Dost

 
 
Kocaman gövdesiyle masayı kapladı. 
 
İnsanı fitilleyen, vitamin reklamlarında ki iri kaslı adamlara benziyordu. Bu aralar yeterince spor yapamadığını söyledi! 
 
Ben onu kıskanmıştım. 
Kollarını da masaya koyunca, siyah beyaz renklerin esir aldığı garson elindeki pide arası dönerlerle ortada kaldı. 
 
- Altan, gövdeni alırsan garson malzemeleri masaya koyacak, dedim. 
 
- Pardon hemen çekiyorum gövdemi, dedi. 
 
Yeşil tişörtü, façalı kotuyla gövdesi patlamaya hazır bomba gibi duruyordu. Yılların bilinçli sporcusuydu. 
İnsanlarla konuşarak anlaşamadığımız bu devirde, en ince duyguları bile kara kalemiyle ifade edebilen bir çizerdi ayrıca. 
 
Aslında abimin yakın arkadaşıydı. Onlarca sene önce arasıra görürdüm. Abim ondan güzelliklerle bahsederdi. 
O nun hakkında hep iyi şeyler duydum. İlk kez bu kadar yakın ve samimi bir şekilde oturmuş yemek yiyiyor sohbet 
ediyorduk. 
 
Dalgındı biraz. Rusyadan yeni gelmişti. Pek alışamamıştı memlekete. 'Arkadaşlarım için geliyorum buralara, yoksa işim 
olmaz' diyordu. 
Altan bizim sponsorumuz ve akademik hocamızdı. Hiç bilinmeyen yönümüzü ortaya çıkarmıştı. Yazmak... 'İnatla 
çektiklerinizi yaşamınızı mutlaka yazmalısınız' diyordu. 'Bunu yapabilirsiniz'. 
 
Onun inanmışlığı bizi kamçıladı. Bir iki üç derken ufak ufak karalamaya başladık.'Ben inanmadığım birşeyi savunmam dedi'. 
Altan haklı çıkıyor gibiydi. Bizimde hoşumuza gitmişti yazmak. İsviçre'deki abim Oğuz'la birlikte yazmaya başladık. 
 
Kural kaide tarz falan hiç bir şeyden haberimiz yoktu. Aslında bu müsvetdeler pekde ilgilendirmiyordu. 
' Bolca kitap okuyacaksınız ve zamanla olacak dedi' Altan. 
 
İki adet taze sıkılmış portakal suyu geldi masaya. 
Güzel bir yerdeydik. Ferahtı içerisi. Kocaman bir camdan istiklalden geçenler zevkle izleniyordu. Biraz arkalarda 
olduğumuzdan bu seyir şölenine pek katılamadık. 
 
İçeri girerken tabelada saray muhallebicisi yazıyordu. İstiklalde bu mekanı görüyordum ama düdüklenirim korkusuyla 
içeriye hiç adım atmamıştım. 
 
Soğuğa yakın bir hava vardı içeride. Klima son sürat kendini parçalıyor donmadan kurtulana bedava muhallebi ısmarlıyordu. 
Altan'la sohbetimizin konusu yeni kurduğumuz ve 
Yaşatmaya çalıştığımız 'Kayıp edebiyat'dı. Yan masaya iki yaşlı bayan oturma teşebbüsünde bulundu. Ama oturamadılar. 
Çünkü orada 'karıncalarla konuşup onlara hal hatır soran akademi mezunu Altan vardı.  
 
- Burası çok soğuk. Oturmayın isterseniz. Klima tam üst taraftan buraya üflüyor. 
 
Bana dönerek.
 
- Yazık. Yaşlılar hasta olurlar sonra, dedi. 
 
Çok duyarlı bir insandı. Benim pide arası döner bitmişti. Başka yerlerde yediğim dönerlerle uzaktan yakından ilgisi yoktu. 
Dönerci kardeş Allah ne verdiyse pidenin içine bocalamıştı. Her ekmek arası yediğimde küfürü basardım. 
Burda helal olsun dedim. Altan tırım tırım garsonu arıyor. İkinci pideyi söyleyecek. Yanında taze sıkılmış portakal suyu 
içecek. El birliğiyle garsonu yakalıyoruz. Öyle bir cüsse varki adamda beş pide arası yese yeridir. 
 
Çok ısrar etti tatlı ye diye. Akşam dayımlara mangal yapmaya gideceğimden fazla birşey yiyemedim. 
 
- Rusyada ki kadınlar erkeklere yalancıktan ahtapot gibi sarılıp kanlarını emiyorlarmı Altan? 
 
Sorduğum soru sıcaklığını henüz yitirmemişken. Yan masaya bu sefer çıtır iki hatun tebelleş oldu. Altana baktım 
' Otursunlarda  kıçları donsun bize ne' dedi. 
 
- Art niyetleri, sinsi çıkarcı düşünceleri yok rus hatunlarının. Erkeğini mutlu etmeye çalışan geyşalar gibiler. 
Sevgisini yaşıyor hatunlar. Sana sımsıkı sarılarak, seninle ilgilenerek hiç gocunmadan sana olan sevgilerini haykırıyorlar. 
 
Altanın gövdesinden sonra yaşadığı hatunlu maceralarınıda kıskandım. Rusya dendiği zaman Sibirya soğukların 
dan başka birşey gelmiyor aklıma. Halbu ki hatunları mükemmelmiş. 'Buz üstünde ki sıcak kadınlar'. 
 
Yan masada ki hatunlardan esmer olanı tavuklu pilavımı yedi? Altan'ımı yedi? bilmiyorum. Altanın iri kaslı gögüslerinde
ayı boğan kollarında eridi gitti kızcağız. 
Altan oralı bile değil. İki gün sonra Rusya ya gidecek haremine girecekti. 
 
Sohbetimiz olanca hızıyla sürüyor hayata dair ne varsa konuşuyoruz. Altanla konuşmaktan mutluluk duyuyorum. 
Tek başına cebinde sayılı parasıyla Rusya sınırlarına dayanmış. Moskova'yı fethetmiş olması. Ondan feyz almamı sağlıyor. 
 
' Her ne olursa olsun kendine güven ve savaş Tayfun ' demesi kulaklarımda halen yankılanıyor. 
 
' Ben bir saray muhallebisi alayım ' dedi Altan. Gerçekten güzel görünüyordu. Bolca çukulata sosu vardı üzerinde. 
Çatalı muhallebiye batırıp sosun içinde yüzdürdükten sonra yutuyor ve yanında tabiki portakal suyu. 
Bu güzel mekandan Altana yemek için çok teşekkür ederek ayrılıyoruz. 
 
Bizim internet sitesinin kira bedelinin yatması gerekiyormuş. Sponsorumuz Altan olduğu için beyoğlu ptt' sinden gereken 
havale işlemlerini bir çırpıda hallediyoruz. 
 
İnsan fırtınası arasında yol alırken benim almak istediğim bir kaç kitap var diyor. İstiklal yine savaş alanı. 
Yerler dinamitlenmiş. İnsanlar havada üst üste yol alıyor. Arbededen sıyrılıp istiklal kitap evine atıyoruz kendimizi. 
Raflardan tuttuğu kitapları alaşşağı ediyor. 
 
Parasını Ödediği kitapları bana uzatıyor. 
Bukowski'den seçmeler yapmış. 
 
- Bunlar senin için oku Tayfun. 
 
Bir an duraklıyorum. Hayatım da kimse bana kitap almamıştı. Duygulanıyorum. 
Bu incecik düşüncesi için Altana onlarca kez teşekkür ediyorum. Taksim meydanına doğru yürüyoruz. Çişimiz geliyor. 
Büyük bir hamburgerciye sızma yapıyoruz. Halk otobüsüne kadar yolcu ediyor beni. Sarılıp öpüşüyoruz. 
 
- Seni çok seviyoruz Altan... 
 
- Eyvallah... 
 
Yolun açık olsun güzel insan...
 
 
 
 
Tayfun
 
 
 

 Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa