Böylede Olur
Gece yarısı gıcırdayan balkon kapısını ustalıkla aralayıp yıldızları seyretmeye çıktım. Havada yanık kokusu vardı. Tüm semt uyuyor korkutucu bir sessizlik hakim. Ay parıldıyor yıldızlar gökyüzünde dans ediyordu.
Balkonun sonuna doğru sessiz adımlarla yürüdüm. Koku keskinleşmeye başlamıştı. Kedi misali burnumu sağa sola oynatıp hedefe odaklanmaya çalışıyordum. Gördüğüm manzara karşısında dona kalmıştım.
Balkonun sol arka çaprazında göğe doğru alevler yükseliyordu. Alevlerden bağımsız bir şekilde duman imparatorluğu vardı. Sabaha karşı adaya çıkmaya çalışan king kong avcılarının gemisini esir alan sis dalgası gibiydi. Üzerime bir şeyler giyip kendimi dışarıya attım ve sağa sola koşuşturan insanlar gördüm.
Bizim apartmanın önü bu semtin tam merkezi sayılırdı. Büyükçe bir market, postane, restoran ve bir bankamız vardı. Dört yol ağzı denen yerlerle eş değerdi. Olay elli metre kadar yukarıda cereyan ediyordu. Kaldırımda bekleşen birkaç pijamalı kişi vardı. Ellerinde eşyalar panikle seyre dalmışlardı.
İtfaiye aracı sokağa giriş yaptı, biri araçtan inip hızlıca uygun yeri aradı buldu. Şoför ustaca park etti.
İtfaiye erlerinden biri aracın arkasındaki bölmeden koltuğunun altına sıkıştırdığı malzemelerle yolun başlangıç yerine koşmaya başladı. Elli altmış metre sonra yolun kenarına ışıklı uyarı levhası dikti. Aynı hızla yolun diğer ucuna koşarak aynı uyarı levhasından koydu.
Bu arada trafik işliyor arabalar şaşkın bakışlarla geçiyorlardı. Ekibin başı olarak tahmin ettiğim kişi kaldırımın üzerine yazı tahtası yerleştirdi. Elindeki ispirtolu kalemle bekliyordu. Alevlerin arasından dönen bir diğeri ise, oksijen maskesini çıkarttıktan sonra yüzünü yıkayarak şef’e bir şeyler anlattı. Şef tahtaya çizmeğe başladı.
Üç er ise aynı anda sıraya girerek aracın arkasındaki hortumu kucakladı ve koşmaya başladı. Altmış yetmiş metre ileride bizim apartmanın önündeki su vanasına bağladılar.
Bu arada bir diğeri hortumun geçtiği yola takozlar atmaya başladı. Gidiş ve geliş olarak ayarladı bunları. Takozların ortasında oyukluk vardı. Araba tekerleklerine göre mesafeyi ayarlayarak hortumu takozların ortasındaki oyukluklardan geçirdi. Vananın başında bekleyen arkadaşına işaret yaptı. Vana açıldı. Suyun tazziki ile hortum yolda yolda dans ediyordu.
Bir kişi yolun ortasında gelen araçları yönlendiriyor takozların üzerinden geçmelerini söylüyordu. Bazı araçlar son salisede acı fren yaparak geri geri gidip tekrar yönlendirme ile geçiş yapıyordu.
Çan sesiyle dikkatim dağıldığında başımı kaldırıp kilisenin saatine baktım, saat 03’ü gösteriyordu.
Karanlığı yararak bana doğru yaklaşan uzunca bir şey gördüm. Matrix tarzı savrulan paltosuyla suyun üzerinde yürürcesine gelen Silviya idi. Orta okulda zorla giydirilip okula yollandığım Sümerbank'dan senetle aldığımız koyu gri palto aklıma gelmişti.
Devamlı sorular sorup el kol hareketleriyle alevleri gösteriyordu bana. Aklım gitmişti. Elli senelik paltosunun altındaki metal tarzı tişörte takılmıştım. Küçücük ayaklarında Kasımpaşa tarzı sivri topuklu ökçesine basılmış ayakkabısını nereden bulduğunu düşünürken, sonar atan iri gözleriyle beynimi taradıktan sonra benden hayır gelmeyeceğini anlamıştı. Ani bir dönüşle paltosunu havalandırdıktan sonra bir adım ötemdeki üç kişilik guruba doğru yöneldi. Paltosuyla yarattığı manyetik etkiyle kümeyi yararak ortalarına dalı verdi.
Yoldan geçen bazı arabalar görevliyle konuştuktan sonra kaldırımlara çıkıp arabaları park ediyorlardı.
Hepsinde sahne aynıydı. Arabadan dört beş kişi yatak kıyafetleriyle çıkıyordu. Bagaj açılarak itfaiyeci kıyafetleri çıkartılıyordu. Kasklarını başlarına geçirip yeleklerini giyiyorlar koşarken de kimi zıplayarak bağcıklarını bağlamaya çalışıyor kimi ise arkadaşlarının yardımıyla yerden kaldırılıyordu.
Bir tanesi dengesini kaybetmişti. Yere kapaklanmamak için dört beş metre kafası yere yakın tökezlemiş fakat başaramayarak yüz üstü çakılmıştı. Kendine gelmesi uzun sürmedi. Herkes kendi telaşında olduğundan kimse fark edememişti. Etrafa dağılan malzemelerini toparlayarak burnuna tuttuğu mendiline aldırmadan alevlere doğru koşmaya başlamıştı.
Üç dürt gurup oluşturulmuştu. Şef tahtaya yazıp çiziyor, etrafındakilere taktikler veriyordu. Sanki bir bayrak yarışıydı. Alevlerin arasından çıkıp gelenler kaldırıma çıktıklarında diğer bir gurup maskelerini takıp binanın içinde kayboluyorlardı.
Çevre semtlerden takviye araçlar gelmeye başlamıştı. Ambulans hali hazırda bekliyordu. En son gelen polis aracıydı. Aracı park etmek için baya bir uğraştı. İçinden sadece bir polis çıkmıştı.Esneyerek gerilmeye başladı ve etrafı süzerek komuta merkezine doğru en ağır adımlarla ilerledi.
Burada itfaiyecilik gönüllülük üzerine kurulmuştu. Hali hazırda yirmi dört saat nöbet tutan maaşlı itfaiyeciler yoktu. Bakkal, kasap, şoför, mobilyacı…vs, aynı birer gönüllü itfaiyeciydi. Neredeyse yarıya yakını bayanlardan oluşuyordu.
Saat bir hayli ilerlediğinden ve durum kontrol altına alındığından eve dönüp uyumaya çalıştım.Sabah ilk iş olarak olay mahalline gittim. Halen güçsüzde olsa binanın çatısından dumanlar çıkıyordu. Hava yağmurluydu. Gecenin yorgunluğu yüzlerinden okunan itfaiyeciler yağmurun altında oturuyorlardı. Tek noktaya kilitlenmişlerdi. Binadan gözlerini ayırmıyorlardı.
Mahalle sakinlerinin yüzde doksan dokuzu yangından habersizdi. Yüzde biri ise eğer seyrettilerse televizyondan yada bu sokaktan geçmişlerse öğrenmişlerdir.
O gece ben sadece sessiz bir film seyretmiştim, ne bir siren sesi nede bağrışan insanlar vardı ortalıkta…
Oğuz
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa