Orda bir köy var

 Sabahın körü.

Tam tekmil ahır kapısının önündeyiz. Son kontrolleri yapıyoruz. Aksamdan haşlanmış patates bir kaç tane yeşil domates

 ve annemin gözyaşlarıyla ıslatılıp yumuşatılmış yufka ekmeği. Kumanyalar tamam. Kazma kürek ve bilumum tarımsal

hacetleri yüklenmişiz. Dağın başında ki adı tarla olan araziye gidiyoruz. Taş çekmeye. 

Hava kılıç. Soğuktan götümüz donuyor. Annem balkonda. Annem ağlamaklı. Bizi taş çekmeye yolcu edecek.

Yokluk, sefalet, dayaktan çökmüş vaziyette. Ve sıranın çocuklarına geldiğinin farkında. 

Tontiş tayfunu yüzünde nur var bakmaya doyamam sana yavrum dediği oğuzu bu köyde bir zebaninin elinde kendisi gibi

eriyip bitmek üzere. Ama çaresiz. 1982 nin sonları. Şimdiden geleceğin amaleleri olmak için büyük bir azimle staj

yapıyoruz.

Başımızda sadece kendisi için yaşayan gamsız, deli lakaplı zebani babamız var. 

''Çalışmayana ekmek yok lan yürüyün lan itmeler beynamazlar'' Komutuyla yola düşüyoruz. 

İstersen düşme. Korkuyoruz götümüz üçbuçuk atıyor. Anadolunun eşşek öldüren ayazının tam göbek deliğinin

ortasındayız. Yükümüz ağır yol uzun hava karanlık. Göz gözü görmüyor ama bizi görenler var. Gecenin sessizliğine pusu

atmış avını bekleyenler var. 

''Bu ayazda nireye gidiyonuz laaen bokmu var o dağın başında çocuklara günah daelmi'' Diye lafı gediğine yerleştiren

milletin efendileri arasından özün başına geliyoruz.

Arasıra arabaların geçtiği yoldan dağın başında ki tarlaya yürüyerek ilerliyoruz. Takriben sekiz km yürüyeceğiz.

Alışkınız. İkinci km de deli lakaplı zebani  rutin konuşmasına başlıyor.  

''Çiftlik kuracağız adı doğanlar ve şahinler çiftliği olacak, yüz goyun yüz tana, bin tavuk atacağız. Etinden züdünden

yunünden para kazanacağız. Zengin olacağız. Ha yavrum ha hızlı yürüyün ha ama önce tarlanın taşlarını çekeceğiz

'' Bu anlatılanlar bizimde çok hoşumuza gidiyordu. 

Çok paramız olacaktı. Mutlu olacaktık. Yepis yeni ayakkabılar alacaktık. Zeytin peynir yiyecektik. Sarı gazozdan bizde

içeçektik. Olur babacım çekeriz. Sen hiç merak etme taşları silip süpürürüz.  

Kurt ve köpek ulumaları arasında bizi zengin edecek taşlara doğru yürümeye devam ediyoruz. Sabahın körü inadı bırakıp

 aydınlanmaya başlamıştı. Minik ellerimizle böcekli taşları büyük bir şevkle teneke kovalara dolduruyor, götürüp dere

yatağının içine bocalıyoruz. 

İnanılmaz yoruluyoruz. Abimle elim sende yapıp büyük taşları sıça sıça taşımaya çalışıyoruz. Karnımızda felaket aç.

Aslında sittin senedir açtık. Karnımız hiç doymamıştı. Mide ve bağırsaklarımız özünü ve işlevini kaybettiği için.

Sıtkımız sıyrılmış bir

deri bir kemik vaziyette ibnenin taşlarına yumuluyorduk. Öyle şerefsiz taşlar vardı ki. Yüklenince içi boş mide ve

bağırsaktan sıçmık çıkartıyodu.  

Hergün belli bir ayıklama bölgemiz var. Böylelikle toprak net bir şekilde ortaya çıkacak ve kolayca çiftliğimizi kuracaktık.

Taş çekmekle bitmiyor, bitmedikçe deli lakaplı zebani sinirleniyor dayağın dozuda artıyordu. Baskı müthiş.

Hem taş çek hem dayak ye.

Zor oluyordu. Aslında çektiğimiz taşlar yediğimiz dayak bize fazla koymuyordu. Bize koyan ufak beynimizin içindeki bizi

yiyip bitiren düşüncelerdi. 

Önümüzde bir gelecek olmadığını anlamıştık. Acaba emsallerimiz olan çocuklar şuanda ne yapmaktaydı.

Taş çekiyorlarmıydı?

Taş çekerken dayak yiyorlarmıydı? Okula gidiyor top oynuyorlarmıydı? Bisiklete biniyorlarmıydı?

Bulgur pilavından başka yemek

yiyiyorlarmıydi? Biraz hali vakti yerinde olan aileler ve çocuklarını düşünemiyorduk bile.  

Abimin kafasına şimşek gibi inen meşe sarmalıyla biranda kendime geldim. Abim ise taşşaklara gelmişti.

Yılan gibi sürünüyordu.  

Alçak sürünmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. En yakınımda ki taşa kutsal bir hazineymiş gibi sarıldım.  

Allahın dağının taşı bitmek bilmiyordu. Sabahın körleri köylülerin alaylı ve acıklı bakışları arasında tam sekiz

sene taş çekmiştik. Ne bir çiftlik ne bir koyun ne tavuk görmüştük. Meğer kuracağımız çiftlik deli zebaninin

hayalleriymiş. 

Aslında yokmuş böyle bir şey. Tarlada ki taşlar gibi bizde deli lakaplı babanın piyon taşlarıymışız. Yıllarca kandırılmış

 geleceğimiz çalınmıştı. 

Ama deli lakaplı zebani babanın unuttuğu bir şey vardı;

 

''Bizim hayallerimiz umutlarımız o kadar kocamandı ki, O nun tarlasında ki taşları döverdi''

 

 
Tayfun
 
 
 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa