigimde beni taniyan tüm gözler körlesmis ben yokmusum gibi davranilmaktaydi.
Ayse ve Meral yanima gelerek cok üzüldüklerini ve gecmis olsun dileklerini ilettiler.
Sef izine ayrilmis. Yerine gecici olarak ayni memleketli yugo atanmis. Normalde fabrika kendisininmis gibi davranip seflerin sefligine soyunan bu adama gün dogmustu.
Beni uzaktan gördü ve yanima gelerek;
- Ooooo Murat bey hosgeldiniz. Cay kahve istermisiniz, dedi.
Ne söyleyecegimi bilemedim. Her tarafindan ofsaytlik akiyordu, muhatap olmaya gelmezdi.
Hastalandigim bir haftanin hesabini sormaya basladi. Kendimi zor tutuyor sabrediyordum.
Cok sinirlenmistim. Arkami dönerek oaradan uzaklasip uzun uzun fabrikanin tüm koridorlarinda dolasip tekrar geri dönmüstüm.

Ayse ve Meral`in yanina gelip onlarla beraber calismaya basladim.
Sef`i emriyle Meral ile birlikte buzhaneye gönderildim. Tam iklim degistirmek üzereyken Meral;
- Gel sana hayvanlarin nasil kesildigini göstereyim, dedi.
Bende cok istiyordum. Fakat yaklastikca beynimin icini tirmalayan aci bagrislar ve haykirislar
karar vermemi zorlastiriyordu. Meral`in sarki mirildanarak kesimhanenin kapisina dogru yaklasmasi benide cesaretlendirmisti.

Kapidan iceri girmemizle insanlik disi bir görüntüyle karsilasmistim. Keske hic girmemis ve görmemis olsaydim.
Duvarlar, yerler kipkirmizi. Zemin göllenmis, icinde can cekisen bogazlari kesilmis cirpinmakta olan iri iri hayvanlar. Kisa boylu, zayif, yüzü gözükmeyen, elindeki sivri ve keskin bicagi kendisinden büyük olan bir cellat, makinalasmis hissizlesmiscesine, arka ayaklari cengellere cakilmis bas assagi asili olarak gelen hayvanlarin girtlaklarini yukaridan assagiya bicagi takip takip yararak assagi dogru cekiyordu.
Sistem hic durmadan böyle devam ediyordu.
Tavandan, yürüyen bant usulü arka ayaklarindan cakilmis hayvanlar hic durmadan ilerliyor, cellat neredeyse saniyede bir tanesini girtlakliyordu. Cok güclü olanlar kan kaybederken dahi öyle bir cirpiniyorlardi ki, asildiklari demirden ayaklari parcalanarak yere düsüyorlardi.
Kan gölünün icinde yuvarlanip kirmiziya bürünüyorlardi. Cellat isini o kadar cok benimsemis olacakki, yasak olmasina ragmen agzinda sigarisini tüttürürken yüzü bize dönmüs isinin inceliklerini anlatiyor diyer taraftanda hedefini hic sasirmadan girtlak kesiyordu. Hepsi cok kötü görüntülerdi. Günlerce üzerimden atamayacagimi biliyordum. Bogazlarindan hortumdan fiskiran su gibi kan akmasi ve gözlerimin icine bakmalari beni yikmisti.
Oradan kacarcasina ayrilip yukariya isime dönmüstüm.

Bu arada kirmizi surat devamli direktiflerini veriyordu. Uzaktanda olsa `` cabuk cabuk, hizli hizli `` calis diye el kol hareketleri yapiyordu.
Dokunulmazlik gibi bir seyi vardi sanirim izledigim kadariyla, bir dedigi digerleri tarafindanda iki edilmiyordu. Günlerim böyle gecip gidiyor kirmizi surat üzerimdeki stajina araliksiz devam ediyordu.
Eve nasil geldigimi hatirlamiyordum, oturdugum yerde uyuyup kaliyor, aksam dokuza kadar direne bilirsem kendimi sansli hissediyordum. Birbucuk ayi devirmis üc ayi`mi doldurup sürekli calisma izni alip kontrat yapma hayaliyle devam ediyordum.
Bölümün jokeri olmus heryere kosturuyordum, durumun farkinda olup yükleniyorlardi.

Makinanin birinde otomatiklesmis onunla yarisircasina performans gösteriyordum. Islere yetisemeyince birileri yanima gelip;
- Bu böyle olmaz, zarar ediyoruz, deniyordu.
Bu haldeyken bile diger islerede yetismem isteniyor, makinayi durdurmak zorunda kaliyordum.
``Feryat figan`` hayir efendim makina kapanmadan diger tüm isler yapilacakmis!

Kendi halimde terlerken, kirmizi surat bagiriyor;

- Hey, sana diyorum. Gel buraya, diyor

Cildirmis gibiydi sanki. Sumocu bedeniyle sartlanmis gibi devamli benimle ugrasiyordu.
Yanina giderek en masum halimle gülümseyerek verdigi emirleri yerine getiriyordum.
Tekrar yerime döndüm. Bes dakika gecmemisti ki;

- `` Aptal ``
- ``Hey aptal ``

Dönüp bakiyorum. Fino köpegini cagirir gibi el kol hareketleri yapiyordu. Tüm sabrimla tekrar yanina gidiyor, alayli bakislari altinda görevimi yerine getiriyordum.
Tekrar isime dönmüstüm. Dualar edip Allah`dan sabirlar diliyordum ki!

- Hey sana diyorum..
- `` Aptal Türk ``

Basimdan assagi kaynar sular dökülmüstü. Mekan degistirmis baska bir boyuta gecmistim.
Her yerim titriyor elim ayagim bosalmisti.
Döndüm ve gözlerinin icine baktim.

- ``Aptal Türk`` gel buraya, dedi tekrar.

Aramizda üc dört metre mesafe ve bel hizamizda makinalar vardi. Gözlerimi bir saniye ayirmiyor, ellerim ise assagida birseyler ararken, birbucuk iki kilo civarlarinda buzlasmis et parcasini kaptigim gibi küfürler yagdirarak var gücümle firlatiyorum.
O kadar gürültünün icerisinde kirmizi suratin sol göysünün üzerine `güüümm` diye ini vermesiyle yere yigilmasi bir oluyor.

Uc dört kisi beni tutmus, daha fazla zarar vermemi engellemislerdi. Ortalik karismis ana baba gününe dönmüstü.
Kirmizi surat agliyor bagiriyor tehditler savuruyordu.

- ` Isten attiracagim `, mahkemeye verecegim `, yukariya herseyi anlatacagim `, diye feryat ediyordu.

Etraftan engellemeye çalissalarda film kopmustu artik. Ortalik biraz sakinlestikten sonra isciler yanima gelip tesekkür ediyorlardi!

Herseyi bir tarafa birakmis paydos saatine kadar duman alti mola palas`a gitmistim.
Sessizlik hakimdi. Kafami dinledim. Sabah ise gitmedim. Posta kutusunda beklenen müjdeli haber gelmisti.

Isime son verilmisti………(son)

 

Oğuz                                                                                                          

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa