Bay Hamilton

 

Bay Hamilton ağır bir evhama kapılmıştı. Bugün sabah her zamankinden 4 saat kadar geç kalkmıştı. Nasıl olabilirdi bu. Halbuki her gece kaçta yatıyorsa dün gecede aynı saatte yatmıştı. Yaşlanıyormuydu.

“Henüz 43 yaşındayım” diye geçerdi içinden. 43 yaş ne kadar yaşlı veya genç kestirememişti. Ewet! Doğru, 33 yaşında değildi ama 53 yaşında da değildi.

“Bu kadar basit bir konuyu neden dert ederim ki” diye düşündü. Ama olmuyordu, kafasına takılmıştı bir kez. Kapının açılmasıyla düşüncelerinden uzaklaştı kendisiyle alel acele bir şeyler konuşan karısına kitlendi.

“Hayatım ilaçlarımı alıyorum ama pek fayda etmiyor. Ağrılarımda hissedilir bir azalma yok. Ne yapacağımı bilmiyorum. Canım beni duyuyormusun.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Elbette dinliyorum. Bana bir on dakika verirsen mutfağa oturup çay içer, bunu konuşuruz.”

“Tamam hayatım” dedi Bayan Hamilton ve kapıyı kapatmadan önce saygıyla eğildi kocasının önünde.

Bay Hamilton istese karısına yarım veya bir saatte diyebilirdi ama olmazdı, O bir İngiliz beyfendisiydi. Babası lord annesi ise üst düzey bir hükümet görevlisinin kızıydı. Kadınlara karşı güçlü durması gerektiğini bildiği kadar centilmen olunması gerektiğininde farkındaydı.

Bayan Hamilton Japon ile Alman meleziydi. Kendisine bakıldığında kanında bir asyalının dolaştığını söylemek zordu. Lakin Alman’ada benzemiyordu. Farklı bir güzelliği ile insanın kafasında soru işaretleri oluşturan çekici bir çehresi vardı. Ama davranışlarına bakıldığında Asya kültürünün motiflerini sezmek zor değildi. Bay Hamilton eşinin kadınsı zarafetiyle övünür, entelllektüel muhabbetlerde keçi sakallı arkadaşlarına hava atmaktan geri kalmazdı. Öyle ya! Hippiliğin moda olduğu bu 70’li yıllarda gerçek bir kadına rastlamak ne kadar da zordu

“Henüz 70’lerin başındayız, sonlarına geldiğimizde dünyanın halini düşünemiyorum” derdi sık sık arkadaşlarına.

Bay Hamilton dolabı açtı ve spor bir kıyafet çıkardı. Pazar gününün sabahında biraz rahat giyinerek aktif görünmek ve karısına moral vermek istiyordu. Giyinirken radyoyu açtı. Hayatın tüm inceliklerini kavramış yaşlı zencilerin müzikleri çalıyordu. Müzik dinlerken derinden etkilenen Hamilton bu insanlara her zaman büyük saygı duyar “müziğin alçakgönülleri efendileri” derdi. Ama bugün efendilerinin kulağına yaptığı tatlı dokunuşlar haz vermiyordu. Duymuyordu bile onları.

Sürekli olarak “neden 4 saat geç kalktım ben” diye tekrarlıyordu içinden.

Zarif eşi her zaman ondan daha erken kalkar ve kendisini asla uyandırmazdı. Çünkü evli olduğu ondokuz sene boyunca bir gün olsun kocasının farklı bir saatte kalktığına şahit olmamıştı. Bu melez güzeli kadın uyandığında sessizce yatağından çıkar ve hazırda bekleyen sabahlığını üzerine geçirdiği gibi duş almak için banyoya girerdi. Ardından da güzel bir kahvaltı hazırlar kocasını beklerdi. Karısından bir saat kadar sonra bay Hamilton uyanır, yatağın kenarına oturarak kafasını sağa sola oynatırdı. Omirilik kemiğinde eklem fazlası vardı ve bu tam boyun tarafında sorun yaratıyordu. Yatakta geçen uzun bir hareketsizlikten sonra uyanınca boynunu hareket ettirerek kütürdetir ve rahatlardı. Aynı sorun annesinde de vardı.

“genetik ceza” derdi Hamilton buna. Lord olan babasında hiç bir rahatsızlık olmadığı gibi ilerleyen yaşına rağmen saçında tek bir beyaz bile bitmemişti. Babası her aklına geldiğinde keyfi kaçardı. Diğer iki erkek kardeşiyle annesini kendi kaderlerine terketmiş, bir Türk güzelinin peşine düşmüştü. Londra’da işçi olarak çalışan sıradan bir ailenin kızıydı ve babalarının aklını başından almıştı. O yıllarda Hamilton koleje henüz başlamıştı ve hatırladığı kadarıyla, İngiliz kadınlarıyla kıyaslandığında, bu esmer Türk güzeli vahşi bir kısrak gibi esiyordu Londra sokaklarında. Aradan uzun yıllar geçmişti ve artık tüm bunların bir önemi yoktu. O’nun kafasını kurcalayan çok başka şeyler vardı bugün. Aslında niye geç kalktığını biliyor ama kendine itiraf edemiyordu. Kapıyı açtı mutfağa doru ilerledi. Güzel karısı kahvaltı masanına kurulmuş, hüzünlü bir yüzle kendisini bekliyordu. Çaylarda hazırdı. Hatta yanlarında o leziz cevizli keklerden bile vardı. Yakın bir dostunun çıkardığı haftalık yerel gazetede masanın üstünde duruyordu.

“Doktorlarla konuştum rahatsızlığım iyice artmış. Eğer yapabilirlerse erken emekli olacağım” dedi karısı.

Bay Hamilton hassasiyetle karısını dinlemeye çalışsada konsantra olamıyordu.

“Canım erken emekliliğin çıkması ne kadar sürer diyorlar.”

“Takriben altı ayı bulurmuş tatlım.”

Hamilton başını salladı şöyle bir düşündü. Maddi bakımdan durumları pek parlak sayılmazdı. Kendisi uzun zamandır işssizdi. Daha doğrusu kendisini bu duruma mahruz bırakanda oydu. Yazarlık iddası uğruna herşeyden elini eteğini çekmiş ama işler umduğu gibi gitmemişti. Zaten aileden kalma bir şeyleride yoktu. Zamanında babalarının sapanla uçak düşürcek kadar usta bir zampara olduğunu anlayan annesinin babası bu evliliği engellemek için çok mücadele etmiş fakat anneleri ısrar edince ailede resti çekmişti. Daha sonra anneleri üç çocukla ortada kalınca gurur meselesi yapmış ve kimseden bir şey istememiş. Gerçi devlet yardımları ve kendi kazançlarıyla hayatlarını sürdürmüş kimseyede muhtaç kalmamış olsalar da sonraları en ufak kardeşlerinin sinirsel bir hastalığa yakalanması aileyi çok yıpratmıştı.

Hamilton evlenerekde kurtulamamıştı. Karısının hastalıkları bitmek bilmek bilmiyordu. Bu güzellikten beklenmeyecek kadar ağır hastalıkları vardı üstelik. İşsizliğinin dördüncü yılına girerken belkide olabilecek en güzel şey, karısının erken emeklilik alarak eve çekilmesiydi. Şu an yarım gün işe gidiyordu. Çoğu zamanda rapor alıyor bir hafta on gün gibi süreler işe hiç gitmiyordu.

Bay Hamilton sofradan kalktı. Karısını öperek “canım inan bana hepsini atlacağız. Erken emekliliğin için bazı dostlarımla konuşacağım. Beni kırmayacaklarını umuyorum. Şimdi biraz işim var, sonra gene konuşalım” dedi.

Bayan Hamilton içten bir gülücükle yanıtladı kocasını. Gülerken hafif çekik gözleri kısılmış, sağ yanağındaki gamze belirivermişti. Bir şey söylemek O’nu meşgul etmek istemiyordu. Çünkü en az kocası kadar farkındaydı 43 yaşındaki bu adamı kemiren şeyin ne olduğundan.

Bay Hamilton çayı, keki, ve gazetesini alarak balkona gitti. Enerji fırtınası kedileride balkondaydı. Henüz bir yaşını doldurmuş, uzun kulaklı, atletik yapılı, avcı bir erkek kedi. Kıbırdıyan bir nesne görmesin, anında pozisyon alır, tatlı tatlı kıçını oynatarak ardından ok gibi fırlardı.

“Nasıl dört saat geç kalkabilirim” diye geçirdi içinden, tekrar tekrar.

“Gerçekten sebeb O olabilirmi” diye düşünmekten de alamıyordu kendini.

Çayından bir yudum almış olsada henüz gazetesine göz atmamıştı. Sadece, mutfakta bir ara gözüne başlık çarpmıştı. Soul müziğin yıldızı James Brown konser için Londra’ya geliyordu. Ne de çok severdi kendisini. Hatta ilk albumlerini kolej zamanında dostu Albert vermişti.

“Tanrım!” dedi panikle. Olmuyordu işte, kurtulamıyordu, dönüp dolaşıp konu bir şekilde O’na geliyordu.

Gerçektende sebeb bu olabilir miydi. Neden itiraf edemiyordu kendisine. Derin bir nefes aldı ve kedisinin başının okşadı. Anlamış mıydı ne! Kedi bile dertliydi sanki kendisi gibi. Ne kadarda sakin görünüyordu bugün.

“Albert” dedi dört, beş kez. Her söylediğinde sesi biraz daha yükselmiş, sonuncusu, gayri ciddi olarak birine sesleniş olmuştu. En yakın dostu, aynı yola başkoyduğu kader arkadaşı, hayaller dünyasının çılgın çocuğu, deli dolu Albert.

Bay Hamilton sayıkladı “Albert!...Albert!”

Bir iç çekerek “ama nasıl olur! O bana kardeşim kadar yakın” dedi.

Gerçektende O’muydu kafasını kurcalayan, üzerine ağırlık çökmesine sebeb olan. Hayır hayır olamazdı tabi ki. Dostu Albert’ı o kadar çok seviyordu ki bir gün yanlış bir şuçlama yüzünden içeri atılacağını duyunca üzüntüsünden kahrolmuş, içip içip ağlamıştı.

“Tam 29 yıl oldu” diye geçirdi içinden.

“29 yıl boyunca bir gün olsun güvenimi boşa çıkaracak bir şey yapmadı. Hayallerle yaşayan biri olabilir ama her zaman benim iyiliğim için uğraştı.”

Acaba sorun bu muydu, yoksa bunun üzerindemi düşünmeliydi.

“Hayır” dedi yüksek sesle. Kendi iç sesine karşı otoriter bir tutum sergilemişti. O bir beyfendiydi, kendi bünyesinde doğabilecek saygısızlığa bile yer veremezdi. Anlıkta olsa, dostuna karşı içinden geçen bu his tadını hepten kaçırmış, içini daraltmıştı. Sıkıntılı bir halde balkondan koridora geçti ve ikinci kattaki çalışma odasına ulaşmak için ahşap merdivenleri bir çırpıda çıkıverdi. Odasına girdiği gibi daktilosunun başına oturdu. Yazmalıydı, elleri O’na gerçeği söyleyecekti.

“Anlatmalıyım herşeyi, içimi dökmeliyim. Dostum aklanmalı” dedi kendi kendine.

Derin bir nefes aldı ve eklem sorunu olan boynunu lordlara yakışmayacak bir tarzda kütürdetti. Önce sakinleşmeli, ellerindeki gerilmeyi almalıydı. Yazmaya dostunun teşvikiyle başlamıştı. Albert ise çocukluğundan bu yana yazıyor çiziyordu. Çizgisi herkes tarafından beğenilen bir karikatürist olmasının yanısıra fantastik öyküler yazmada üstüne yoktu. Gerçi yazdıklarını tam olarak değerlendirebilmiş değildi ama bir gün yerini bulacağı şüphe götürmezdi.

Bay hamilton sürekli “yazmak bir zehir, insanın kanında dolaşan bir hastalık ve tek ilacı gene yazmakdır” derdi. Çünkü insan bir kere yazmaya başladımı, okumaya duyduğu ihtiyaç misli misli artıyordu. Attığı her adım, ağzından çıkan her söz sayfaların içinde dolaşıyor; düşünme tarzı virgüller, noktalar, ünlemler ve kelime tekrarı yapmayan sürükleyici cümlelerle şekilleniyordu. Bunlar yazılmadığı zaman derin sancılara sebeb oluyor, yazılmaya başlandığı andan itibaren ise Dünya Hamilton için duruyordu. Bazen kaç saat yazdığının bile farkına varmadan aralıksız çalışırdı. Ancak açlıktan midesi kavrulmaya başladığında uzun saatler geçtiğini anlar kendinle gurur duyardı.

“Dostum kimbilir kaç saattir aç olduğunun sinyallerini veriyorsun ama seni ancak duyabildim” diyerek midesinin sesine cevap verir, ardından da gülerek mufağın yolunu tutardı.

Şimdi biraz daha rahatlamıştı Hamilton. Az sonra gerçeklerle karşılaşacak ve içini kemiren düşüncelerin yersiz olduğunu görecekti.

“Ama, ya aksi çıkarsa” diye düşündü aniden. Daktiloya uzanan elleri bir anda taş kesiliverdi. Arkasına yaslandı ve mırıldandı.

“Üzerimde bir ağırlık var ama bu yazdıklarımı paraya çeviremediğim için. Sıkıntılıyım çünkü 43 yaşında olgun bir erkek olarak para kazanamıyorum. Bu sıkıntılar sonucu iyice ağırlaştım ve yataktan kalkamaz oldum”

Ama bu düşünceler kendisini tatmin etmediği gibi içindeki sesi bastırmayada kafi gelmiyordu. Melez güzeli karısı, her şeyin farkındaydı ama şimdiye kadar bu konuda kocasına tek kelime bile etmemişti. Bay Hamilton karısının gözlerinden gerçekleri okusada soru sormaya yanaşmıyor daha doğrusu buna pekde cesaret edemiyordu. Bu arada saatler geçiyor, zaman ilerliyordu. Birazdan gün ışığının gücü kırılacak, Londra’ya akşam çökecekti.

Korkuyor muydu ne! Akşam olmasından korkuyormuydu yoksa.

“Hayır” dedi gene yüksek sesle “neden korkacakmışım. Ne varki bunda, oturup bir şeyler yazacağım sonra Albert arayacak ve güzelce sohbet edeceğiz. Dostumla her zamanki gibi konuşacağız. Bundan niye korkayım ki!”

Albert dört sene önce hep yaşamayı düşündüğü İtalya’ya gitmiş ve Roma’ya yerleşmişti. İtalya’daki yetenekli sanatçılar oldu olası Albert’ı etkilerdi. Ama O’da henüz hayallerine kavuşabilmiş değildi.

Dostu Hamilton’a, geceleri bir İtalyan firmasında güvenlik görevlisi olarak çalıştığını söylemişti.

“Bu işi özellikle buldum. Zaten geceleri yazıp çizerdim ve burda da yaptığım tek şey sabaha kadar oturmak olduğu için hem para kazanıyor hemde yazıp çizebiliyorum” diyordu. Kısacası Albert hayatından memnundu. Bazen çalışmaları beğenilirse yayınevlerince satın alınırdı. Tanınmadığı için fazla ücret vermezlerdi ama bu Albert’ın umrunda bile değildi. Kimseye muhtaç kalmasın O’na fazlasıyla yeterde artardı bile. Dostu Hamilton gibi evlilikle falanda hic işi olmazdı.

Ve bu iki dostun en güçlü bağlantısı telefondu. İstediği kadar konuşabilirdi dostu Hamilton’la çünkü sürekli resim hediye ettiği müdürler parayı firmaya fatura ediyordu.

Hamilton masasından kalkmış, evlenirken büyükannesinin hediye ettiği deri kaplı koltuğa yayılıvermişti.

“Hayır olmaz!” dedi “bu bana yakışmaz, daktilomu bu işe karıştıramam. Gerçek bir soylu gibi kendimle yüzleşmeliyim.”

Kendinden daha bir emin görünüyordu şimdi.

“Evet! Akşam olunca gene arayacak ve konuşacağız. Saatler süren uzun bir konuşma olacak. Ve her gece olduğu gibi O’nu çekmek zorunda kalacağım.”

Bu sefer elleri değil tüm vücudu taş kesiliverdi Hamilton’ın. Son cümle ağzından çıkıvermişti, artık dönüşü yoktu.

“Tanrım!” dedi “Tanrım, nasıl olabilir, bunu nasıl söyleyebilirim, O benim dostum. Üstelik yazdıklarımı sadece O’nunla paylaşabiliyorum, O’nun sayesinde eserlerim gerçek bir anlatım gücü kazandı.”

Tekrar panik olmuştu. Kendi toparlamaya çalışarak açıklayıcı bir cevap arayışı içine girdi.

“Olurmu canım, sadece biraz sıkıldım hepsi bu. Her gece, her gece ne konuşabilirki insan. Belki biraz ara vermek lazım, konuların birikmesi, insanın dostunu özlemesi gerekiyor.”

Acaba, tüm olanlar basit bir sıkılmadan ibaret olsaydı bunu dostuna söyleyemezmiydi. Elbetteki söylerdi.

İçine hızla yayılan sinirsel bir enerji Hamilton’ı oturduğu yerden zıpkın gibi ayağa dikmişti.

“Üç yıldan beri aralıksız arıyor beni. Yazmam için destek oluyor. Üstelik konuşurken çok da eğleniyoruz” dedi.

Fakat bu defa söylediğine kendide inanmadı. İçi kaynıyordu ve patlama öncesi çektiği sancılardı bunlar. İster istemez aklına, dostuyla yaptığı konuşmalar ile kendisinin O’ndan kurtulmak için verdiği mücadeleler geliyordu. Ama bunlar her seferinde cılız çırpınışlar olarak kalmıştı. O’nun ağına düştüğü zaman kurtulmak pek kolay olmazdı. Hele evvelsi geceki konuşma tam üç saat sürmüştü. Yatma vakti geldiği için telefonu kapatabilmişti. Çünkü yatma vakti geldiğinde konuşulanlardan hiç bi şey anlamazdı ve bunu pekala Albert’ta biliyordu.

Artık gerçekler aklına ve diline gelmeye başlamıştı. Kendini suçlu hissedip dostuna haksızlık yaptığı hissine kapılsa da biliyordu ki tüm bunlar gerçekti.

“Tanrım bana yardım et, yardım et n’olur! Ben Albert hakkında nasıl böyle bir şey düşünebilirim, O benim kardeşim. O’ndan kurtulmakmı istiyorum! Elbette hayır, elbette.”

İçinden başka bir ses buz gibi tonda cevap verdi “ ama geçen ay Albert izne çıktığı için seni arayamamıştıda ne kadar da mutlu olmuştun. Hayatın akşam saatlerini yaşamak ne kadarda güzelmiş bunu anladın.”

Hamilton’ın bu şekildeki iç çatışmaları yaklaşık iki saat kadar sürdü. En sonunda kendi de dayamadı ve patladı “yeteer! Yeter! Artık Albert’ın sesini bile duymak istemiyorum. O’nunla telefonda konuşmak bir yana dursun karşılıklı sohbet etmek bile bile istemiyorum.”

Haykırışları değil çalışma odasının dışından, evin önünden dahi duyulabiliyordu.

Aniden odasının kapısı sertçe açıldı. Öyle ki kapı duvara çarpmış, geri teperek tekrar kapanmak için turunu tamamlarken zarif bir elin avuç içine toslamıştı. Hamilton karısına baktı, şaşırmıştı, ne söyleyeceğini bilemedi.

“B-ben özür dilerim canım, seni unutmuşum. N-nasıl, iyimisin.”

Bayan hamilton cevap vermedi. Zaten söylemek istediği şeyler hafif çekik gözlerinde kendini ifade ediyordu. Bay Hamilton bu bakışlar karşısında küçülmüşte küçülmüştü. Bir şeyler açıklama ihtiyacından olsa gerek “karıcım, ben kendimdeki sorunu çözdüm” dedi.

Ama Bayan Hamilton sessiziliğini bozmadan kapının ağzında duruyordu.

“Ben artık Albert’la konuşmayacağım. Anladımki tüm dertlerimin, iç bunalımlarımın ana kaynağı Albert’mış. Bugün aradığında bunu O’na söyleyeceğim ve bu konuda burada kapanacak.”

Karısının güzel yüzünde hiç bir ifade değişikliği yoktu.

Devam etti Hamilton “biliyorum sevgilim, her gün yatıncaya kadar telefonda Albert’la konuşuyor olmam senide bıktırdı. Ama dedim ya, artık bu konu kapandı, ilk defa kendime karşı itiraf edebildim. Eğer her şeyi açıklığa kavuşturabiliyorsam üstesinden de gelebilirim.”

Her şeyin farkında olan kişi Bayan Hamilton’dı ve gözlerinde zerre umut pırıltısı yoktu. Bay Hamilton karısına baktıkça söylediklerinin havada kaldığı hissine kapılıyordu.

“Hayatım bana inanmıyor gibi bir halin var. Halbuki ben sana tüm açıklığı ile sorunun ana kaynağını anlatıyorum, en yakın dostum Albert’ı hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini söylüyorum.”

Sonunda sessizliğini bozdu Bayan Hamilton.

“Sorunun bu olmadığını sende biliyorsun. Albert’ı suçlamaktanda vazgeç.”

Sesindeki geyşa yumuşaklığı, asyalı bir kadının zarafet gitmiş, yerine bir Alman’ın otoritesi, taviz vermez ciddeyeti gelmişti. Hamilton sendelemiş neye uğradığını şasırmıştı. Bu konuşan karısımıydı. Hamilton ne söyleyeceğini bilemeden lafa başladı.

“Karıcım b-ben...”

“Lütfen gerçekleri gör artık.”

“Bundan başka ne gerçeği varki sevgilim. Tamam Albert’ın üstüne fazla gittim belki ama en azından biraz daha düşünceli olması için O’nu uyaracağım. Elbetteki şu an sinirli olduğum için böyle konuşuyorum, bunun bende farkındayım. Baksana canım halime, üzerime çöken sıkıntının verdiği mahmurlukla dört saat geç kalktım.”

“Hayatım son iki aydır bu hep böyle. Ama artık bugün kendi kendine bağırıp haykırmaya başladın ve benide korkutuyorsun. Ve hala itiraf etmiyorsun. Neden?! Bana her gün aynı şeyleri anlatıyorsun, her seferinde ilk defa duyuyormuş gibi dinliyorum. Lütfen sende gör artık bunları, lütfen!”

Bay Hamilton hakikatlı bir şoka girdi.

“B-ben her gün a-anlatıyor muyum bunları. Ama bu-bu imkansız, henüz bugün kendime açılabildim.”

Bayan Hamilton kararlıydı.

“Bunca yıldır Albert’la hergün hergün ne konuşuyorsunuz söylermisin lütfen.”

“Öncelikle edebiyattan ama edebiyata girince tarihe bulaşmadan olmuyor. Sonra 68 patlamasının 70’lere yansıması ve birazda şamata yapıyoruz tabiki. Son günlerde bunlardan konuştuğumuzu söyleyebilirim.”

“Peki hayatım sen şikayetcimisin Albert’ın sürekli seni aramasından.”

“Elbette, zaten sorunda bu ya. Bu trafiğe bir denge getirmesi lazım.”

“Böyle olmadığını sende biliyorsun di mi hayatım.”

Hamilton çalışma masasının önüne gelerek kapı eşiğindeki karısına sırtını döndü.

“Daha konuşmak istemiyorum, lütfen beni yalnız bırak.”

Kocasının yalvarırcasına yaptığı bu istekle içi kavrulan Bayan Hamilton herşeye rağmen devam etmek zorunda olduğunu biliyordu. Eşinin yanına gelerek ellerini omuzlarına koydu. Otorite gitmiş, geyşa gelmişti.

“Canım biliyorsunki dün Albert seni aramadı. Ve aramadığı için bugün bir türlü uyuyamadın. Geç kalkmanın sebebide bu. Son iki aydır seni düzenli olarak arayamıyor ve içine düştüğün boşluktan dolayı uyku düzenin bozuldu.”

“N’olur sus hayatım ne olur sus.”

Bayan Hamilton çok yaklaşmıştı, geri dönüşü yoktu.

“Ve O’na seni araması için telefonla çağrı bırakanda sensin. O’da seninle konuşmadan yapamıyor ve senden başka kimseside yok.”

“O benim kardeşim, yoldaşım, o’nu nasıl yalnız bırakabilirim.”

“Hayatım tedavisi için doktorlar buna müsade ediyorlar ama O’nunla birlikte senide kaybedeceğiz.”

Hamilton ağlamaklı bir tonda haykırdı.

“Ne tedavisi!”

“Sakin ol canım, ne olur sakin ol. Bunları sende biliyorsun ve kabul etmen lazım; İtalya’da güvenlik görevlisi olarak falan çalışmıyor. Evet orda, ama ne yazıkki akıl hastanesinde. O müthiş yeteneği ile tüm hastane personeline resimler yaptığı için telefonla konuşmasına müsade ediyorlar. Üstelik seninle konuşmak O’na güç verdiğinden doktorlar aranıza girmek istemedi. O’nu hayata bağlayan tek şey sensin ama zaman içinde O normale dönerken burası senin koğuşun haline gelmeye başladı.”

Hamilton’nın gözünden yaşlar boşalıyordu. Utancından karısının yüzüne bakamaz oldu. Bu durum karşısında Bayan Hamilton’ın yüreği bir kez daha parçalansada bu işi burda sona erdirmesi gerektiğini biliyordu..

“Dostun Albert artık bir deli hayatım, eskisi gibi değil. Yetenekli ve iyi biri ama O bir deli. O’nu ne kadar sevdiğini biliyorum ama bende seni seviyorum. Seni yazmaya ikna edende O. Yazma sevdanı bir hobi olarak sürdür ve dayının işine ortak ol. Bunu sadece kendini iyi hissetmen için istiyorum. Lütfen artık normal hayata dön. Aylardır evden çıkmadın, sadece yazıyor, okuyor ve Albert’la konuşuyorsun.”

Hamilton gözyaşlarına boğulmuş hçkıra hıçkıra ağlıyordu. Fedakar kadın kocasını elinden tutarak koltuğa oturtturdu. Ardından hızla mutfağa gitti, bir bardak su ve mendille geri döndü. Hamilton artık ağlamaktan utanmıyordu. On, onbeş dakika kadar sonra akan gözyaşları durdu. Sudan bir kaç yudum aldı, mendille gözyaşlarını sildi ve söylenenleri sindirmiş olduğunu hissettiren bir tonda;

“Peki şimdi O ne yapacak, O’na kim yardımcı olacak” diye sordu karısına.

“Canım emin ol sen yapman gerekeni fazlasıyla yaptın. Ve bence Albert hiç olmadığı kadar mutlu orda. Çok istersen arasıra ziyaretine gideriz, hem böylesi daha sağlıklı olur. Ama lütfen bir daha O’nunla telefonda konuşma. Doktorlardan rica ederiz, birşeye ihtiyacı olursa bize bildirirler.”

“Tamam sevgilim, tamam. Sanıyorumki ben vicdanımın kurbanı oldum.”

İçini rahat tut sen elinden geleni yaptın birde üstüne kendini paralama.”

Hamilton birkez daha acıyla haykırdı.

“Ahh! Kardeşim, Albert’ım benim! Seni çok özleyeceğim.” Ama bu son haykırış oldu.

O günün akşamı karı koca beraberce tiyatroya gittiler. Sonra Londra sokaklarında uzun bir yürüyüş yaptılar.

Bay Hamilton eline bir daha kalemi almadı. Telefonlarmı? Numaralarını değiştirinceye kadar kimseye cevap vermediler. Sonrasında bile telefonda pek konuşmaz oldu.

Albert’a gelirsek, O, Bayan Hamilton’ın dediği gibi gerçektende hayatından memnundu. Dostuyla konuşamaması başlarda onu üzdüysede sonraları bu duruma alıştı. Hele ki bir gün Hamilton’ları ziyaretçisi olarak hastanede görünce çok sevindi ve sevincinden altına işedi.

Dostum Hamilton’a

 

 

Altan

 

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa