Welcome to Turkey
- Sistem bozuk kardeşim…
- Ne yapalım o zaman? Bizim suçumuz ne? O kadar yol teptik havada, olacak işmi şimdi bu?
- Ben ne yapabilirim? Görevli bir memurum arkadaşlar yaa…
- Nalet olsun! Hep aynı hikayeler. Birde Avrupa birliğine gireceklermiş miş. Kafayı yiyeceğiz artık ya, koskoca Türkiye’nin bir numaralı havaalanı, heeyyy İstanbul burası Dünya kenti. Bu nasıl bir anlayış? Nasıl bir sistemmiş kardeşim yaaa…
Kuyruk alabildiğine uzayıp gidiyor. Ardı ardına inen uçaklarda cabası. Abartısız söylüyorum altı yedi pasaport kontrol noktası var ve her birinde yüzlerce insan kuyrukta.
Bir saati geçti ayakta durmaktan gına geldi artık. Millette karıncalanmalar başladı. Herkes bir birine giriyor.
- Burası benim yerim ‘ çekil kenara’
- Lan ‘hasta ruhlu adam beş dakka önce tuvalete gittim ben.
- Banane kardeşim ‘ bak ben tutuyom gidiyommu hiç’
Annelerimizin eskiden pazarda alışveriş için kullandığı naylondan makine örmesi renkli pazar torbasını yere bıraktı. Bazı yerleri kalın koli bandıyla bantlanmış bazı yerleri ise siyah ayakkabı bağcığıyla sağlamlaştırılmıştı. Torbayı dengede tutamıyordu, ayaklarının arasına alarak bunu başardı. Aniden doğrularak tütün kokan nasırlaşmış eliyle beş kardeşi tuvalet hakkını ihlal eden bir başka Avrupalı vatandaşımızın suratına yapıştırdı. Tüm gözler ‘havaalanı meydan muharebesine dönmüştü’
Pasaport kontrol görevlisi polis memurları sistemin bozuk olmasından faydalanıp çocukluk günlerine geri dönmüşlerdi.
Yaşlarına uygun oyun alanları olmaması sebebiyle, havaalanının fiziki şartlarını kendi bünyelerine uydurmuş, ‘elim sende, saklambaç ve birdir bir’e kadar uzanan çeşitli ritmik gelişim uygulamalarını idrak etmişlerdi.
‘ Yardım ediiinnn, annem çok hasta ‘ demeye kalmadan kadının biri yere kapaklandı.
Orta yaşlı kadın resmen kıvranıyordu. Oğlu başında durmuş annesini ayağa kaldırmaya çalışsada kadında kalkacak derman yoktu.
- Memur bey lütfen görüyorsunuz acilen buradan çıkmamız lazım. Annem yaşlı ve hasta.
- Olmaz, sistem bozuk kardeşim…
- Başınıza gelmemiş bilemezsiniz o yüzden.
Çaresiz çocuk biraz utangaçlık birazda çaresizce annesine sarılmış onu yatıştırmaya çalışıyordu.
Diğer tarafta tuvalet muhalefeti bitmek bilmiyordu. Memurlardan biri olayı fark etti. Biz sırada bekleyen cüzzamlıların arasına girmek cesareti gösterip, tokat yiyen ve onbeş yirmi dakikadır birbirlerinin boğazına yapışıp itip kalkan çiftin yanına geldi.
- Noluyo kardeşim burda?
- Memur bey ben bu adamdan şikayetçiyim. Tuvalete gittim. Döndüğümde çantamı burada bırakmama rağmen ‘işte bu adam’ benim sıramı kapmıştı.
- Memur bey memur bey bende bundan şikayetçiyim ‘bana tokat attı’
- Sizin başka işiniz yokmu yav. Gelin bakalım siz şöyle…
Her yere yetişemiyordum ki. Pim çekilmişti birkere. O kadar saat yolculuk yapmış insanlar vardı bu kuyrukta. Belki iç hatlarda uçağı kalkacak yada otobüs saatine yetişmeye çalışanlar vardı. Hani derler ya ‘git derdini makro paşa’ya anlat’ işte o durumdaydı herkes.
Adamın biri kuyruğun karşı tarafında elleri cebinde polislere bağırıp çağırıyor.
- Bu adamı ne bekletiyonuz kardeşim? Olurmu böyle bir şey yavvv.
Dikkatlice bakınca elleri cebinde polisleri azarlayanın Beşiktaşlı eski menajerlerden Sinan engin olduğunu anladım! Acaba biz yurtdışındayken emniyet müdürü falanmı olmuştu?
Herkes kuyrukta bekletilen ‘o adamı’ görmeye uğraşıyordu. Arandı ve bulundu. Bozuk sisteme aldırış edilmeden kuyruktan çekilip alındı!
Azarı yiğen karşılığında boynunu büken memurların yerinde olmak isterdim. Görevimi yapıp herkes gibi ‘o adam’ıda kuyrukta bekletirdim. Sonrada tayinimin çıktığı ücra bir köşede benim gibilerin her zaman olacağını düşünürek avunurdum…
Ha unutmadan o kuyruk uzadı gitti. Bir buçuk saat sonra mucize oldu ve ‘sistem’ çalışmaya başladı…
Oğuz
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa