Eti senin kemiği benim
İçeride insanlıktan çıkmış üç dört kişi vardı.
Simsiyah olmuşlar. Üstlerinden çakal sürüsü geçmiş, bitmiş tükenmiş can veriyor gibiler. Sıcaktan insanın dalağı pişiyor. Güneşin kaçak olarak bile içeri sızamayacağı izbe bir mekan.
1960'lar dan kalma bir döküm atölyesi. Defalarca duyduğum, her seferinde Allah'ım ne olur beni seviyorsan bir daha duymak istemiyorum dediğim konuşma yine başlamıştı.
'' Eti senin kemiği benim hayırlı olsun şımarma lan tamam mı, iyi çalış para kazan, kırarım kemiklerini ''
Uzaktan bir akraba tarafından yine köhne bir mekana teslim edilmiş ucuza kapatılmıştım. Çocuk işçiydim. İçi tiner dolu bir kova. Elimde bir bez paslı demirleri çoktan silmeye başlamıştım. İki gün önce ilk okul beşi bitirmiş tatile girmiştik. Yaz tatilimi geçireceğim mekan belli olmuştu artık.
Benzinle tiner banyosu yapacak,demirden toplarım olacaktı. Büyük alev kazanlarına goller atacaktım. Yarım ekmek arası jiletle kesilmiş kaşar yiyecek, şansım varsa yanında birde ufak çay içecektim. Fazla değil daha bir hafta önce resim dersinde kuşlar çiçekler çiziyor, flüt çalıyordum. ailenin anne babanın sevgisinden sıcacık kalplerinden bahsediyorduk. Yapayalnız kalmıştım. Bu zamana kadar hiç tatmadığım bir babanın şefkatine sular seller gibi hasrettim. Kapıdan babam gelecek verin lan yavrumu diyecek diye bekledim durdum. Ne gelen vardı ne de giden.
Çok korkuyordum.Yapacak bir şey yoktu. Büyükler ne derse doğruydu. Yapılmalıydı. Bize böyle öğretilmişti. Bu kaçıncı teslim edildiğim yerdi sayısını unutmuştum. Tecrübeliydim biraz. Fazla acı çekmemek için kendimce bir slogan bulmuştum. Askerliğimi de bu şekilde bitirmiştim. Burada doğdum burada öleceğim. Yaşım itibariyle büyük laflardı bunlar ama artık hayat bizi pişirmiş kavurmuş dağlamıştı. Zengin yada fakir. Evlerinde bir tas sıcak çorbası olan,içlerinde bir gram dahi olsa sevgi şefkat tomurcukları barındıran aile ve çocuklarının hiç görmedikleri ömür boyunca da görmeyecekleri, kıyısından kazayla bile geçmeyecekleri İstanbul'da bir sanayi sitesiydi burası.
Sitenin en alt katında mahşerin son halkalarıydık. Bitmiş tükenmiş insanların vermemek için direndikleri umutları ve hayalleriyle beslenen kocaman makinalar çalışırdı burada. Dağları taşları isyan ettirecek gürültü çıkardı.
En koyu arabeskler bu gürültüye alttan ince bir fon yapardı. Zenci aletinden tıpa yapsan yine fayda etmezdi. Öldür Allah su akmazdı tuvaletlerde. Götünde bir karış bokla kalkardın heladan. Yıllanmış keskin sidik kokusu en ücra köşelere kadar ulaşırdı. Bir nefes çektin mi turp gibi olurdun. Kenef duvarları ve kapıları boklu hat sanatının son örnekleriyle doluydu. En baba hat ustasının bile kafası karışırdı bu motifler karşısında.
Bu sitenin kendine has yaşanmışlıkları ve kuralları vardı. Uyku diye bir şey yoktu. Yorulan insan ayıplanırdı. Kopan parmak kol ve bacak düştüğü yerde kalır kimse oralı bile olmazdı. Kaderin sillesini tokadını yemeyen insan adam sayılmazdı. en ufak bir tartışma büyük hasarlı geçerdi. Erkek adam çeker vururdu. Yaş on üç ise,eşek kadar adam olmuş, vericen bunun sırtına yükü denirdi. Düz yürüyen bir adama rastlanmazdı burada. Acıdan yorgunluktan iki büklüm olmuş herkes notürdamın kamburu gibiydi. Kamptaki esirler gibiydik. Kimse buradan çıkış olmayacağını çok iyi biliyordu.
Bugün cumartesiydi. Bizim semtinin pazarıydı. Garip Annem dört gözle haftalığımı bekliyordu. İnsan olarak kalmak hayatını idame ettirmek oldukça zordu. En zoru da buralarda çocuk olmaktı. Siteye yürüyerek geliyordum. Yolda oynayan çocukları, onları sevgi yağmuruna tutan ailelerini görüyordum. Çöktükçe çöküyordum.
Kader kısmet talih şans hepsini sözlükten silmiştim. Okullar tekrar açılmış Orta birinci sınıfa başlamıştım. Sevinememiştim.
Uzaktan akrabamız Cevdet amca sığıntı olarak yaşadığımız gecekonduya gelmişti. Hurdacılık yapıyormuş. Yine boku yemiştim.
Okul çıkışları ve önümüzdeki yaz tatilinin adresi şimdi den belli olmuştu.
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa