Yitik çocuk
 
 
Kocaman gövde üzerine monte edilmiş minicik kafatasına yapışık bir çift silik göz. Pınarları kanlı. Gecenin sessizliğinde 
ekseninde dönerek alev çıkartıyor. Bu çakmak gözlerle altı senelik çekyatta tahta kurularıyla uyumaya çalışan uykusu pek 
derin olmayan abisinin yüzü arasında bir karış mesafe var. 
 
Gözlerin nefesi abisinin ensesinde. Uyurken seyrediyor abisini saatlerce ve her gece. Seviyor ailesini. Sevgisini böyle 
yaşıyor yarım kalan aklıyla. İstiyor ama dokunamıyor. 
 
En güzeli uyurken doya doya gözleriyle sevmekti. Bilindik bir sevgi yolu değildi. Abisi tesadüfen uyanmasa bu şölenden 
mahrum kalacak. Ve korkudan. Kim bu mahlukat diyor ödü bokuna karışan abisi zifir karanlıkta bağırarak. Kimseyi 
korkutmak istemiyordu aslında. Hele ki ailesini. 
 
Bazen çok agresif olabiliyordu. Ürkünç bir insan değildi. Yıllar önce abisine verilen talimatla zorla sürüklenip götürülerek 
teslim edilmişti. Tavşan kanı kıvamında koyu dini eğitim veren yatılı okula. Ne olduysa o okuldan sonra olmuştu. Yatılı okula 
gitmek istemiyorum diye yalvarmış ağlamıştı bu derin bakışlı gözlerin sahibi. Henüz sekiz yaşındaydı o zamanlar. 
Neler olup bittiğini anlamamıştı. Belliki evde istenmiyor ve gönderilmek isteniyordu. Göt korkusundan başka birşey 
hissetmeyen abisi, yitik çocuğun tepkilerine duyarsızdı o nu sürüklerken. Bu hüzünlü minik bakışlar ve ağlamalar umrunda 
değildi. Bir an önce emaneti hacı hocalara teslim etmekten başka bir şey düşünmüyordu. 
 
Alev çıkan bakışların temelini kapıdan ayak üstü cüppeli sarıklı sakallı adama teslim ettiğinde atmıştı abisi. Emir kuluydu. 
Kardeşini teslim etmeden eve dönme diyen bir babanın muhteşem fikri olan bu kararını uygulamıştı. Okulundan hiç 
memnun olmayan hergün ağlayan sekiz yaşında ki yitik çocuk gün geçtikçe yaşlanıyordu. Hafta sonları pek nadir eve 
gelmesi için serbest bırakılırdı. Onun haricinde kimsecikler onu görmeye gitmezdi. Eve geldiğinde ise bambaşka bir dünya 
ya ait olduğu geçde olsa anlaşılmıştı. Cinler ve perilerden konuşmaya, zaten bilmedikleri müzik resim ve kadınların 
şeytanın bir parçası olduğunu söylemeye başlamıştı. Kalemle pürüzsüz yüzüne sakal yapmaya başladığında ise anne 
gözyaşlarını tutamamıştı. Beni ağlattınız. Sizde ağlayacaksınız diyordu dokuz yaşına giren yitik çocuk. Büyümüş ve 
küçülmüş gibiydi. Muskalar yazmaya başladı on yaşında. Sabahlara kadar yatmıyor. Gülmüyor. Gülen insanlara çok kızıyordu
Neden rahatsız oluyorsunuz gizli gizli ağlıyorsunuz ki böyle olmasını siz istemediniz mi diyerek bir bakıma intikamını 
alıyordu. 
 
İntikam almaktan başka bu yaşam tarzını yitik çocuğun beynine sistemli bir şekilde kazımışlardı. Mutluydu baba. 
İstediği olmuştu. Gerisi hiç önemli değildi. 
 
Baba hiç sevmemişti çocuklarını. Yitik çocuk gibi diğer iki abiside kayıptı. Kendisinden iki yaş büyük kardeşi evden kaçmıştı.
En büyük abiside vatani görevini yapıyordu. Yaşını büyülttürüp gitmişti evdeki ortamdan uzaklaşmak için. Herkes sevgiyi 
başka yerlerde aramaya başlamıştı. Baba dayak faslına başladımı ertesi güne kadar sürdürürdü. Yitik çocuk bu aile içi 
şiddetten olanca hızıyla etkileniyordu. Belki de bu bu yatılı okula gidiş mutluluk getirecek orada bir başkaları tarafından 
sevilecekti. Sevilmenin değer verilmenin ne demek olduğunu öğrenme ihtimalinin bu yatılı okula gidişle olabileceğini 
düşünmüştü. 
 
Bu evde kalmak daha kötüydü. Diğer kardeşleri gibi o da kaçmalı ve kurtulmalıydı. Hayatının en erken ve ilk 
yolculuğuna çıkıyordu. Tek başına. Tek üzüldüğü konu annesinden ayrı kalmaktı. Yavrularım diyerek anne çocuklarına 
sımsıkı sarılır. İhtiyacı oldukları kadar sevgiyi onlara vermeye çalışırdı. Annelerinden başka kimsecikleri yoktu. 
Anne gizli gizli güzel yemekler yapar çocuklarına yedirirdi. Ufacık harçlıklar vererek çocuklarını sevindirmek anneye tarif 
edilmez mutluluk verirdi. Ve çocuklara. Herşey çok kısa sürer baba inanılmaz bir baskı kurar aile fertlerine sonsuz 
işkencelerle dünyayı dar ederdi. Anneninde pek hükmü ve yaptırımı yoktu. Şiddet sevgiyi her zaman alt ederdi. 
 
Anne baba ve yitik çocuk için hayat çekilmez bir hal almıştı. Evet gitmeliydi yitik çocuk. Annesinin sevgisini minicik 
yüreğine gömdü ve koğuşuna girdi. Kış günüydü. Dışarısı inanılmaz soguktu. Üst üste konulmuş paslı soguk demirler 
üzerinde kat kat yatan çocukları gördü. Artık üç katlı ranzanın ikinci katı ona aitti. Sabah beş de kalkacak. Gün kararana 
kadar bilmediği ama ürktüğü yollarda yürüyecekti. Korkmuştu. Belli etmemeye çalıştı. Uzun tahta sopalarla yediği 
dayaktan sonra pınarlarında ilk kanları oluşmaya başlamıştı. Bu duruma alışmalıydı. Et ve tırnak misali dayak yemek 
ayrılmaz bir parçasıydı bu karanlık okulun. Dayak fasıllarına alışıktı ama burada ki yaşam ona çok farklı geliyordu. 
 
Ailesiyle göçebe hayatı yaşamıştı. Annesi ve kardeşleriyle devamlı babalarından kaçar akrabalarında kalarak yaşamlarını 
sürdürürlerdi. Bazen durumları müsaitse kendilerine kiralık ev tutar aç karnına olsada yaşamayı sürdürürlerdi. 
Hayat tecrübesi bilgisi ve ağırlığı olan birde ananeleri vardı. Bütün kaçışlar ananenin direktifleri planları doğrultusunda 
gerçekleşirdi. Kimse bu durumdan rahatsız değildi. Babadan başka. Hemen hemen hergün dayılarıyla iç içe yaşarlardı. 
Dayıları külliyen alkolle haşır neşir olurdu. Akşam vakitlerinde herkes neşelenir alkolün etkisiyle geçici mutluluklar 
yaşanırdı. 
 
Altı tane dayıları vardı. Her bir dayı için ayrı ayrı bakkala gidilir. Bazen şarap. Bazen rakı. Bazen de biralar alınır 
kuruyemişlerden biraz tırtıklanarak eve dönülürdü. Kalan bozukluklardan epeyce kazanç da elde edilirdi. Arada 
sırada dayıları tadı buruş buruş olan içkilerden yitik çocuk ve kardeşlerine tattırırlardı. Yaz aylarında akrabaları bazen 
denize ve pikniğe gider unutulmazlarsa davet edilirlerdi. Mangal yakılır. Milletin içinde onlarda nasiplenirdi. Alkol sular 
seller gibi akıp giderdi. Dayılarına ait at yarışları kuponlarını defalarca götürüp bayiye yatırırlar ama hiç kazanıldığını 
görmezlerdi. Etrafında dünyevi zevk ve haram denilecek olayların içindeydi yitik çocuk. Yaşı küçük ama hayata dair 
yaşanmışlıkları çoktu. 
 
Her gün, günde seksen kere ibadet etmek buz gibi havalarda devamlı sularla temizlenmek uzun 
sopaların menzilinde gezmek ve ilginç harfleri zorla öğrenmek ona çok zor gelmişti. Eve de dönme ihtimali hiç yoktu. 
Her iki taraftada şiddet vardı. Okula zar zor devam ettiği üçüncü senesinde kaçmaya karar verdi. Adanada çöp 
konteynırının içinde buldu kendini. Cuma pazarını anımsatan eski kale içinde ki topkapı otogarından sıyrılarak ankara 
otobüsüne binmişti. Rica minnet oradanda ver elini adana. İki minik kedicik ve köpekle sabahı yaptı mis kokular içerisinde. 
Hiç bir amacı ve hedefi yoktu bu kaçışın. Çarpık bir ailenin meyvasıydı o. 
 
Sabah ezanını duyunca içi bir tuhaf oldu yitik çocuğun. Değişik duygular hissetti. Ağlamamalıydı. Ayakları üzerinde 
durabilen güçlü kocaman on bir yaşında olgun bir insandı o artık. Domatesi oldum olası sevmemişiti. Belki küflenmişi hoşuna 
giderdi. Pörsümüş yeşil biberleride topladı çöp kovasının içinden. Yanda ki markete ekmek için yalvardımı karnını 
doyurabilirdi. Postaneden annesinin sesini duyabildi. 
 
Ağlamaktan konuşamadılar. Merak etme anneciğim ben seni çok seviyorum diye bildi son saniyede. Çabuk biten jetona 
bastı küfürü. İyi olmuştu aslında telefonun kapanması. Yıllardır kesintisiz ağlamaktan içi geçmişti. Aynı senelerde anne ve 
babası kayseriye yerleşmişlerdi. Baba devlet memuruydu. Sağlam bir işi vardı. Devlete kapağı atmıştı. Kimse işine son 
veremezdi. Umarsız gamsız bir tipti baba. Çocuklar nerdedir acaba diye bir gün oturup on dakika düşünmezdi. Anne o 
kadar şanslı değildir. Dalgalı uzun saçlarını makasla kökünden kesmiştir. Travmalarla seyreden türlü türlü bunalımların 
içindedir. Çamaşır asmakta olan anne. Balkondan köşe başında tedirgin vaziyette duran yitik çocuğunu fark etti. Bu sefer 
gözün pınarları sevinç gözyaşları için çalıştı. Şehir değiştirmiş yeni evine girdi yitik çocuk. Altı ay sokaklarda yaşamış 
onlarca kilo vermiş kurtlara kuşlara kalmamıştı. Hiç konuşmuyordu. Boynundaki kocaman muskası duruyordu. 
Değişmeyen birtek o vardı. 
 
Sofraya oturdular hiç sevinmemiş babayla beraber. Kayseride çok iyi bir din eğitimi veren 
okul var seni oraya vereceğim dedi baba. Temmuz ayının ortasında şimşekler çaktı odanın içinde. Babanın bir insan 
olmadığına karar verildi. O okula gideceksin yoksa bu evde seni istemiyorum dedi baba. On iki yaşının son altı ayını 
çöplüklerde geçirmiş yitik çocuk tekrar kaçtı şimşekli evden. İstanbula ananesinin yanına sığındı. Oradan halasına. Ve yine 
sokaklara. Büyük abisinin askerden döndüğünü duydu. Annesinin biz istanbula geleceğiz ev tutup hep beraber yaşayacağız 
cümlelerini duyunca çok sevindi. Sevincinden o akşam uyuyamadı bulduğu emniyetli yeni çöplüğünde. 
 
Büyük abi kayseriye giderek annesini alıp istanbula geldi. Ufak odaları olan iki göz yuva tutuldu. Akşam eve yitik çocukda 
gelecekti. 
 
On üç yaşına gelen yitik çocukda inanılmaz davranış bozuklukları gözledi anne. Yarın sabah bakırköy ruh ve sinir 
hastalıkları ikinci kat on dört numaralı odadan annenin feryatları duyuldu. İki sene psikiyatride yatan yitik çocuk girdiği 
travmalardan çıkamıyordu. Üstüne giydirilmiş mavi önlüğüyle demir parmaklıklı bahçede sigarasını tüttürüyordu. Saçları 
bembeyaz olmuştu. Hiç konuşmuyordu artık. Üçüncü seneden sonra abilerini tanımadı. Sadece annesini tanıyabiliyordu. 
Beyin şoku önerdi doktorlar. Anne kabul etmedi. 
 
Gecenin en koyusunda duygu dolu gözlerle sevilmenin mutluluğunu yaşamak kalmıştı otuz yaşına giren yitik çocuğun ailesine.
 
 
 
 
Tayfun

 

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa