Eğitim serisi-1- SEFER

 

Genelde sabahları askeri nizam avluda dizilirdik, herkes yerini bilirdi. Okul askeriyenin yanında devlet basımevinin bitişik binasıydı. Mezun olduktan sonra öğrencilerin çalışacağı yegane yer. Güvenli ve sosyal yardımları olan ölümü beklediğiniz devlet kurumu. Bir çok öğrenci için orada çalışıyor olabilmek bile tatlı bir hayaldi. Fakir ailelerin daha kötüsü gariban ailelerin çoçuklarıydılar. Serseri olamayacak kadar garibandılar. Çoğunun yüzündeki kaybetmişlik doğum izi gibi duruyordu. Buraya okumaya geliyor olmaları bile mücizeydi aslında. Hocalarda bilirdi bunu ve sırf lise mezunu olup bir meslek sahibi olabilmeleri için fazla yormazlardı çoçukları. Birde biraz iyi halli ailelerin okuyamayacak kadar düşük zekalı veya tembel evlatları. Tabi ki tüm bunların yanında ben; her şeye isyan eden, düz lisede bütün derslerden kalıp okuyamayacak kadar düzen düşmanı olan asi. Aslında dışarıdan bakıldığında en uysal en uyumlu çocuk izlenimi veriyordum ama ileri adımlarımın hepsi gerçek üstüydü. Buraya isteyerek gelmiştim, mutluydum da.

Eğitim görevlilerin severek geldiği bir okul değildi. Ama sabit yani demirbaş olmuş hocalarımız genelde iyiydi. Sabit hocaların yanında sürekli değişen sürgün hocalarda vardı. Cezalı, deli, kafayı yemiş, uyumsuz nerde çizik varsa yollanırdı. Bir süre kaldıktan sonrada anlaşılmaz bir şekilde yok olurlardı.

Sabahları toplandığımızda müdür yardımcısı bir şekilde sebep bulur herkese fırça kayardı.

“Duyduğuma göre dün koridorda gene birileri sigara içmiş.” Diye başlardı bazen sonra yavaş yavaş ve tane tane devam ederdi “o sigarayı X yerinizden sokar Y yerinizden çıkartırım. Şimdi hepiniz sınıflara, hiç birinize günaydın münaydın yok hepinizin Allah belasını versin. Defolun!.

Elli yaşlarında iyi niyetli, disiplinli biriydi. Asla kötülüğümüzü istemezdi. Tek amacı bizleri mezun edebilmekti ve ipin ucunu bırakırsa bir şekilde toparlayamacağını biliyordu sanki. O’nun korkusuna herkes yola girerdi ama severlerdide. Genelde okulumuza rağbet azdı ve bazı bölümlerde bir kaç öğrenci olurdu. O zamanlar müdür yardımcısı sabah nizamlarında duyuru yapardı.

“Çoçuklar, şimdi bildiğiniz gibi kütüphane bölümünde bu sene çok az öğrenci var. Eğer sağda solda varsa boşta gezen arkadaşlarınız, söyleyin de gelip okusunlar burada. En azından meslek lisesi mezunu olurlar.”

Okulumuza yollanan çizik hocalar dayak atması için bizleri bazen müdür yardımcısının odasına yollardı. O’da meşhur suyla dağılan kırmızı kalemini çıkarır yanaklarımızı boyar birazda ovalayarak dağıtıktan sonra geri gönderirdi.   Pis bir bok gibi kokan müdürün kendisiydi. “Pezevenk” diye çağırırdı bizleri. Herkes nefret ederdi O’ndan, diğer hocalar bile. 

Lisenin birinci sınıfında olduğumuz için iki gün okulun kendi matbaa atölyesinde çalışıyor üç günde derslere devam ediyorduk. Sefer’le de o zaman tanışmıştık. Aynı sınıftaydık ve iyi anlaşırdık. Diğerleriyle kıyaslandığında çok daha zeki ve akıl sahibi biriydi. Dersleri iyiydi, çalışırdı. Mayasında güzel olan çok şey vardı, kalptendi ve hep gülümserdi. Öğle paydoslarında bakkalda sandviç yaptırır dolaşarak yerdik veya parkta oturur sohbet ederdik. Hep hayallerimden bahsederdim Sefer’e ama O hep dinlerdi, bu tip seylerden bahsetmezdi. Bana ayrı bir saygısı vardı. Sanki başka bir şeydim O’nun için. Benimle arkadaş olmaktan kendine has bir gurur duyuyordu. Belki de deli dolu olmamdı Sefer’e ilginç gelen.

O’da fakirdi diğerleri gibi ve de gariban. Tek farkı zekasıydı. Ne anlatılırsa anlatılsın konuyu içinde yaşatarak hissederdi. Bunu gözlerinden anlardım. Çizdiğim karikatürleri gösterirdim O’na ve üzerinde beraberce konuşurduk. Gözlerinde pırıltıyla dinlerdi beni. Ben her zaman iddalıydım, O ise çok mütevazi. Kendisine gelen her güzel şeye bir hediyeymiş gibi yaklaşırdı.

Sınıftaki öğrencilerin ise genelde neşeli veya hayat dolu olmalarına aldanmamak gerekirdi. Bu sadece yaşlarının getirdiği bir avantajdı ve çok değil bir kaç sene sonra cilaları alınacaktı. Bazen dersdeyken onları incelerdim. Toplu halde hayaletler gibi boş boş baktıkları olurdu. O zaman onların hayattaki yerlerini daha iyi görebilirdim; şansları yoktu, buraya sadece liseden mezun olabilmek için gelmişlerdi ve daha sonrası için tüm yaşamlarının nasıl geçeceği yazılıydı. Bunu pekala onlarda biliyordu. Bu okulda okumanın beni üzen tek tarafıydı bu. Ben her şeye isyan eden çocuk. Ve düzen beni asla ele geçiremeyecekti. O zamanlar bu düşüncelerimi paylaşabildiğim tek arkadaşım Oğuz’du. Hepsinden daha fakir, hepsinden çok daha gariban bir aileden geliyordu Oğuz ama kendisi gariban değildi. Kafaya takmıştı, savaşacaktı.

Her şeye rağmen çok eğleniyorduk sınıfta. Her ders boğuşuyorduk ve toplu halde kimi tartaklayacağımıza ders arasında birbirimize işaretler vererek belirliyorduk. Tartaklanan ise ayrı bir zevk alırdı bundan. Asla başka kötü bir şeye dönüşmezdi bu şakalar çünkü herkes biliyordu ki yegane eğlencemizdi.

Yaşanan en dramatik olay ise yoklamalarda gerçekleşirdi. Bazen bir öğrencinin devamsızlığı göze çarpacak kadar arttığında hocalar sorardı.

“Ne oldu çocuklar arkadaşınız neden derslere gelmiyor.” Aslında kendileride bilirlerdi cevabını. Devamsız öğrencinin yakın arkadaşlarının birinden gelirdi cevap.

“Hocam okulu bıraktı, artık gelmeyecek.”

Üzerine kimse konuşmazdı, herkesin doğal karşıladığı bir sonuçtu bu.

Bazen bir öğrenci kaybolduğunda hemen fark edemezdim yokluğunu. Bir süre sonra dank ederdi. Sebep hep aynıydı değişmezdi, okul bırakılmıştı. Hastalık veya keyfi bir nedenden dolayı değil, zorunluluk olduğu için. Benim böyle bir ihtimalim yoktu. Durumumuz o dönemler parlak sayılmazdı ama beni okutamayacakları kadar kötüde değildi.

Bir gün yoklamada Sefer’in ikinci veya üçüncü defa olmadığını farkettim. Üst üste devamsızlıklara başlamıştı. Sefer’in okulu bırakmış olabileceğine ihtimal bile veremediğim için, kötü bir şey olmamıştır inşallah diye geçiriyordum içimden. O’na ulaşabileceğim bir telefon yoktu, aksilik evini de bilmiyordum. Gelir diye düşünüyordum, gelmedi. Sonra hocalar sormaya başladı ama kimse bilmiyordu nerede olduğunu. Zaten bilecek biri varsa o da bendim.

Sonunda dayanamadım ve okul yönetiminden ev adresini alarak yola çıktım. İstanbul’un eski yerleşim yerlerinden biriydi oturduğu yer. Buralar bana tanıdıktı çünkü halalarımdan birinin kiraya verdiği ev vardı burda. Genelde kirayı almam için annem beni yollardı. Nefret ederdim kirayı almaktan çünkü ev sürekli araplara kiraya verilirdi ve kapıyı açtıklarında cehennem zebanilerinin bile dayanamayacağı kadar kötü bir koku suratımı tırmalardı. Halamın evini geçip biraz daha ilerleyince sola dar bir sokağa saptım. Bulmuştum bu sokaktı. Sırayla ev numaralarına baktım, fazla değil üç beş evi geçtikten sonra numarayıda buldum. Üç katlı daracık küçük bir aparmandı. Apartmanın demir kapısına uzanan bir kaç basamak vardı ama ziller basamakları çıkmadan apartman duvarının üzerindeydi. Zile bastım ve bekledim. Köylü usulü giyinmiş bir kadın açtı kapıyı.

“Merhaba teyze, adım Altan ben Sefer’in okuldan arkadaşıyım kendisini görmek için gelmiştim” dedim.

“evladım Sefer şimdi evde değil” dedi ve eliyle biraz ileriyi işaret ederek “bak şurdaki açık atölye kapısını görüyormusun, işte orda” dedi.

Teşekkür ettim ve hızla oraya doğru yürüdüm. Kapıdan içeri girdiğim gibi sağ tarafta bir makinanın önünde Sefer’i gördüm. Üzerinde mavi bir önlükle makina başında çalışıyordu. Beni görünce sevinçle bağırdı ve sarıldı. Ben sakindim, hiç bir şey söylemedim. Sonra bir iki adım geri çekildi ve gözlerime baktı. Anlamıştı.

“Niçin okula gelmiyorsun Sefer” diye sordum.

Kendini usulca toparladı, neşesi mütevazi bir hüzne dönüştü. Gözlerindeki pırıltı ve yüzündeki gülümseme her zamanki gibi duruyordu ama tarif edemediğim bir şeyler eksilmişti.

“Altan, aile durumumuzu biliyorsun, çalışmak zorundayım” dedi. Bunu söylerken bile gülümsüyordu. Durumu böylesine doğal kabullenişi beni kahretmişti.

“Sefer artık okula hiç gelmeyecek misin” diye sordum yeniden.

Gülümseyerek hayır anlamında kafasını salladı. Dilimin ucuna söylemek için bir dolu şey geliyordu ama bunlar O’nu daha da üzmekten öteye gitmezdi. Bir süre sohbet ettik ve sonrasında sarılarak ayrıldık. Ordan çıkıp yürürken her şeye lanet ettiğimi hatırlıyorum. Ama dostluğumuz bitmedi. Seferle mektuplaşmaya başladık. Mektuplar ardından kartlara dönüştü zamanla kartlarda seyrelmeye başladı ve bir süre sonra onlarda Sefer’in kendisi gibi yok oldu.    Eğitim serisi-2

 

 

Altan

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa