Kedim
Gece yarısı acı acı miyavlamarla uyandım. Saat neredeyse 04’ü gösteriyordu. Benim piskopat kedim (şımarık) uyanmış ve balkon kapısının önünde konser veriyordu.
Ne olduğunu sordum. Cevap hep aynıydı. Işıkları açtım ve ona kızmak için ilerlediğimde bacaklarıma sürtünüyor sanki bir şeyler anlatıyordu. Köpek edasıyla gözlerime bakıp kapalı balkon kapısına doğru fırlayarak kapıyı tırmalamaya başladı. Hareketsizliğimi fark ederek tekrar yanıma gelip bacaklarıma sürtündü. İsteği anlaşılmadığı yada yerine getirilmediği için pisiko tavırlar almaya başlamıştı. Karşıma geçmiş kendini kabartıyor kalın bir sesle miyavlayarak savaş danslarına başlamış kuyruğunu belirli bir senkronla yere vuruyordu.
Ufacıcık boyuna bakmadan resmen meydan okuyordu…
- Şımarıkkk… Kes sesini, saat kaç farkında mısın apartmanı ayağa kaldırdın yeter artık…
- Mavvv mavvv mavvvvv sıssıssss
- Vayyy bana heee, sen bana tıslarsın heee. Gel lan burayaaa
Koltuğun altına saklanmış delikanlılığından ödün vermiyordu…Önüme arkama geçip bacaklarıma atlayıp ısırıyordu. Aslında istediği olmuştu, gece yarısı beni fare yerine koymuş oynuyordu…
Anlaşıldı ki uğraşamayacaktm. Açtım kapıyı ve karanlık teras da kaybolup gitti.
Sabah içeri girdiğinde farklı bir durum vardı. Arka sağ ayağının üzerine basamıyordu. Üç ayakla yürümeye uğraşıp duruyordu. Önce bu bana çok komik gelse de sonra içimi değişik bir keder kaplamıştı. Şımarık her haliyle acı çekiyordu. Kucağıma atlayarak çok değişik şekillerde miyavlamaya başlamıştı. Arka ayağını devamlı yalıyor sonrada acıklı acıklı hırlamalarla gözlerimin içine bakıyordu.
Onunla devamlı konuşurdum, O da hep dinlerdi. Aramızda garip bir bağ vardı. Bir gün benimle konuşacağını düşünürdüm hep, o zaman ne tepki vereceğimi bilemezdim.
Arada bir değişik şekillerde yaralanmaları falan olduğundan elimde bir çok ilaç vardı. O gün bazılarını kullandım. Ertesi gün durum vahimdi. Çekirge gibi sıçrıyordu kedilikten çıkmıştı.
Doktorunu arayarak durumu izah ettik ve sepetine koyduğumuz gibi veterinerin yolunu tuttuk.
Filmi çekildi. Kırık çıkık yoktu. Şişlik olduğundan iltihap olabilir düşüncesi de doğmuştu. Doktor birkaç gün kontrol altında kalmasını istedi. İltihapların temizleneceğini durumun devam etmesi halinde kalça kemiğinde hasar olduğundan şüphelendiğini söyledi. Düzelme olmazsa, ameliyata alacaklarını da ilave etti.
Elimde boş bir sepetle eve döndüğümde hüzünlenmiş tarifsiz bir boşlukla baş başa kalmıştım. Filmi tekrar tekrar geriye sarmak gibi bir şeydi bu. Gözlerim devamlı şımarığı arıyordu. Şimdi buradan çıkıp üzerime atlayacak, mamalarının olduğu dolaba gelip sürtünecek ve miyavlayacak, iyice gerildikten sonra yüksek bir yere koyduğumuz muhabbet kuşuna korku vermek için kafesin üzerine sıçrayacak, suratıma yediğim pati darbesiyle korkacak onu kovalamaya başlayacakmış gibi bekliyordum hep.
O gün öyle atlatılmıştı.
Tekrar doktoru arayarak durumu sorduğumuzda aldığımız cevap iyi değildi... Birkaç gün daha denmişti.
İyiden iyiye çekilmez bir durumdu. Daha önce hiç ayrı kalmamıştık. Bizim bir parçamızdı, olmazsa olmazımızdı. Tüm planlarımızın içerisinde O’da vardı her zaman. Dışarıya çıksak, ne zaman döneceğimiz O’na bağlıydı. Çocuktan farkı yoktu. Yemek saatinden tutun sevgi saatine kadar her şey belirlenmişti. Kucağım boş kalmış, karşılıksız sevgi veren bir varlık ortada yoktu artık…
Çok fazla evham yaptım, altı üstü bir şişlik düzelir elbet deyip bu kazanın nasıl olduğunu düşünmeye başladım. İşin içinden çıkamıyordum. Üçüncü katta oturuyoruz, şımarık sadece teras da dolaşabiliyor. Sağımızda ve solumuzda Arnavut komşularımız var, onların terasına geçiş yapıyordu devamlı. Aşağıya caddeye inmenin bir yolunu mu bulmuştu ki o esnada bu haltı yedi bilmiyorum. Yan tarafımızda oturan avnavutlardan şüpheleniyorum, çocukların bir şey yapacağını sanmıyorum onlarla iyi anlaşıyordu. Acaba babaları tekme falan mı attı? düzgün bir tipe benzemiyor çünkü.
Selam bile vermez kimseye. Mersedese biner gider. Apartmanın kapıcısı da sevmez adamı, bizi ayak üstü yakalandığında her şeyi anlatır durur. Şımarık o sabah eve geldiğinde çok korkak bir tavrı vardı. Benden bile kaçıyor köşe bucak yerlere siniyordu. Acaba O hıyar adam korkuttu mu? Bilmiyorum ama olan oldu artık…
Eve ilk adım attığında daha üç aylık şirin bir şeydi. Bütün evi saatlerce araştırdı, her yeri kokladı. Meğersem yaşayacağı yeri tanımaya çalışıyormuş bunu da sonradan öğrenmiştim. Terasa ilk adım attığında biraz gözlemledim onu. Bir ara çitlere çıkmış aşağıyı kesiyordu, en az sekiz metre yukarıdaydık caddeden. Gözlerimin önünde aşağıya uçmuştu. İnanamadım donup kaldım orada, nasıl yaptı böyle bir şeyi. Eğildim baktım hiç bir şey gözükmüyordu aşırı karanlıktı.
Aşağıya inip onu aramaya başladım. Kaçıp gitti işte diye düşündüm. Şımarık şımarık diye bağırıyordum. Daha yavru olduğundan ince ince miyavlama sesleri duydum, o yöne doğru ilerlerken çöp konteynerinin altında yattığını gördüm. Hemen kucağıma aldım, ağzı kıpkırmızıydı kan geliyordu, aşırı titremesi vardı, geçiriyordu. Hemen eve çıktık. Yürümeye çalışıyor fakat gücünü toplayamadığından bacakları onu taşımıyordu.
Arkadan da devamlı sulu sulu sıçıyordu, yürüdükçe devam ediyordu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bir taraftan acı acı miyavlamalar ağzından kan gelmeler ve tuvaletini yapmalar. Aldım duşun altına soktum. Soğuk suyun iyi geleceğini düşünerek şoktan çıkmasını bekledim. Az da olsa rahatlamıştı. Hayır... olacak gibi değildi. Saat geç olmasına rağmen veterineri aradık, şansımız var ki daha oradaydı. Arabaya attığımız gibi veterinerin kapısını çaldık.
El yordamıyla muayene etmişti. Önemli bir şey olmadığını söylese de filmini çekelim ve kontrol altında tutalım dedi. İç kanama geçirebilir anında müdahale etmeliyiz dedi. Sonra daha küçük olduğunu tehlikeleri sezemeyeceğini ve teras da dikkat etmemiz gerektiğini söylemişti!
O gecede ayrı kalmıştık. Neyse ki diğer gün sapa sağlam eve getirdik ve o çite bir daha yaklaşmadı…
Üç gün olmuştu. Veterineri aradık ve gelip alabilirsiniz dedi. Rüzgar gibi yola çıktık. Sepet bu sefer doluydu.
Fakat eve girdiğinde çok garip davranmaya daha önce görmediğim hareketler yapmaya başlamıştı. Ağzı açık dili dışarıda soluyor, kalbi normalinden çok fazla çarpıyordu. Sanki ilk defa eve geliyordu. Her şey ona yabancıydı. Eve ilk geldiği gün gibi her yeri kokladı. Saatlerce devam etti. Terasa o gün hiç çıkmadı, devamlı en kuytu köşelerde sindi durdu. Acıklı miyavlamalar devam ediyordu. Ne yapacağımızı şaşırdık, kendi haline bıraktık.
Narkozla uyutulmuş iğneler yemiş, arka bacağı da traş edilmiş. Normaldir heralde. Sanki karşımda eroinman bir varlık gibi duruyordu. Gözleri dönmüş boş bakıyor her şeyi düşman görüyordu. Traşlı bacağı da çok komikti, bazı fino köpeklerini böyle traş ederler ya yolunmuş tavuk gibi çok çirkindi.
Neyse ki birkaç gün sonra normale döndü. Kucağımıza gelip kendini sevdiriyor hırıl hırıl mutluluk böğürtüleri atıyor. Boşluğumuzu yakalayıp saklandığı yerden üstümüze atlıyor ödümüzü kopartıyor.
Sinirletiyor delirtiyor. Keşke dönmeseydin veterinerden dedirtecek kadar işi çığrından çıkartıyor. Ortadan kaybolduğunda da içimizi korku sarıyor saatlerce teras da arıyoruz bulamıyoruz. El lambalarıyla sokaklarda dolaşıp şımarık şımarık diye bağırıyoruz. Bazen evdeki bir dolabın içinden bazen de dışarıda bir çalının arasından kuyruğunu sallaya sallaya çıkıp geliyor.
Üst kattakilerin evlerine pencerelerden dalıyor, insanlar evlerinin içinde koltukta uyuyan bir kedi yada bacaklarına sürtünen kıllı tüylü bir şey gördüklerinde çığlığı basıyorlar. Yandakilerin evlerine dalıp sonrada sokak kapısından dışarıya kaçıyor. Neyse ki nerede olduğunu biliyoruz. Hemen asansörün kapısını açıyoruz ve süprizzz. Evet bizim kedi asansör sapığı. Boş zamanlarında ve firarda olduğu dönemlerde orada buluyoruz.
Zilin çalması ve birinin kucağında bize teslim edilmesi olağan bir durum.
Aslında bu bahsettiklerim yaşadıklarımızın yüzde beşi bile değil. Tatlı bela bir kedi işte onun adı ...şımarık…
Oğuz
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa