O adam
İsviçre’ye adım attığım ilk aylardı.
Alt katımızdaki restoran’a arada bir gidiyordum. Hem insanları süzüyor hem de onların dünyasına seyre dalıyordum. Dinledikleri müzikleri, birbirlerine karşı davranışları, hareketleri, sarhoş olduktan sonraki tavırları gibi. Bu gidip gelmeler arttıkça sahibiyle bir akşam sohbetimiz olmuştu. Aklı başında efendi sağlam bir adamdı. Şimdi ismini tam hatırlayamadığım çok ünlü bir artist'e benziyordu. (sam elyıt, benzeri bir telaffuzu vardı)
Bir gece barın karşısındaki bir masada yalnız başıma oturup içiyordum. Elimde kalem kağıt bir şeyler yazmaya ve onu Almancaya çevirmek için uğraşıyordum. Ne yazık ki bu konularda yapa yalnızdım. Ne yapacaksam kendim yapacaktım. Bunu bu ülkede kafama çaka çaka öğretmişlerdi. Türkiye’deki hayatımdan hiçte yabancısı olmadığım bir formattı…
Altı üstü ‘ işsiz olduğumu ve iş aradığımı ’ ima eden bir cümleydi. Tam iki saat bunu ezberlemeye çalıştım. Çevirinin doğru olup olmadığından da emin değildim, kaldı ki bunların şivesi İsviçre Almancasıydı. Onlar beni çok iyi anlayabilir fakat ben onların konuştuğunu ‘pavarottinin kuğu gölü balesini’ ön sıralardan seyretmem gibi bir şeydi…
Masalar toplanıyor yerler temizleniyordu. Sadece ben kalmıştım. Beni tanıdığından olacak yanıma gelip ‘kapatıyoruz’ demeği de uygun görmemişti…
Düştüğüm duruma inanamıyordum. Neredeeen nereye. Kendi kendimle savaşıyordum. Mesele O’nun yanına gidip doğru yanlış ezberlediğim cümleyi aktarmak değil, çok başka duygulardı. Hani derler ya ‘bu duruma düşecek adammıydım’ işte bu tarz duygularla boğuşurken, elinde iki birayla gelip masama oturdu…
kendisine işsiz olduğumu ve bir çok insan tanıdığını söyleyip bana yardımcı olup olamayacağını sormuştum…
Bütün konuştuklarını bir bir beynimin sol köşesine kopyalmış, eve döndükten sonra uzuuun bir uğraştan sonra
'' iş bulmanın çok zor olduğunu herkesin aradığını'' falan söylediğini çıkarabilmiştim.
O gece içtiğim biraların parasını almaması da beni baya utandırmıştı. Böyle bir ülkede kuruş bile hesaplanırdı...
Sabah zil sesiyle uyandığımda akşamdan kalma halimle kapıda sam’i gördüm. Acele acele bir şeyler söyleyip gitti. Hiç bir şey anlamamıştım…
Bir saat sonra tekrar kapıdaydı. Hemen aşağıya inmemi ve çalışacağımı söyledi ve tekrar kayboldu.
Restoranın önüne koca bir çadır kuruluyordu. Direkler dikilmiş yerlerde birçok malzeme vardı. Elime bir halat tutuşturdu ve işe koyulduk. Direklerin üzerine branda çekiyorduk, birkaç kişi daha vardı. bir şeyler yapıyordum fakat tamamen ön sezilerimle hareket ediyordum. Konuştuklarından hiç bir şey anlamıyordum. Bunlar orijinal İsviçreliydi. Akşam olduğunda bizi restoranta davet etti. Bir masada oturup ne içeceğimizi sordu. Buz gibi biraları yudumlarken, bana neden ilk çağırdığında aşağıya inmediğimi sordu. Hiçbir şey anlamadığımı şaşırdığımı hatta akşamdan kalma olduğumdan rüya gördüğümü falan söylemeye çalıştım. Hep beraber gülüştüler.
Diğerleri bana Portekiz’limisin? İtalyan’mı? Diye sordular!
Ertesi gün sabah erken gelmemi, burada panayır olacağını ve adım atacak yer kalmayacağını söyledi. Benimde tezgahta duracağımı ve satış yapacağımı söyledi.
Tezgahta onlarca çeşit yiyecek içecek olacaktı. Ben daha bunları hayatımda görmemiştim isimlerini dahi bilmiyordum.
Akşam bana afakanlar bastı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Çok büyük bir rezillik beni bekliyordu. Tezgahda insanların kuyruk olduğu aklıma geliyor herkes bir şeyler istiyor, paralar havada uçuyor, daha kendimi almanca olarak ifade edemiyordum, ne yapacaktım çıldırmak elde değildi.
Topu topu bir gün oğuz üstesinden gelirsin deyip kendi kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Fakat kötü huylu şeytanlar ağır basıyordu, resmen delirecektim.
Gitmem olur biter dediğimde tarifsiz bir rahatlama içine girdim. İşte bu kadar, bumuydu dert ettiğin senin oğuz.
Sabah gitmemiştim…
Arka kapıdan gizlice restorantın önünü kesmeye başladım. İnanılmaz bir insan topluluğu vardı. Kimin ne yaptığı belli değildi. Herkes bir tarafa koşturuyordu. Yiyecek içecek kamyonları caddelere parketmişti. Trafik kesilmiş araç trafiğin iptal edilmişti.
Kendimi ne kadar haklı çıkarmaya çalışsam da, O’ insana karşı inanılmaz bir ezikliyim vardı.
Kapısını çalan ben, iş soran ben ve bu yaptığım. Tamamen dengesizlik var bu işte. Bir daha yüzüne bakamayacağım. Hep başımı eğerek dolaşacağım.
Çok korkuyordum ya gelip kapıyı çalarsa, ne diyecektim, ne cevap verecektim…
O gün akşam olmak bilmedi. Gece yarısına kadar eğlence devam etti. Bağıranlar çağıranlar müzik sesleri birbirini kovaladı…
Restorantın önünden geçmek benim için ölüm demekti. Arka kapıyı kullanıyor çok sağlam adımlarla apartmana giriyordum.
Vicdanım sızlıyordu. Yolda beni görüpte götünü dönen insanlar, selam vermeyip havaya bakıp geçenler. Olur ya kaza ile karşılaşıp kaçmaya vakti olmayanlarda, ki bunların hepsinin Türkiye’de üç dört tane evleri, ikişer tane arabaları ve her ay milyarları götürmelerine rağmen benim gibi adamın karşısına geçip açız, ölüyoruz diye ağlamaları karşısında, O’adam bana yardım etmişti.
Belki hayatımda bazı yamuklarım olmuştu fakat ben itiraf ediyorum. Bu yaptığım gerçek bir yamukluktu. Kendimi haklı sebeplerimden dolayı kesinlikle savunmayacağım ve itiraf edeceğim ben bu adama yamuk yaptım.
Bu olayın üzerinden on veya on beş gün sonra kapının önünde karşılaştık.
Her zamanki büyüklüyüğle elimi sıktı ve halimi hatırımı sordu. Hiç öyle bir olay yoktu sanki, sanki ben ona hiçbir yamuk yapmamıştım.
Artık rahattım ve ön kapıyı kullanabiliyordum. Uzun bir süre kendisini göremedim.
Restorantta herkes değişmişti, tanımıyordum kimseyi.
Birgün duydum ki;
Gündüz vakti her zamanki insancıllığıyla müşterilerine hizmet ederken sohbetlerine katıldığı masanın birinde gülümseyerek,
gözlerini kapamış…
Ne yazık ki artık aramızda değil…
Selam olsun o güzel insana…
Oğuz
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa