Berbat bir gün

 

Dünden kalma gerginlik karabulut gibi üzerime çökmüştü. Tecavüzden vazgeçeceğe hiç benzemiyordu.
Dışarı çıkıp ezberlediğim tüm yollarda yürümek istiyorum. Yağmur bastırıyor. Sele kapılmaktansa barış’ın insan .iken ötmeleri, şımarığın röntgen çeken miyavlamaları arasında kalmak daha mantıklı.

Tv’ye saldırıyorum. Kanallar işgal altında. Üç ekim, Tayyip, Abdullah Gül, Lüksemburg lafları geziyor.
Bilgisayarın başına geçiyorum. Altan da yok. Birilerine mermer, tuğla yada kiremit satmakla meşguldür heralde.
Orda burda gezinip vakit öldürüyorum. Kaybolmuşlukla randevum olduğunu hatırlıyorum. Tarihi belli olmayan kayıp bir mekanda buluşmak üzere adım atıyorum. Her zamanki gibi benimle yalnız kalıp soracağım hesaptan korkmuş olmalı. Ellerim boş dönüyorum.

Akşam saatleri gergin başlıyor. Pati ile ‘tıp’ oyunu devam ediyor. Boktan tv dizilerini seyrediyor. Tuvalete girip birkaç şey okuyorum. Balon gibi şiştim infilak edebilirim. Offffffffffff offfffffffff...

Gece yarısı sat 03.00. Uyku tutmuyor. Düşüncelerle boğuluyorum. Tuvaletteyim üç metrekare yer. Klozet üzerinde oturuyorum sol kolumu lavaboya desteklemişim. First klas bir biçimde yazıyorum.

Şımarığı’da uykusundan ediyorum. Uyurken aydınlıktan hoşlanmıyor. Patileri çenesinin altında çamaşır makinesinin üzerinden beni kesiyor.
Daraldığımı düşünüyorum. Normal insanların arasına girebilirim. İşime gidip gelirim. Sahte gülüşler, rol yapmalar, robotlaşıp selam makinesi haline bürünmek. Ne olacak ki, selamımı verir işimi yaparım. Hafta sonları hayal dünyama dalar tahta kulübemin çivilerini çakarım.

Kurtarılmış bölgemin yerini seçmedim daha. Orası benim cennetim olacak. İnsanlardan uzak, denize yakın, birde saf süzülmemiş ırklardan birileri olursa sağda solda tamam işte.
Her zaman derdim ben mağara adamıyım diye.

Ne güzeldir o yontma taş, cilalı taş...yıllarında yaşamak. Tv yok, radyo yok ,bilgisayar yok tabanca top tüfek....yok. Yok oğlu yok.
Sen varsın tüm doğallığınla. Tabi ki ayakta kalmak zor olmalı. Dev kuşlar dinozorlar falan, eeee bunlarda işin tuzu biberi.
İnsanoğlu yardım etmeli. Komşusunu düşünmeli tanımalı, çıkarcılığı çekememezliği çöpe atmalı. İnsan olmalıyız işte var mı ötesi.

Beraberlik bütünlük insan kitlelerini başarıya huzura götürür. İnanç da çok önemli Çanakkle'deki gibi.

Uyan kardeş uyan gene rüya gördün heralde. Kapını pencereni kontrol et iyice kapat. Kardeşlerimizden birisi gece fakirhanene dalar kabını kacağını yürütür. Sabah belki de ona selam vereceksin. İşte biz millet olarak bu kadar iç içe yaşarız.
Sabah erken kalkacaksın otobüse koşacaksın kuyruğa gireceksin. Ay sonu elektrik kira telefon ödeyeceksin. Kalk da zıbar...

Uyku yok… Sanki hep vardı da. Neyse gözlerimi kapatıp tahta kulübemim çivilerini çakmalıyım...


Nihayet sabah oldu.
Gerginlik devam ediyor. Sadece günaydın.
Kahvaltıdayız. Malüm pembe diziler son ses seyrediliyor. O, başıboş dünyanın boş penceresine bakıyor. Bende Altan ile konuştuğumuz telefon konuşmasına dalıyorum. Adama cellat gibi belki de sülük misali yapıştım. Altan beni kurtar Altan diye.
Telefonda, mesajlarda aynı kabusu yaşatıyorum benim gırgoriçkov Altan'ıma.

Altan jet hızıyla rüyaya yatıp bir çare bulmuş.
Sibirya’da üniversite okutmaya kadar zorlamış kendini. Bu kadar sevilmek güzel fakat kendim için Altan ı böyle bir kısır döngüye atamam.

Halimcan aradı.
Canı sıkkın ve beni almaya geldiğini söyledi.
Arabayı nereye sürdüğünden bile emin değil. Bakalım kısmet.
Kafeye oturduk. Dönme dolaptan bahsetti. Mevzu belli olmuştu. Dönme dolap doksan sekizinci yamuğunu yapmıştı.
İntikam ateşleri yanıyordu Halimcan’ın gözlerinde. Resmen oyacaktı artık.

Şerefsiz dönme dolap, tesadüf işte bugün benimde moralimi allak bullak etti.
Bir gün işi düşüp bana geldiğinde, bilgisayarımı kullanacaktı. Bir ara bana dönüp;

-Ya dostum olmaz böyle bir şey. Nasıl olur ya. Ben ben..

-Ne oldu dönme dolap?

Ellerini yüzüne kapadı. Suratı morardı ve dudaklarını ısırmaya başladı.

-Hayırdır dönme dolap ölüm falan mı var çaresiz bir dert mi? Merak ettirtme adamı da konuş..

-Dostum bu senin işsizliğin. Olmaz böyle bir şey ben kabullenemem. Seni yanıma aldıracağım bak görürsün yapacağım bunu.
 

Ne diyeyim. Tüm dönmeliğine rağmen güzel şeyler söylemişti. Kendiside firmada bir ay kadardır çalışıyordu ve kontrat imzalama aşamasındaydı. İş kesindi müdürler kendisine okey vermişlerdi.

Buna güvenerek hemen araba bile almıştı. Üstü açık bir spor araba.
O günden sonra bir hafta geçmiş ses seda çıkmamıştı. Onun işe girip girmediğini merak etmiştim. İçimde bir kurnazlık falan yoktu. Mesaj göndererek durumu öğrenmeğe çalıştım..

Halimcan ve dönme dolap boşaltacakları evde eşyaları toplamaktayken benim mesaj geliyor.
Dönme dolap okuyup ’hassiktir lan’ değip kapatıyor.
Halimcan merak edip soruyor;

-Ne o ya, kim ne diyor?

-Ya dostum Oğuz ya. İşi düştü ya arıyo işte siktir et onu. Gel ben seni alayım yanıma bak beraber çalışırız parası da iyi...

İşte kahve içerken Halimcan bana bunları anlattı...

Birkaç gün sonra haber geldi bir yerlerden… Şok bir haber… Dönme dolabı işten  ‘kovmuşlar’dı...

 

 Oğuz

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa