Tibetlee

 

İmkansızlığın pençesinde onun suratına bakmamaya gayret ettiğim gibi genede mecbur kalıyordum. Amacım kimsenin dış görünüşü ile uğraşmak değil tabiî ki, fakat bir canlının tipi bu kadarmı dışa vurur ve davranışlarını etkiler. 

Bak yüzüne okursun alnında yazanı. ‘’ Ben şerefsizim ‘’ yazıyordu. 

Geçici çalışma yerim olan fabrikaya yaklaşırken en az 200 kişi çalışıyordur diye düşünmüştüm.

İki futbol sahası genişliğinde. Açık alanlar  sevke hazır paletlerle dolu. 

Kapıdan içeriğe giremiyorum. Dokunmatik giriş kartıyla çalışıyor. Hemen yanında açık  bir kapıyla karşılaştığımda dalıyorum içeri. Volta atacak alan dahi yok. Cam’dan bölüm ile ayrılmış diğer tarafa bakıyorum. Bayan bilgisayarın başında meşgul gözüküyor. Arada bir bana bakıp tekrar işiyle meşgul oluyor.

El kol hareketi yapıyorum, sağına soluna bakıp tekrar işiyle uğraşıyor. 

İçeriğe girip birilerine ‘ ben geçici işçiyim’ demeliyim. Zaman geçiyor iş saati yaklaştı. İlk günden ‘geç kaldın’ damgasını yememeliyim. 

Dışarıya çıkıp kapı arıyorum bir şekilde başarmalıyım. Elli altmış metre yürüdükten sonra bir kapı daha buluyorum. Büyükçe danışma kısmı kimsecikler yok. Zile basın yazısını okuyorum ve basıyorum, gelen giden yok. Ne kadar açık kapı koridor var ise geziyorum. Şans eseri Biriyle karşılaştığımda almanca olarak ‘ ben geçici işçiyim’ diyorum. Gözlüklü, bıyıklı, hafif kırlaşmış saçlar ve kamburlaşmış vücudu ile türkçe‘’ hoş geldin’’ diyor… 

Bölüm şefim Türk çıkıyor. Kartımı verip dolabımı gösteriyor. Zanlıların elleri kelepçelenip haklarının okunması gibi iş yeri kurallarını okuyor bana. Basılı kağıdıda dolabıma yapıştırıyor. 

Dev yaratıklar görünümünde makineler bağırarak çalışıyor. Her türlü efekt mevcut. Yüz metreye altmış metre ölçüleründe bir alan, sekiz makine sığdırılmış. Yükseklik korkunç boyutlarda, makineler dev cüsseleriyle yukarıya doğru uzanıyorlar.  

Ortada bir varlık o makineden o makineye koşuşturuyor. ‘ Daha ne bekliyorsun’ dercesine bakış atıyor bana. Artık bende Yaratıklara mama yetiştirmeye başlamış kustuklarını kucaklıyordum. 

Şef ortalıktan kaybolmuştu. Suratsız Tibetli ile baş başa yüz metre rekorunu kırma çalışmaları yapıyorduk. Bir ‘a’ de, ya da ‘b’ ne bileyim ‘ ağzını aç kapat’ Tibetli taş duvar.   

Emir vermeyi çok seviyordu. Aylar yada yıllardır ezilmişliğini benden çıkartmaya çalışıyordu. Söylediklerini anlayamıyordum, Tibet Almancası konuşuyordu. Tamam bende dört dörtlük konuşamıyorum fakat tüm kaidelerine göre konuştuğumda suratını görmeli. Zaten buradaki yabancılar genelde böyle. Her işyerinin, semtin…vs kendi Almancası vardır. Bizede nedense kursta Kütüphane Almancası öğretiliyordu. Sokakta çamura batıyorduk. Uzaylı gibi bakılıp ‘ daha çoook çalışmalısın çoook’ deniyordu. Hocalarımızı defalarca uyarmamıza rağmen bu sistemden vazgeçilmedi.  

O derece gariptiki bir alman televizyonu isviçre’ ye bağlansa, isviçre’li muhabirin yada vatandaşın konuşmalarının altında ‘alt yazı ‘ ile almanca sı yazılıyordu. Literatürde buranın da eğitim sisteminde Almanya gibi aynı dilbilgisi geçerliydi fakat iş sokağa döküldüğünde herkes kendi bayrağını çekiyordu.

Sen kalk şimdi Tibetlinin Almancasına bahane bul. Bak kendi Almancana. 

Bir önceki yıl da burada kısa süre çalıştığımdan ortamı biliyordum. Her sene yaz aylarında geçici işçiler alınır posaları çıkarılır (kaçan kurtulur) ihtiyaç bitiminde sallanır atılır. 

Herkes sistemin bilincinde olduğundan bizim gibiler dört gözle beklenir emir sevkiyatı eşliğinde çekirdek kadro rahatlatılır. Devamlı tehtit altındasınızdır. Yem atılır önünüze, bilinçli şekilde varlığınızın, kütlenizin, ruhunuzun, gücünüzün kat ve kat fazlasını vermeniz istenir.  

İşi bilmeyen zavallı geçici işçiler ( bende aynı yoldan geçtim ) sanarlarki ‘ iyi çalışır, koşmak yerine uçmayı öğrenirsem ‘ işsizlikten kurtulur kadrolu olabilirim, diye düşünür.  

Üç dört gün burada çalışıp beşinci günü kaçmayanı görmedim. İstihbarat teşkilatlarının bu adamlara ihtiyacı olabilir. Kaçmak için ‘ne planlar ne senaryolar’ uydurulur. Türkiye’deki gibi işine gelmediğinde ceketini alıp çıkamazsın. Siciline bir işlenir, diğer bir iş müracatında Sabıka kaydın tokat gibi karşına dikilir. ‘’ Kölelik düzenine uyum sağlayamıyorsun, itaatsiz ve güvenilmezsin’’ denir.  

Tibetli’ nin maskotu olmuştum. Anahtarlığına takmayı düşünüyordu artık. İş bu haldeyken şef yanıma gelip ; 

- Oğuz iyi çalışamıyorsun. Tibetli seni şikayet etti bana. Malzeme yetiştiremiyormuşsun, işten kaytarıp devamlı yukarı çıkıp kahve içiyormuşsun, dedi. 

- Şefim farkındamısın adamın suratına bak alnında birşey yazıyor.  

- Nedir o Oğuz? 

- …Şerefsiz…Sende Müslümansın bilirsin şefim. Kitabımızda yazar ‘ insanoğlu nankördür’ diye. Bu adam o devreleri aşmış şerefsizliğin zirvesinde. Ben kimseyi memnun edememki, nekadar verirsen ver bu adam fazlasını ister… 

- Varya yaramaz bu adam. Bende hoşnut değilim. Kavgalı geldi zaten başka vardiyadan, onun yüzünden en iyi çalışan adamım başka bölüme gitti . 

- Şefim sen çok iyi bir adamsın… Bu adam çakal … Bunu çözmüş ve sana baskı yapıyor… Amacıda seni yönlendire bilmek. Şu an sana eroin veriyor, böyle gidersen bağımlı olursun. Şef de ‘ O ‘ olur… 

Hayatta gammazcılığı sevmem. Tibetli istedi bunu. Onun kurallarıyla oynamalıydım.  

Forklift kullanan bir Türk daha vardı. Benim yaptığım hamallığı aslında forkliftçinin yapması gerektiğini söylüyorduTibetli. 

Devamlı yanıma gelip forkliftçinin kaytardığını çalışmadığını anlatırdı.  

Forkliftçi yanıma geldi; 

- Bak oğuz yanlış anlama ama, ‘şöyle…’ yaparsan daha çabuk olur çok mal çıkarırsın. 

- Bu iş senin işinmiş ama kaytarıyormuşsun neden arazisin hep? 

- Benmi? Ne ya kim söyledi? Nereden çıktı şimdi… 

- Tibetli… 

- Vay şerefsiz vaayy… 

- Adam günde on kere senin ne kadar ‘adi, tembel’ falan olduğunu söyleyip duruyor. 

Karadenizli forkliftçi bir anda ortalıktan kayboldu, küfürler hala fabrikanın içinde yankılanıyordu.  

Şef yanıma geldi; 

- Manyak bunlar ya… Ortalık karıştı, şikayet edeceklermiş birbirlerini iyimi.. Yok o değilde, olan bana olacak. Ne biçim şefsin derler adama, ne bu problemler falan.  

- Boş ver şefim, aralarını yapmaya çalıştım olmadı dersin. Bırak ne halleri varsa görsünler… 

Hortumun yönü değişti, artık benim çatım uçmayacak.  

Laz’ın anlattığına göre, fabrika ülkelere ayrılmış. Yugoslavlar, Arnavutlar, srilankalılar…vs. Birbirlerinin üzerine iftira atıp işten çıkartıyorlarmış insanları. Sonrada kendi ülkesinden arkadaşlarını işe alıyorlarmış.  

Bu komplolar dahilinde kız’ın tekide şefin biriyle karanlık bir köşede aşk yaşama hikayesiyle kendini bastırtıp şefi işten attırtmış…   

Sekiz saatte sadece yarım saat molam var. Şef , istersen git bir kerede yap, istersen onbeş onbeş yap diyor. Ama tuvalet serbestmiş! 

Vücudumun hiçbir noktası yokki zonklamasın. Artık çalışırken kolilerin falan üzerine devrilmeye başladım, yumruğumu sıkamıyor ayakta duramıyorum.

Sabah vardiyasından öğlen üzeri işi devir alırken, genç bir çocuğun gözlerinin kan çanağı olduğunu gördüm. Tek ayak üzerinde duruyordu kendini makinaya desteklemişti.  

Durmadan saatine bakıyordu. Son on dakika sanki on gün gibi gelirdi insana. Türk olduğunu öğrendim. Yanına gittim; 

- Merhaba, nasıl gidiyor? 

- Abi, insan değil bunlar. Kaç kişinin işini bir kişiye yaptırıyorlar. Ayakta duramıyorum abi. Bakamıyorum bile ayaklarıma. Sanki davul gibi oldular, çok korkuyorum abi… 

- Sen gene tek ayak üzerinde idare ediyorsun. Ben sabah emekliyordum… 

Seke seke kanguru inceliğinde gözden kayboldu. Bir daha da O’nu görmedim…! 

Laz biraz ürkmüş olacak ki, arada bir yanıma gelip bana yardım ediyordu!

Kendince tatminkar açıklamalar yapmayada başlamıştı; 

- Çıkartırlarsa çıkartsınlar ya işten. Yazda geldi giderim memlekete biraz toprakla uğraşırım. Bizim oralarda dut ağaçları vardır, bilmemki bilirmisin? Ağaca tırmanıp yerdim. Dalında yiycen ki tadı olsun. Vay  mübarekler yav tadı damağımda halen. Manyak Tibetli arızalı bir palete koymuş malları. Sakladım o’nu. Bir gitsin şikayete çıkartacağım paleti piyasaya.  

- Adam çatlak galiba biraz. Bu şikayet olayının kendine geri döneceğini anlayamıyor. 

- Evet. O zaten sabıkalı diğer vardiyada şefle anlaşamamışlar, şimdi burada böyle bir gürültü çıkarırsa kendisi zararlı çıkar. Şu an farkında değil ama gözetim altında… 

Ağlama duvarına döndüm bu arada. Gelen derdini anlatıp gidiyor. Hacı baba tekkesimiyim ben kardeşim… 

Dev yaratığın kustukları gözüme çarptı. Bir numaralı makinaydı, Plastikler benekli benekli çıkıyordu. Şefi çağırdım; 

- Şefim bu malzemeler benekli benekli, yanıkmıdır nedir? Normalmi bu malzeme? 

- Eyvah eyvah eyvah, mahvolduk oğuz..! Peki bu Tibetli kör mü ya? Nasıl olurda görmez, bu kadar malzeme çöp oldu. Zaten ben anlamıştım, düğmeye basacak ya mesela,

Parmaklarıyla yokluyordu nerede diye. Var var bunun gözleri sakat. Gözlükleride çok kalın zaten anlamıştım ben anlamıştım… 

Artık şef sağda solda bu olayı anlatmaya başlamıştı. Tibetlinin kör olduğunu, oğuz’un geçici işçi olup daha ilk gün olayı fark edebildiğini…vs 

Toplam bir hafta bu entrikalarla beraberdim. Çalışırken sekiz saat içerisinde hiçbir şey yiyemiyordum, sadece su içiyordum. Her an terden sırıl sıklam dolaşmakta cabasıydı.  

Laz fazla hamallık yapmasada tellaklar gibi boynunda asılı havluyla dolaşıyordu. Şef devamlı yaratıkları kontrol ediyor kusmukların kıvamını ölçüyordu.    

Bizden sonraki gece vardiyasında sırp bir şef vardı. Devir teslim anında ilk sorduğu soru ‘’ müslümanmısın ‘’ olmuştu! 

İşe gelip gittiği kıyafet çok komik ve ilginçti. Tropikal bir adada alaska frigo satan yerliler gibiydi. Mahmutpaşa atleti, Topkapı bermuda şortu ve ayağındaki hamam takunyaları ile etrafına ışık saçıyordu. Elindeki birbuçuk litrelik İsviçre fantası’da eksik olmazdı… 

Bu zat ile’de çalışma fırsatım olmuştu. Sadece giriş ve çıkış saatlerinde görüyordum kendisini. Nereye gider ne yapar nasıl arazi olur çözememiştim. Diğer şefler ile olan sohbetlerinde, onların ne kadar aptal olduklarını falan söylerdi. O nun gibi yapmalarını, sadece elamanları sömürmeleri gerektiğini anlatırdı. Şef olmanın gereğide budur derdi. 

Çok yoğun bir andı. Tibetli yemeğe çıkmış ben yalnız boğuşmaktaydım. Her makinanın üzerinde ambulans alarmlarından vardı. Hazne dolduğunda alarm  bağırıp çağırmaya, mavi beyaz ışıklar yanıp sönmeye başlardı.   

O an sanırsınız ki aklınızı başınızdan alıyorlar, ayağınızdaki tırnakları narkozsuz tek tek söküyorlar.  Aynı anda üç makine bu mod’a girmişti. Çapraz ateşin ortasındaydım. Müdahale edemezseniz hazne taşar malzemeler ortalığa taşardı.  

İkinci makinaya müdahalemde önüm kapalıydı. Bir bayan ve bir bey, benim koşuşturmacalarımı takipteydiler. Çaresizce ortalıkta dolanmam mastürbasyonsuz orgazm olmalarına yetiyordu. Dolu hazneyi boş’uyla değiştirebilmem için kenara çekilmeleri gerektiğini biliyorlardı. Alarmın had safhasında halen suratıma bakıp orgazm sigaralarınının dumanını üflüyorlardı. Malzemeler yerlerde kendi kolonilerini kurmaya  başlamışlardı bile. 

Beyfendiği bir omuz darbesiyle kenara itip işimi halletmeye başladım. Beyefendi bir müddet sonra şef ile beraber bana bakıp hakkımda konuşuyorlardı. Sonra gözden kayboldu. Ara ara görünüp beni izliyordu.  

Tekrar aynı sahneyle beraberdim. Alarmlar ötmekte ve yalnız idim. Yerden malzemeleri toplarken beyefendi yanımda bitti. Her halinden beni oyacağı ortadaydı; 

- Bu iş böyle olmaz, bunların hepsi para zarara sokuyorsun bizi anlıyormusun ? zarara sokuyorsun. Gerekirse uçacaksın, koşmak yetmez. Adın ne senin? Ne zaman başladın bu işe? Hangi ülkedensin? Yapamayacaksan söylersin olur biter. Uzatmak anlamsız… 

Cevap vermek yada açıklama yapmak çok saçmaydı. Amacı, iki ayağımı sekize, iki kolumu on altıya çoğaltmak istemesi gibi bir şeydi. 

Devamlı beni izliyordu. Onun işe gelmesindeki yegane amacı ben olmuştum.

Sonra şefe sordum kim bu adam diye; 

- Ooo, adam buranın direktörü. Tek patron. Ne derse o olur. Yok ondan başka burada. Ne olduki? 

- Aramız çok iyi şefim. Devamlı ilgileniyor benimle. Çok iyi bir insan… 

Hava çok sıcaktı öğlen vardiyası da çekilmezdi şimdi. Ayaklarım şişmişti. Sandaletlerimi giyip gittim.  

Belalım tekrar süzmeye başlamıştı. Bir anda yüzünde bir gülümseme tipinde bir hoşluk olmuştu. Şefi yanına çağırarak daldı;

 - Nedir bu adamın ayağındaki?  Yasak olduğunu bilmiyormusunuz? 

Şef beni yanına çağırarak. 

- Ya oğuz yokmu başka ayakkabın? Sarma bu adamı başımıza. Çatacak yer arıyor zaten… 

- Ne bileyim ben şefim sandaletin yasak olduğunu. Hava çok sıcak ayaklarım şişti.  

Hem O sırp plaj kıyafetleriyle geliyor buraya. O na yasak yok mu..!

 

Oğuz

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa