Trende – Kazan'dan Moskova'ya - 4 Ocak 2006  22:00

 

Cenaze yıkayıcılarını tren restoranına çalışsın diye koymuşlar. Hayatın her alanında her köşesinde bucağında gizlenmiş bir mizah vardır. Keşfedene. Tam sol karşımda kocaman bir rottweiler resmi var. 2006 yılının ilk ayı bu canavarla başlıyor. Takvim güzeli yapmışlar. Tam arkamda müthiş güzel bir hatun oturuyor. Özellikle O’na arkam dönük oturdum çünkü gözüm kayacak. Güzele zaafım var. Diğer erkeklerden daha farklı bir zaaf olsun diye güzeller arasında ayrım yapmaya çalışıyorum ama beni diğerleriyle aynı tuzağa düşmekten kurtarmıyor. Oksana’yı düşünüyorum, daha güzel olsaydı hiç problem olmayacaktı. Şu arkamda oturan kız gibi. Kazan’da bıraktım O’nu ve döndüm. Bu zaafımla başa çıkamıyorum. Çok güç, ıslak kayalara tırmanamıyorum. Restoranda çalışan orta yaş üstü kadınlar gözüme daha iyi görünüyor şimdi. Bazıları yaşlı sayılabilir, belki ilk basamağındalar henüz. Daha bir şefkatle yaklaştılar bana şimdi. Kırmızı et ve domuzdan kurtardılar beni. Soğuk balık gösterdim menüde, sıcağa yönlendirdiler. Masumum işte, sempati duyulan temiz çocuk. Veya adam veya adam çocuk arası. Her ne sikimsem.

Restoran çalışanları uzun uğraşlar sonucu bir kaset seçtiler. Şu an çalıyorlar. Oldukça iyi sayılır. Doğal akıcı bir müzik. İskandinav halk şarkılarının asil evlerinde söylenenlerinden. Kalemimi incitmiyor. Kadınlara “müzik harika” dedim. Gülümsediler. Ekstra yalakalıklar yapmaya çalışıyorum. Onların dibinde oturuyorum ve uzun saatler burada oturabilmek için sevgilerini kazanmam lazım. Şimdi Julio İglesias söylüyor “Natali”. Bu adamda güzel ses var. Düzdüğü beşbin kadının hakkını veriyor.

Tren yeniden hareket etti. İyi. Arkamdaki kıza baktım sapı kalkmış, yok. Şimdi gelir ama.

Geldi pezevenk. Çirkinde bir herif. Ne zaman güzel bir kadının yanında yakışıklı biri olduki. Şimdide Steve Miller Band’in söylediği “Abrakadabra” çalıyor. Çocukluğumun efsanevi müziği. Her ne yakalamış isem aynı büyü hala var. Ama zayıf olarak. Zayıflamış. Takdir aynı. Belkide geçmişe saygı. Güzel kaltak makine gibi konuşuyor. Bu kadının sadece kendini dinleyecek birine ihtiyacı var.

Sanırım restoran çalışanları varlığımı benimsediler. Çabuk kabul edilir bir yanım var. Bilmiyorum niye. Şimdi de Status Quo “in the army now” çalıyor. Kafamdaki güzelliğe erişmeyen bir kadınla birlikteysem. Diğer güzeller her zamankinden daha çekici geliyor. Yürüyüşlerinde bir ilahsallık, bakışlarında kendinden emin bir olgunluk taşıyorlar sanki. Her zamankinden daha asil, daha hanımefendi, daha uysal görünüyorlar. Dibimden geçseler kilometrelerce uzağımda gibiler.

Çok yordu Kazan beni, gereğinden fazla hemde.

Yeniden baktım güzel kıza. Durmadan yiyiyor. Yemezse konuşuyor zaten. Kazmanın sırtından ve koca kafasından arta kalan tek gözünü görebildim. Yaktı. Önüme döndüm. Aslında düşündüğüm kadar zayıf değilim. Sadece zayıf olmazsam oyunun bir eğlencesi kalmıyor. Bir tane kadın –muhtemelen en yaşlıları- bir saatten beri hesaplar yapıyor, yazıyor. Kontrol ediyor yeniden yazıyor. Dişli bir kadın. Muhtemelen ev sahibim olsun istemem.

Gerildim uzun uzun. Bana servis yapan kadın baktı. Göz göze geldik. O’da yazıyor bir şeyler. Şimdi aklıma geldi, bende. Hesabı ödemeden kaçacağımı mı düşündü yoksa. Kazan yordu, sürekli uykum geliyor. Dolaşamadım bile soğuk her yerimden çimdikledi. Bir tek ellerim üşümedi. Gariptir ama onlar hep sıcak. Oksana’nın ellerini ısıttım avuçlarımda. Eğer bir dişinin elleri benimkinden daha sıcaksa kendimi hadım edilmiş hissederim. Kaltak çüküme düğüm atıp gitmiştir.

Onca saat uyudum ama gene uykum geldi. Saat daha 23:00. O kadar yedim hiç tuvalete gitme isteğim yok. Ne oldu anlamıyorum nereye gitti yediklerim.  Kendi kendime yeni bir sistemmi geliştirdim. Acı acı ossurukta gelmiyor namlunun ucuna. Kazan soğuğunda hepsi ısıtma sisteminemi gitti.

Trenler niye çok yavaş gidiyor. Eğer hiç resim çizmeseydim nasıl biri olurdum diye düşünüyorum. En garibi bir resim gördüğümde ne hissederdim. Neyse saçmalık bunlar. Sonu yok. Amerika’da doğsaydım ne olurdum, babam çiftçi olsaydı ne olurdu,  tek çocuk olsaydım, iki metre olsaydım, bir elli olsaydım, kalafat otuzbeş santim olsaydı, ibne olsaydım, kimyager olsaydım... neyse işte saçmalık hepsi, düşünmek sıkıcı.

Bir balina büyüklüğündeki kadında hesap makinasına çakmaya başladı. Diğeri hata yaptı tfeks ile kapatıyor. Müzikler fena banalleşti. Düzelir diye umuyorum. İşten uzak kalmak iyi geldi pençelerim çıktı. Onbeş yirmi dakika kadar yazmadım. Bana servis yapan kadın “ne yazıyorsunuz” diye sordu. Diğerleride bana baktı, topluca hesap yapmayı bıraktılar.

Biri “roman” dedi.

O sihirli cümleyi söylemeden önce konsantra oluyordum sadece.

“Çocuklar için fantastik öyküler ve bazende günlük” dedim.

Gözleri parladı “gerçektenmi” dedi biri.

“Evet” dedim. Kutladılar beni.

Gene arkamdaki kıza baktım. Bu defa gözgöze geldik. Önemsiz bir buluşma oldu. Bir tane Miller istedim. İçmek istemediğim halde içiyorum. Bira bitince karar vericem isteyip istemediğime. Herhalde mutfak kapandı ki aşçı kız giyinip aramıza geldi ve çayını içiyor. Şimdi yalancı çıkmamak için öykü yazmalıyım. Birazdan burası tamamen kapanacaktır. Bira içiyorum çok işeyeceğim. Belkide öyle olmaz. Çok para harcadım, hernedense öyle oldu. Nasıl para biriktirir insanlar.

 

 

Altan

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa