Mücadele

Sabah erken kalktık. Kalbim hala çarpıyor.

On yedi sene önce bıraktığım yarışı bugün devam ettirebilmek amacındayım. İki saatlik yolumuz var. Bir an önce hazırlanmalı ve olabildiğinede sakin olmalı.

Uyku tutmadı, sabaha kadar kabuslar görüp uyandım. Arada bir tekrarlanan, beynime kazınmış ‘’tuvalet’’ ana konulu kabuslar.  

‘’Beş katlı bir apartmanın son katında pencerenin dışındayım. İçeriye giremiyorum. Ayağımı bastığım yerin genişliği on santim falan. Parmak uçlarımda aşağıya düşmemek için korku içinde kıvranıyorum. Tuvaletim geliyor. Yapmam lazım. Aşağıdan insan ve araba sesleri geliyor fakat bakamıyorum, ellerimlede çatıdan sarkan çürümüş bir tahta parçasına sarılmak zorunda kalmışım. Sol elimi boşa çıkarmaya çalışıp kemerimi çözmekle uğraşırken, elimde kopmuş çürük tahta parçasıyla paçalarımdan dışarıya çıkan boklarla beraber döne döne yere çarpmaya ramak kala gözlerimi açıyorum’’    

Bir şeyler yemek gelmiyor içimden miğdemde bulanıyor. Televizyonu açıp kafamı dağıtmak iyi olur diye düşünüyorum. Beklediğim gibi oluyor kafam fazlaca dağılıyor.

Bay bilmem ne bilmem kimi nerede nasıl götürmüş, kim kimden kaçmış, kim kovalamış, büyük aşkmış falan. Tv’de gösterilen sanat camiası sanki şehirde değilde ormanda yaşıyor. İz sürüp koku alma yeteneğine sahip olanlar daha kolay av yakalıyor. Hele birde kaşarlanmış olanlar varki, onlar herhangi bir çaba göstermiyorlar. Alt, çaylak kadrolar şöhreti ve parayı yakalamanın kayıtsız şartsız eski kaşarlara hizmet etmekten geçtiğine inanıp ucuz yöntemlerle ya kendilerini yada tuzaklarına düşürdükleri av ları sunuyorlar. Sonuç hep hüsran…Hava kirliliği gibi, insan kirliliği, ekran kirliliği… 

Stresi dağıtmalıyım sarhoş gibi dolanıyorum evin içinde. Biraz müzik dinlesem iyi gelecek. Herkesin yaptığı gibi internetten indirdiğim mp3’leri sıraya dizip play tuşuna basıyorum. Fazla uzun sürmüyor, kör agop’un kısmetsiz talihi sümük gibi yapışıyor suratıma. Bilgisayar donuyor restart atıyor, nalet olsun demekten başka çare bulamıyorum. 

Heh heh boşuna uğraşmayın ben çok mutlu bir adamım bugünde öğlen iki’de yarım kalmış bir mevzunun randevusunda olacağım. 

Araba çalışmıyor…! 

Dananın kuyruğunun koptuğu andır bu işte…  

Garajdan çıkıp ön kapıda beni bekleyen hatiç’e doğru yürürken bakışlarından bir şeyler sezdiği ortadaydı.  

Panik öncesi  ilk tepkisi;  gözlerinden alev saçmasıydı. İkincisi musluk açma hareketiydi; sağ eliyle açma sol eliyle kapamaya başlamıştı bile. En aşağı indiğimizde ise; sağ ayağını göbeğine kadar çekip dört tonluk basınçla yere vurmasıydı.

- Araba çalışmıyor. Anlamadım gitti hayatımızı kaydırdı bu alet bizim, nedir kardeşim ya yeter artık ya hep bizimi bulacaksın ya… 

- Allah kahretsin. Napıcaz şimdi? Offf offf.  

- Ara şu cabbarı ya araya…Nezaman yola çıkıcaz ? Ne zaman varıcaz arkadaş ? 

Cabbar eski model tamirci arabasıyla yanımıza geldi. Bu adamın daha hangi ülkeden olduğunu çözemedim. Bir bakarım Avustralya’da, bir duyarım Yunanistan. Yıllarca İstanbulda yaşamış, malı mülkü istiflemiş depolamış şimdide İsviçre’ye el atmış… 

- Yav ben bu arabadan zarar ettim yav…Nalet olsun nerden aldım ben bunu…E kızım sende başka bir araba beğenemedinmi? 

- Cabbar abi bugün benim sınavım var. Saat 2’de Bern’de olmamız lazım… 

Beni dinleyen kim ki? Kafayı kaputun içine sokmuş motorla dertleşiyo adam. 

- E be oğlum, neden yaparsın bunu bana. Yağın tamam suyun tamam benzininde var. Ne istiyosun sen yav. 

- Cabbar abi saat ikide Bern’de. 

- Bas be oğlum hadi be oğlum ye şu gazı bak karışmıycam artık…. 

Aslında uzun burnu ve çirkinliğiyle resmen gargamel’in torunu bu adam. O kadar zamandır fark edememişim. Siyah tulum giydirmeli tamirhaneyide şatoya çevirdikmi tamamdır bu iş. Karıyı çocukları kovalasın dursun… 

Hatiç iki gündür ağır hasta. Yaz nezlesi fakat en ileri olanından. Ona baktığımda O değilde ölüsü karşımdaymış gibi. Ayakta duracak hali yok. Çok acı çektiği belli. 

Arabayı tekmelemeye başladı…  

Bağırıp çağırıyor. Durdurabilmem imkansız. Bir çeşit sinir krizine benziyor. 

Daha iki saatlik yolumuz var biz hala buralarda misket oynuyoruz. Yıllar öncesinin savaşını devam ettirmek zorundayım. İnternetten onlarca test çözdüm, boşa çıkmasa bari…   

Gerçek dünyadan hayal alemine oradan tekrar günümüze dönüp dururken hatiç devamlı muslukları açıp kapatıyor ayaklar zemini dövmeye devam ediyor.  Cabbar ise arabanın bir altında bir içinde bir kaputta kaybolmuş, konuşup konuşup duruyor. 

- Oğuz, oğuz, oğuuuzz 

Hatiç Cabbarın arabaya oturmuş kısık sesle bana sesleniyor. 

- Gel hadi boşver, atlayalım bununla gidelim. Ne olacakki yani zaman kalmadı, yoksa sen sınavı falan unut. 

Direksiyona oturup kemerimi bağladım, cabbar ilkokul çocuğu gibi yanımıza gelip ‘’ abi abi arabamı almayın nolur abi, nolur abi’’ demekten farksız ağlamaklı bir ses tonuyla 

- Yav ben napıcam yav… İhtiyarlattı bu araba beni yav. Biliyorum geç kalıyosunuz ama. Bakın beş Dakka tamirhaneye gidelim ondakkada halledecem size söz… 

Arka koltuktaki ceketi alıp cabbara ön camdan uzatıyorum. 

- Al bunu cabbar abi lazım olursa arama sonra. 

- Yav bakın yav, söz verdim yav. Bi el atında itelim on dakkada halledecem dedim yav. 

Düğün arabalarının yolunu kesen çocuklar gibi ön cama yapışmış gitmemizi engellemeye çalışıyor.

Gürültü ve trafik yoğunluğu Silviyanın dikkatini çekmiş olacakki Cabbarı yakalayarak; 

- Sen doktormusun?  

- Ne? 

- Kaputu dinliyordun ya haha hahaha hahaha hahaha, neyi var? başımı ağrıyo? hahah haahhaa… 

- Allah Allah get yav şimdi bak yav. Doktormuymuşum, neymişim ne  şimdi bu?  

El birliyiğle arabayı iterek çalıştırdık. Cabbar silviyanın intikamını arabadan çıkararak bağırta bağırta gözden kayboldu… 

Elimde sınav giriş belgesi, kimlik, kalemtraş, yumuşak silgi ve kurşun kalemle tamirhanenin bir köşesinde dikiliyorum…

Hatiç yere yıkılmamak için sırtını duvara yaslamış destek alıyor…

Cabbar oğluna fırça kayıp sıradaki müşterilere düzgün gözükmek her şey yolunda imajı vermek için zorunlu gülücükler dağıtıyor… 

Hatiç yanıma gelip ‘’bir tek cümle söylemeliyim’’ diyor; 

- Çok talihsiz adamsın. Sınava gidecektik tamirhanedeyiz!   

Evden çıkalı bir saat oldu ve hala yola çıkamadık. Erken gidip biraz dolaşıp kahvaltı yapmayı düşünüyorduk. Benzin ve yağ kokusu iyice etkilemeye başlamıştı.  

Hatiç sol tarafımı felç etti. Makineli gibi çalışıyor. İsyan, fergat figan non stop koşuyor. Cabbarın jetmakinası da sol tarafımı almıştı. Caddeden geçen arabalar, sırada bekleyen müşteriler, iki saatlik yol, sınav, hayat , gelecek..vs derken; Üç taraftan açık muslukları ve o dolmayan havuz problemini şimdi anlamıştım. Ortada musluk yoktu, havuz zaten doluydu, sınav bir aldatmacaydı, araba bozulmamıştı, iki satlik yol rüyaydı, ben halen uykudaydım…Ben kimdim peki? Cabbar gerçekmiydi? Gargamelin oğlumuydu torunumu?        

Hayelle gerçek arasında Cabbar bağırıyordu; 

- Yav bunun eksozu tıkanmış. Nalet olası ondan çalışmıyormuş. 

Eksozununda….. tıkanmasınında….. 

- 2’de 2’de Bern’de…. 

- Yetişirsin yav…yollar açıksa nolcak ki zürih’den çıkarsın 2 saat sonra oradasın! 

Kendimi çok güçsüz hissediyorum, uykusuzluk sabah komedisi falan işte. Tartılsam 10 kilo ya çekerim ya çekmem. 

Hatiçle beraber caddenin kenarında kaldırımda oturuyoruz. Tamirhanede zaten yolun dibindeydi. Tam karşımızda kocaman duvar saati var, gözlerimi ona dikmiş ayırmıyorum. Böylelikle zaman kontrolümün altında olacak ve yavaş ilerleyecekti… 

Cabbar 30 yıllık meslek hayatının yıllanmışlığını kutluyor; 

- Bak gördünüzmü, neler çıktı ekzosdan . Vay anam vayy. Bakın bakın işte bunlar tıkamış zavallıyı, o yüzden marşda basmaz tekerde dönmez. Aslında şimdi……… 

- Tamam abi tamam daha bu kafayla iki saat araba sürcez sonra sınava gircez… 

Arkama bakmadan gaza basıp ‘bir rüya daha gördüm’ deyip, tamirhaneden uzaklaşmak ne güzel bir duyguymuş…  

Ellerim yağlanmış pis kokuyor. Silmekte fayda etmiyor, insanı deli eden o yapışkanımsı hali direksiyonada bulaşmış tütsü veriyor…        

Evden çıkmadan önce aç karnına attığım ağrı kesici tamirhanede miladını doldurdu. Cebimde sakız kutusu gibi taşıdığım ağrı kesiciden birtane çıkarıp aynen filimlerdeki gibi susuz olarak boğazımdan aşağı salladım… 

Araba gidiyor fakat hatiç sağ koltukta hep aynıydı. Olayların özetini çıkartıp isyanla yuğurarak sağ tarafıma postalıyordu.

 - Yeterin ya…… yeterin artık ya……Oldu bitti kapatın artık…..Sınava gidiyorum ben sınava….   

Uzun bir sessizlik….. 

Belirli aralıklarla yol çalışmaları var. Kuyruk halinde ilerliyoruz. Hatiç yorgunluktan uyku halinde benim kafa önüme düşüyor elimle tekrar kaldırıyorum.  

Uzun bir yolculuktan sonra Bern’e vardık. Fakat otoban çıkışı yanlış giriş yapmışız. Arayollardan tekrar geriye merkeze ulaştık. Hatiç’in elinde sınav giriş kağıdım, üzerindeki adresi benzincide soruyor.

Yanlış tarif, doğru tarif, orasıydı burasıydı derken Bern üniversite’sindeydik artık. 

Amerikan filimlerinde gördüğüm okul sahnelerinin yapmacık düzmece olduğunu sanırdım. Burada gördüklerim alakası olmadığını gerçek olduğunu anlamama yetti. 

Zenciler, sarışınlar, Japonlar daha bilmediğim ne kadar ırk varsa tam bir gökkuşağı ortamı. Çimlere yarı çıplak uzanmış öpüşenler, bir grup oturarak el ele tutuşmuş gözler kapalı mmmmmmmmm diye sesler çıkarıyorlar, büyük bir cafe içi dolu cıvıl cıvıl öğrencilerle, spor yapanlar, uzanmış ders çalışanlar….vs 

İkimizdede bir adım daha atacak bir şey düşünecek hal kalmamıştı. Birbirimize söylediğimiz sözleri anlamıyorduk.

İkişer üçer kez aynı sözleri tekrarlamak zorunda kalıyorduk. Başım bir ton çekiyordu miğdem inanılmaz bulanmaya devem ediyordu. Hatiç olduğu yere çökmek zorunda kaldı, onu güçlükle kafeye bıraktım ve orada kaldı.

Sınava gireceğim binayı arayıp bulmam gerekiyordu...

Sokak sokak ayrılmış binalar vardı. Elimdeki klavuzla öpüşen binayı buldum. On onbeş metre geriden giriş kapısının etrafında bekleşen tiplerden anlamıştım aslında. 

Geriye dönerek hatiçin yanına kafeye oturup derin bir ‘oh’ çektim. Yarım saatim daha vardı, bir şeyler yemek istiyordum fakat içimden gelmiyordu. Zorlada olsa bir tabak salata yemeyi başardım. Hatiçle vedalaşıp yanıma pet sulardan bir tane alıp sınava gireceğim binaya doğru yol aldım. 

Kapı girişinde takım elbiseli gravatlı bir şahıs vardı. Ona elimdeki belgeyi gösterip sordum. Alt katlarda bir yerleri tarif etti. Abartısız beş kat aşağı indim. Bu bina tarihi olmalı heralde, geniş koridorları ve kocaman derslik kapıları vardı. Kendimi bir anda kilisede hissettim. Ağır baskın koku etrafa hakimdi. Salonu bulmuştum fakat benden başka kimsecikler gözükmüyordu.  

Tuvaletin kapısından içeri kendimi nasıl attıysam öylecene boşaltı verdim içimdekileri. Devamlı kusuyordum, tüm salatalar başka bir bedendeydi artık. 

İyice kuşkulanmaya başlamıştım. Saat gelmiş fakat kapı kilitli omuzluyorum gene açılmıyor. Bir üst kata çıktım, ileriden bir bayan geliyordu; 

- Afedersiniz ben Öss sınavına gireceğim fakat…… 

- Koridorun sonuna gidin sağdaki ilk kapı 

İçeriye girdiğimde hummalı bir çalışma vardı. Alçak sesde uğultu, yerlerini arayanlar, soru kitapçığı dağıtan görevliler…Hemen biri yanıma gelip elimdeki kağıda baktı ve beni yerime oturttu. 

Sınav süresi, kurallar falan anlatıldı ve kitapçığın ilk sayfasını açtım. 

Yıllar öncesine geri dönmüştüm, elimde kurşun kalem seçenekleri işaretliyordum. Türkçeydi, matematikti, tarihti derken koskoca üç saati geçirmiş harap bir haldeydim. 

Geçenlerde posta kutusundaki resmi sarı zarfı gördüğümde açıp açmamak konusunda tereddütte kalmıştım.  Tam on dakikada yavaş yavaş milim milim açtım… 

Ve artık benimde bir öğrenci kimliğim olacaktı…

  

 Oğuz

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa