Uçakta - Moskova'dan İstanbul'a - 17.12.2005-14:00
Yanımda çoçuklu genç bir kız var. Rus ama türkçe konuşuyor. Türkle evli belliki. Uçak biraz kalkacak, sağsalim varsın sorun yok. Şu an götün alası bir yolcuyla sorun yaşanıyor. Polis gelince biraz daha yumuşadı. Önemli biri olduğunu iddaa edip uyarmaya gelenlerin ismini alıyor. Orospu çocuğu yüzünden uçağın kalkması gecikti. Neyse olaylar yatıştı, polisi görünce olayın rengi değişiyor.
Uçak kontrolünden geçerken görevliye takılmışlardı ihtiyar bir adamla kadın. Şu an uçağa bindiler, yaklaşık yarım saat geç kalarak. Onlara daha öncede yardımcı olmuştum. Kadın ikinci defa yanıma gelmişti.
“Siz türkçe biliyordunuz di mi?”
Benim Türkçe bilen Rus sanmıştı. Yardım istedi gittim.
Durumu anlattı görevliye çevirdim.
“Pasaportlarını almışsınız niçin diye soruyorlar”
“Çünkü” dedi görevli “ çantalarından çakı çıktı. Bunu uçağın görevlisine verip pasaportlarını iade edeceğiz”
Yaşlı sıçmık gürledi “devlet pasaportu bu mahvederim hepsini”
Görevli devam etti “eğer çakıyı almakta ısrar ederlerse pasaportları burda kalır. Ama eğer beklerlerse çakıyı uçak görevlisine verip pasaprotlarını iade edeceğiz. İki varyant var.”
Yaşlı boka döndüm ve bir sorun olmadığını kendilerine yardımcı olmaya çalıştıklarını söyledim ve durumu açıkladım.
Yatıştı moruk. Kadında beni destekliyordu. Nasıl bir uyuz olduğunu anlamıştım. Kim bilir kaçkişinin hayatını kaydırmıştı şimdiye kadar bu yaşlı bok.
“Burda bekleyemezler” dedi görevli “gidip şurda otursunlar”
Çevirdim, gittiler.
Yaşlı boka baktım. Gözünün biri kanlanmış, derisi kurumuş kemiğe yapışmış. İçinin suyu çekilmiş.
Bu arada sorunlu orospu çocuğu uçaktan atıldı. Tam bir saat geç kalktık.
Yanımdaki çocuklu rus kızla muhabbet ettik. Türkle evliymiş. Eşi benimle aynı meslek. Biraz “neden rus kızları” muhabbetide yaptık.
Kendi dedi “çok kaprisli kızlarınız var” diye.
Belli O’da iyi, düzgün, güzel bir kızcağız. Çocuğu bebek ve kız.
Düzgün kızlar az kaldı. Son nesil slav ırkında ve bir daha olmayacak. Fazla değil son 15-20 seneleri var. O da en fazla.
Geçen Perşembe salona gittim. Kulağıma kulak tıkaçlarını taktım ve öyle antreman yaptım. Çok garipbir his. Sanki suyun altında yürüyormuşum gibi geldi. O iğrenç müzikte suyun üstünde bir yerlerde çalıyordu ama beni rahatsız edemiyordu.
Sonunda kalktık işte gidiyoruz. Ama geç kalktık tuncer beni bekleyecek.
Spor salonundaki zebaniler kulak tıkaçlarım karşısında çaresiz kaldı. İçlerinden insan olarak gördüğüm biri gidip müziği kıstı. Dedim ya hepsinden nefret ediyorum ama insan olandan değil. İçimden gelmiyor, insan olduğu belli.
Hiç bir ses beni rahatsız etmiyor antreman yaparken. Kendi sesim hariç. Nefes alışımı duyuyorum. Kanın damarlarda dolaşma sesi geliyor. En kötüsü yere bastığımda ayak topuklarımdan dalga dalga ses yayılıyor. Hele ki yere güçlü basacak olursam çıkan ses kulağımı ağrıtacak kadar yüksek. Tüm sesler bas tonda. Kemiklerin birbirine sürtme sesi ve ciğerlerin açılıp kapanması. Garip, kendimin yaşayan bir makina olduğunu anladım. Arabadan, motorsikletten veya fabrika robotlarından bir farkım yok.
Ağırlık basarken daha iyi konsantra oluyorum. İçerlerden biryerden gelen kuvvetin ta kendisiyim şimdi.
Beraber yükleniyorduk.
“Nerdeydin dostum bunca yıldır” dedi
“Kulaç tıkaçları takmak aklıma gelmemişti” dedim.
“Neyse çeneyi boşverelimde basalım şu demiri”
“Anlaştık.”
Spor salonundaki en güzel günümdü ve müthiş bir verim aldım. Bir spor salonunun en güzel saati hiç kimsenin olmadığı sabah saatleridir. O saatte gelenler daha zararsızdır, ter kokmaz ve konuşmazlar.
Vücudum biraz daha hacim kazandı. Ama hala küçüğüm ve zavallı görünüyorum aynada. Doksan kiloda zımba gibi gibi olmalıyım. Seviyorum ağırlık basmayı. Ağırlık basarken bir tanrıyım. Vücudum büyüdükçe kudretim artıyor. İnsanoğlundan da saygı görüyorum. Sineklerin bok tanrısı. Yanımdaki kızla ara ara sohbet ediyoruz. Aferin çocuğa iyi bir kızla evlenmiş. Genelde kafayı çalıştıran, daha doğrusu gerçekleri gören Türkler çok iyi tiplerle evleniyorlar.
Bir saat kadar kalmıştır heralde. Uyku uyumadım. Ne saçma laf “uyku uyumadım!”
Bu arada el yazımın karakteri değişiyor gitgide, fazla özgünleşiyor.
Bu dünyanın en güzel mevzusu sıçarken kitap okumaktır. Fikrin çok savunucusu olduğunu biliyorum. Beni faklı kılan birşeyler düşündüm ama bulamadım. Bulursam yazıcam, önemli bir konu. Her gün tiyatroya giden bir insanın bile diğerlerinden bir farkı olmalı. Örneğin çok güzel uyuyabildiği için.
Az kaldı birazdan İstanbul. İnişe geçtik, pamuk tarlasını yarıyoruz. Hala en sevdiğim oyun oyuncak bir uçağı piste indirmemdir. Hele ağzımla o sesi çıkarmak. Elli yaşıma gelsem gene yaparım. En az o çığırtkan piçler kadar haz almazsam adiyim.
Bütün uçak boyunca en güzel şey bir caz radyo kanalı olmasıydı. Diğerleri Türkçe işkence müzikleri ve caz arada bir çiçek bahçesi. Filozoflardan hurilere kadar her şey var. Çünkü orda caz var.
Altan
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa