Silviya

 

Ak ve karası birbirine denk kır saçları, iskelet parmakları, onları tamamlayan kolları, aynı şekil kürdan bacakları, 1.90’a yakın boyu ve elli gelmez kilosu. Yukarıdan aşağı bana bakan, baktıkça içinde kaybolduğum dibi olmayan koyu mavi gözler. 

Üç katlı tarihi evde yaşıyor. Bahçesi sığ otlarla kaplı. Balıklarını beslediği küçük bir havuzu var. Suyun üzerine tepsi gibi açılan bitkilerden sarmış. Hiç evlenmemiş. Tahminim seksen küsür yaşında. 

Herhangi bir yerde herhangi bir saatte onunla karşılaşmanız mümkün. Devamlı takip altındaymışsınız hissini verir. 

Haberi olmadığı bir konu kesinlikle yoktur. Kim ölmüş kim kalmış, saat üçte kapısının önünden kim geçmiş, senin evinde hangi hayvanların var, işten çıktın boşta geziyorsun, karınla kavgalısın ayrılmak üzeresin…vs  

Oturduğum yerle aramızda elli metre var yok. Uyku tutmuyor gece yarıları terasa çıkıp volta atıyorum. Bazen zifiri karanlık oluyor. Silviyanın son katı çatı katı. Büyücü filmlerindeki şatoların tepelerine benziyor. Camlar genelde kapalı olur. Bu aralar zifiri karanlık dışarıya ışık süzmeleri vuruyor. Bir el lambası devamlı dolaşıyor içeride, camlar açık olmalı ki görebiliyorum.  

Silviya eski toprak olduğundan düzenli bir insandır. Akşamları saat dokuz dedimi ışıklar söner ve doğru yatağa.

Açık göremediğim camlar gece yarıları mesaiye başlıyor ve el lambalı gariplikler.  

Silviya beni çok sever. Her gördüğünde mutlaka halimi hatırımı sorar. Kafamda ona karşı esrarengiz korkularım var. Dış görünümüyle de alakalı olabilir.  

Neden gözlerine uzunca süre bakamıyorum?

Neden? Tokalaştığımda sanki onun eliyle değil de soğuk jilet parçalarıyla buluşuyorum?

Neden gece yarıları çatı katında el lambası trafiği yaşanıyor? 

En kolay yolu seçerek Silviya’dan köşe bucak kaçıyorum. Yoksa böyle devam ettikçe cevapsız sorularla uğraşmaktan zihnim bulanıyor. 

Ne yazık ki buda imkansız. Olur olmaz yerlerde karşıma çıkıp gözlerini bana saplar. Elektriğe çarpılmış gibi sarsılır dururum. Kontrol artık ondadır. Gözlerinin karanlığına atlayarak boyut değiştirebileceğimi düşünüyorum. 

Silviyanın karşısında yakın benzerliklerde bir ev daha var. O'da yaşlı bir kadın. Başında her zaman Vietnam'lı kadınların pirinç tarlalarında taktığı şapkalardan var.

Çoluk çocuk başka şehirlere taşınmış, kocası yıllar önce vefat etmiş. 

Daha önce benzeriyle karşılaşmadığım bir ‘ çapa ’ elinden düşmez. Bununla devamlı bahçesinde kazılar yapar. O göze hoş gözüken marullar, kabaklar, çiçekler yoksa birer kamuflajmıydı! Yoksa Silviya ile beraber mi çalışıyorlar?  

Yürüyüşden döndüğümde ikisinin evinin önünden geçen yoldan geçmek zorundayım. Gün yoktur ki boş geçeyim. Anında iki yaşlı kadın kapıların önünde biter. 

Vietnamlı elindeki çapasıyla onu ovuşturarak bana selam verir.  

Silviya buz gibi çelik parmaklarıyla tokalaşır. Hep aynı pozu verir. Tokalaşırken sol ayağını geriye çeker sağ omuzunu eğerek boy mesafemizi orantılar. Koyu mavi dipsiz gözleri kara flaş gibi patlar. İşte o an kaybolmuşluğun başlangıcıdır. Güçlü bir hortuma kapılmış dönüp duran, karanlık  kuyuya düşmüş çırpınan yada vücudunuza yediğiniz bıçak darbesiyle bir köşede kan kaybından kendi ölümünüzü bekleyen birisinizdir.   

Kilisenin çan sesiyle kendime geldiğimde Silviyanın boynundaki kocaman tahtadan haç’ıyla burun buruna geliyorum. Çivilenmiş İsa ile beraber tam karşımda duruyor. 

Arkamı dönüp kaçmaktan başka bir şey düşünmüyorum. Tam işlemi gerçekleştirirken Vietnamlının yere düşürdüğü çapa’sının sesiyle ruhum ağzımdan fırlıyor. Dönüp ne olduğunu anlamak istediğimde, yere bağdaş kurmuş elindeki çapasını ovuşturarak şapkasının altından pis pis gülümsüyor.  

‘’Hayır durmayacağım, beni kazıp durduğun tuzaklanmış bahçene gömemeyeceksin. Silviya, sende kemiklerimden gece karanlığında çatı katında el lambası ile tespih yapamayacaksın’’ dedim içimden.  

İkinci adımı attığımda henüz uzaklaşamadan, tüm vücudumun buz kesmesiyle Silviyanın donduran elleri omzumda beliriverdi.      

Artık dönüp ‘ne var’ demek istemiyordum, öylece bekledim. Başımdan aşağı oltayla sarkıtılmış yem gibi bir poşet domates gözümün önünde sallanıyordu. Kaptığım gibi arkamı dönmeden kaçtım o kumpastan. 

Arada bir kilisenin papazıyla konuşurken görüyorum onları. Çok büyük bir kilise, çanlar onbeş dakikada bir çalar. Gün ve saatlerine göre vuruş süreleri değişir. Tek emin olduğum her gün saat 05’de 15 dk, öğlen 12’de 15 dk, çaldığıdır. Çanlar çaldığında evin içinden uçak kalkıyormuş gibi olur. Arada bir sinirlendiğimde ‘ papaaaaazzz asılımı kaldın papaazzz’ diye bağırırım. 

Silviya papazla sohbetlerinde denk geldiğim zamanlar boynundaki haç’ı yukarıdan aşağı severdi. Belki normal hareketlerdi, belki de bunların tümü beynimde oluşturduğum kuşkucu sahte bir dünyaydı.

Tüm parçaları birleştirdiğimde; gece yarısı el lambalarıyla dolaşmalar, çapa, haç, papaz, Vietnamlı şapkasındaki iskelet logosu ve devamlı kazı yapmalar. 

Bir ara ortalıktan kayboldum. Döndüğümde epey bir zaman geçmişti. Alt katımızdaki kafeye oturdum bir şeyler içiyordum. 

Garson ile aramız iyiydi. Havadan sudan sohbet sonrası laf lafı açtı ve garson son gelişmeleri anlatmaya başladı… 

- Silviyanın kedisi doğum yaptı, yavrular çatı katında durmadan kayboluyormuş oraya buraya sıkışıyormuş. Bir kaç

tanesi tahtaların arasından çıkamamış. Hatta Silviya buraya gelip yardım istedi. Ne yapabilirdik ki?  İtfaiye geldi. Operasyon yaptılar kurtardılar. 

- Vay be… 

- Ha birde…Silviyanın arkadaşı varya  toprakla uğraşan.    

Uzun zamandır haşerelerle savaşıyordu. İhtiyarlıkta bir yandan hastalandı tabi ki. Yardım almasını böyle olmayacağını söyledik. Bir güzel ilaçlandı koca bahçe. Şimdi herkes rahat...

Neyse artık işe döneyim... Bir kahve daha?   

 

 

Oğuz

 

 

 Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa