Tatil
 
 
Kıyıdan onlarca mil uzakta. Marmara'nın serin sularında aşşağılık sınıflandırmanın ayrımcılığın alt katındayım. Normal 
insanların bulunduğu bölümde. Üst kat 'vip' salonuymuş. Merdivenlerede emniyet şeridi çekmişler. Olurya tecavüze 
uğrayabilirler. 
 
Bandırma feribotu güzel. Bayağı konforlu. Eski feribotun havası daha başkaydı. Martılarla dost denizle kardeş rüzgarla 
sarmaş dolaştı. Yenikapı'dan onsekiz otuz feribotuna yirmi beş ytl ye biletimi kestirdim. Takriben iki saat sonra 
bandırmaya ulaşacağız. Yuvarlak masa tipinde 953 nolu koltuğa çöreklendim. Pek fazla sürmeden ilerledim oradan. 
 
Mutlu aile tablosu çizen aç kurtlar gibi tonlarca yemek yiyen insan sürüsü vardı karşımda. Rahatsız oldum. Dolaştım 
ortalıkta. İnsanlar şen şakrak tatil moduna bu kocaman cihaza binmeden girmişler. Benim çözülmem zaman alacak gibiydi. 
 
Yaşamsal sorunlardan sıyrılmak için erkendi. Altan kardeşimin hediye ettiği Bukowski'nin kitabına daldım biraz. 
 
''Bir filozofla sohbet edeceğime bir sarhoşla muhabbet ederim'' diyordu. Kadınlar söz konusu ise dünyevi işleri bir 
çırpıda sileceğini anlatıyordu. Bana da mantıklı gelmişti. Adamın bildiği bir şeyler vardı. Okumaya devam ettim. 
 
Tuvaleti ziyaret etmenin vakti gelmişti ama deliği tutturmanın mümkünatı yoktu. Fayansları suladım çıktım. Feribotun 
İçerisi yarı açık cezaevi gibi. Denizin ortasındasın ama denizi göremiyorsun. Bana sıkıcı geldi. Her iki tarafta da yiyecek 
içecek servisi yapılıyor. Ateşten gömlek şeklinde fiyatları giydirmişler unlu sütlü mamüllere. Göz banyosu yapıp yutkunmak 
en iyisi. 
 
İlk bir saat nasıl geçti farkında bile olmadım. Sessiz ve derinden yol alıyorduk. Cırtlak sesli üzerlerine zorla sokulmuş 
denizci kıyafetleriyle çığlık atan garsonlar bastı ortalığı. Sallama çayları en yüksek fiyata kökleyecek adam aradılar bir 
müddet. Balinanın ağzından çıkan minik balıklar şeklinde dağıldık bandırma içlerine. 
 
Yirmi bir otuz Uludağ otobüsüne taksiyle yetiştim. Takriben üç buçuk saat sonra akçayda olacağım. Bukowski'ye devam. 
Kaptan şoför saat on da şalteri indirene kadar. Gece bir otuzda akçayla öpüştük koklaştık. 
 
Ananeme süpriz yapacaktım. O daha önce davranıp Kuşadası'na gitmiş. Acı süpriz. Göt gibi kaldım Akçay sahillerinde. 
Güneş doğarken şezlongun üzerinde yetmiş dört kiloluk pastırma yenmeye hazırdı. Eve girdim iki buçuk gün uyumuşum. 
Doktor lakaplı arkadaşımda geldi akçaya. Villaların olduğu bölgede melodi otele yerleşti. Beraber takıldık Akçay'ın serin 
sularında. 
 
Güzel kızlarına baka kaldık. Çok efor sarf ettik kulaçları atarken ama hatunlara hiçbir şekilde ulaşamadık. Doktorla 
muhabbetlerimizin tamamına yakını hayata dair oldu. Ve kadınlar tabiki. Tek başına köhne otobüsüne binerek ayrıldı. 
 
Gitmeden önce mangal üzerinde öldürülmüş koca bir levrek ziyafeti çektirdi bana. Doktorsuz tek başıma kaldım. 
 
Güneş acımadan dağlıyor insanları. Deniz umursamadan donduruyor. Verdiğimiz paraya yazık oldu deyip denize girmeden 
dönenler var. Çok soğuk deniz suyu. Tatlı su çıkıyormuş deniz dibinden. Buz gibi. Mangal gibi yürek lazım girmek için. 
Benim hoşuma gitti. Deniz dediğin sarsmalı insanı. 
 
Suavi konserindeydik dün akşam. Kırdı geçirdi ortalığı. Dostluk kardeşlik barış banyosu yaptırdı sarıkız meydanındaki 
sakinlere. Göbekten zeytin yemediğini şaklabanlık yapmadığını anlattı. Topluma karşı sorumluyum ben. Maddiyat hiç 
önemli olmadı benim için diyerek ikinci kez ama bu sefer müzik banyosu yaptırdı insan seline. Saçları ve sakalları karlı 
kayın ormanıydı. Deniz kum güneş üç geninde geçiyor günler. 
 
Her zaman olduğu gibi tek başıma ve kadınsız...
 
 
 
 
Tayfun
 
 
 
 
Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa