Ferit

Köyünden altı kilometre uzağındaki üzüm bağının ortasındaydı. Ağustos ayının kavurduğu günlerden biriydi. Babasının paslı bağ makasıyla kurumuş üzüm çubuklarını kesiyordu. Seneye daha çok ve sağlıklı üzümler yetişsin diye yapılırdı.
Kesmeye çalıştığı arap saçı şeklindeki üzüm çubukları ellerini parçalamıştı. Yüz haneli köydeki iki katlı evine döndüğünde
baltanın bir boy küçüğü nacakla ufak parçalara ayıracaktı bu çubukları. O da kolay bir iş değildi. Kışın yakması güzel
oluyordu. Kızgın güneş altında saatlerce süren arbededen sonra paslı makasla katledilecek bir şey kalmamıştı.
 

Küçük bir araba büyüklüğünde sıkıca paket yaptı kestiği çubukları, ki köyde bu paketlemeye şap denirdi. Yüzlerce kiloya
ulaşan bu şapı bir eşekden başkası taşıyamazdı. Tahir abisinden aldığı karakaçanla gelmişti bağa. Köylülerin can kurtaran
simidiydi karakaçanlar. Her işte parmakları vardı. Fakat bu günkü şapı karakaçanın sırtına yüklemek çok zor olacaktı.
Tek başınaydı ve imkansız gibi bir şeydi. Kendisine yardım edecek birileri var mı diye bakındı etrafa. Bir müddet bekledi.
Yardım edecek hiç kimseyi göremedi. Etrafta karakaçandan başka kimse yoktu. Karakaçanda üzüm çubukları gibi
kurumuş olan kayısı ağacının altındaydı. Üzerine saldıran envai çeşit sineklerle güneş altında kulağı ve kuyruğuyla
boğuşuyor başına gelebilecekleri hesaplamaya çalışıyordu. Yüzlerce kiloya ulaşmış şapı kaldırmaya çalıştı ama başaramadı.
 

Bir kaç kere kaldırdı ama bu seferde karakaçan sırtına kabul etmedi. Altıncı denemede bütün gücüyle yüklenip savurdu
şapı karakaçanın üstüne. Ortak bir payda da buluştular. Karakaçanın boynundaki ipi kavrayarak yola koyuldular. Seneler
öncede bağa gelmişti. O zaman şapı babası yapmış ona yardım etmişti. Hiç bu kadar zorlanmamıştı. Kan ter içinde kalmıştı
şimdi. Tek başına şap yapmak onu bayağı zorlamıştı. Bağ dağın eteğindeydi. Aşağı doğru inmek ince manevralar
gerektiriyordu. Köy yolları da mıcırlı ve pek geniş değildi. Aşağıya inseler bile Suriye ve İran bağlantılı bu ana yol
zorluklarla doluydu. Kendileri yolu kaplayacak yanlarından araçların geçmesi mümkün olmayacaktı. Yavaş yavaş yokuştan
aşşağıya doğru ilerlemeye devam ettiler.

Tam anayola inerken şap son sürat kaydı ve yere düştü. Karakaçanda takla atıp savruldu aşağıya. Mayına basmışlardı sanki. Ortalık toz bulutuyla kaplandı. Olabilecek en kötü şey olmuştu. Bir daha bu şapı kaldırıp yüklemek ölümden beterdi. Adım atacak hali kalmamıştı. Yolun kenarına oturdu. Sinirden ve çaresizlikten gözyaşlarına boğuldu. Babası ceza olarak göndermişti onu buraya. Çubuk toplamaya kesinlikle iki kişi gidilirdi. Kırk yıllık köylüler bile tek başlarına gelmezlerdi. 

Güneşin altında babasının kulaklarını çınlattı bir müddet. Ay çiçek yağı üreten bölgenin tek fabrikasına ait kamyondan inen üç kişi yardım etmese, şapı orada bırakıp bütün riskleri göze alarak köye dönecekti. Çok şanslıydı. Bazen saatlerce araç geçmezdi yoldan. Geçseler bile yardım etmeye bilirlerdi. Morali düzelmişti biraz. Şap yeniden karakaçanın üzerindeydi. Yola koyuldular tekrar. Akşamın serinliği çökmüştü köy yollarına.

Yol kenarları kavak ağaçları ve söğüt ağaçlarıyla kaplıydı. Yep yeşildi etraf. Yol boyunca gürül gürül akan su sesi yalnız
bırakmadı onları. Yola paralel akıp giden büyük bir öz vardı. Serinlemek için girer balık bile tutardı köylüler bu serin suda. Kadınlar ise çamaşırlarını yıkardı. Sırtlarına yükledikleri çamaşırlarıyla özün kenarına gelir. Çamaşırlarını büyük bir tahta kütüğün üzerine koyar. Başka bir tahta parçasıyla da çamaşırı dövmeye başlarlardı. Kirli çamaşırların kaçacağı hiçbir yer yoktu. Kadınlar çamaşırlara vurdukça kirler ok gibi etrafa fırlardı. Köye ulaşmalarına az bir yol kalmıştı.

Köyün girişinde bulunan kavak ağacının tepesinde ki yapraklar görünmeye başladı. Beş dakika sonra köye ulaşacaklarının işaretiydi bu.
Karakaçanda mıcırlı yolda kendine göre bir tempo tutturmuş halinden memnundu. Yaşadığı köy ve yollar düz bir ova
üzerine kurulmuştu. Yol boyunca yaptığı şap karakaçan üzerinden bir daha kayıp düşmedi. Tek tük gelen araçlarda
rahatça yanlarından geçip gitmiş başka bir sorun yaşanmamıştı. Bazen araçların şaplara çarptığı ve bu yüzden kazalar
meydana geldiği anlatılırdı. Evlerinin balkonundan anayola bakarak bir çok hayal kurmuştu Ferit'. Bu günkü yol macerasından ise pek de haz etmemişti. Ufak tefek bir çocuktu Ferit. Esmer, yuvarlak suratlı. Kocaman siyah gözlü, siyah saçlı ve içine kapanık dı. Pek fazla konuşmazdı. Her ortamda örnek çocuk olarak gösterilirdi. Yaşamının büyük kesitlerini İstanbul da geçirdiğinden köy işleri pek ona göre değildi. Köy yaşamı ve işlerinden anlamıyor fakat pratik zekasıyla üstesinden gelmeye çalışıyordu. Babası da keçi inatlı, tutarsız ve sevimsiz olduğu için deli lakabıyla anılıyordu. İncecik bacaklarının üzerinde kocaman bir göbeği vardı babasının. Ufacık suratına binlerce öfke sıkışmıştı. Kaşlarını çattı mı kaçacak delik arardı Ferit''le kardeşi. Köylüler onu gördüğü zaman sessizce uzaklaşıyorlardı yanından. Kimse muhatap olmak istemiyordu.
 

Babasına deli Mahmut derlerdi. Köyün girişinde ki köprüde mola verdiler biraz. Köprü altından geçen öz bundan
sonra ki yolculuğuna tek başına devam edecekti. Karakaçanda nefeslendi. İnsanı ve eşeği çileden çıkartan bu yükle köyün içinden geçmek şuana kadar aştıkları yollardan daha zordu. Köyün içerisi daracık keçiyollarıyla kaplıydı. Kesin kez bu engeli de aşmak zorundaydılar. Yoksa babanın gazabına uğrayabilirlerdi. Başka düşüncelerde kafasını kemiriyordu Ferit''in. İnsanların şehirden yeni gelmiş bu çocuğa fırlatacakları bakışlardan rahatsız olacaktı. Şehirde bir bok yiyememiş gelip burda eşek sırtında odun taşıyor, Babası deli bu da deli olacak diyen sesleri şimdiden duyabiliyordu. Köprüdeki mola çok iyi gelmişti. Zihni açılmıştı Ferit'in. Cami önünden geçerse mutlaka yardım eli uzanır diye düşündü. Cami önünde her zaman kalabalık bir cemaat bulunurdu. Köylülerin toplanma yeriydi orası. Köyün girişinden cami arası çok yakındı. Bir solukta karakaçanla beraber cami önüne geldiler. Her şey düşündüğü gibi olmuştu. Bütün cemaat sanki Ferit''i bekliyormuş gibi el attılar duruma. Eve gelene kadarda bazı köylülerden takdirde almıştı. Her baba yiğidin böyle büyük bir şapı
yapamayacağı söylendi Ferit'e. Yollarda ki arbededen üstü başı perişan olmuştu. Evin önüne yanaştılar. Karakaçanla etle
tırnak olmuş şapı büyük bir gürültüyle yere fırlattılar. Nihayet kabus bitmişti. Babasından da takdir bekliyordu artık

.'Nerde kaldın lan' diyen bir ses doldurdu etrafı. Balkondan geliyordu ses.

Şaşırdı. Bir an durakladı Ferit'. Düştü düşecek balkon demirlerine asılmış babasının sesiydi bu. Taşşak geçen bir tonlama
vardı ses de. Aldırış etmedi. Şelale gibi akan terini sildi. Sesin volümü arttı. Kan ter içinde nefes nefese kalan Ferit' başını
kaldırdı yukarı baktı.

'Kaç saat oldu lan. Hiç bir işe yaramaz mısın sen. Ekmek var yersin yatak var uyursun değil mi'

Dişlerini ve yumruğunu aynı anda sıktı Ferit'. Hakaretlerin hızının kesilmeyeceğini anladı.

-Ben neler çektim sen biliyormusun? ama bak şuan buradayım ve bana verdiğin işi de başardım.

Faydasızdı. Babanın taşşağı inanılmaz kaşınıyordu.

- Hemen o şapı indir. Eşeği de kırmızı bayırda ki Tahir abine teslim et. Ahır da ki kütüğü çıkar çubukları nacakla parçala. Akşama bitecek.

Fermanı almıştı. Görevi layıkıyla başarmanın mutluluğunu köşesinde yaşamaya çalışan karakaçanında yüzü asılmıştı. Hayvanla muhatap olmaya gerek yok dedi karakaçan içinden. Neler yaşadıklarını sadece onlar biliyordu. Kendilerine başarılması neredeyse imkansız bir görev verilmişti. Bu görevi de bütün zorluklara rağmen başarmışlardı. Babanın bu başarıyı göz ardı etmesi bir teşekkür bir aferin bile dememesi bu günkü maceradan daha çok yormuştu onları. Dünyada ki en güzel en büyük gözlerle bakıştı bir müddet Ferit'. Teşekkür etti bu gözlerin sahibi karakaçana. Onu teslim etmek için kırmızı bayıra doğru yola koyuldular.

Tahir abilerine çıkan yol, iğde ağaçlarıyla doluydu. Kurumuş terinin üzerine esen serin rüzgar ve iğde kokusu gevşetmişti onları. Mis gibi kokular içerisinde birbirlerine yaslanıp zorda olsa Tahir abilerine ulaştılar. Son kez bakışıp karakaçanı teslim etti.

Tahir abi çok şanslıydı. Böyle bir karakaçana herkes sahip olamazdı. Ayakları zorla gidiyordu Ferit'in. Hiçbir yerinde
hissiyat kalmamıştı. İnanılmaz yorulmuştu. Bir an önce uyumaktan başka bir şey düşünemiyordu. Bu mümkün değildi.
Çünkü babası, getirdiği çubukları küçük küçük sobada yanacak şekilde kesmesi için talimat vermişti. Talimatı yerine
getirmezse büyük bir arbede çıkabilirdi. En son isteyeceği tek şey buydu. Eve geri dönerken bulunduğu tepeden evlerinin çatısına baktı. Kaç senelik olduğu bilinmeyen, kırmızılığı gitmiş kiremitler arasından fışkırmış anten direğine gözü takıldı.
 

Son parçaladığı şemsiyenin yerinde yeller esiyordu. Antenleri olmadığı için şemsiyelerin metal çubuklarını kopartıp koli
bandıyla bir birine yapıştırıp anten yapardı. Televizyonda hiç bir görüntü çıkmaz ama her seferinde tekrar kendince
yöntemler denerdi. Yemek tencerelerinin kapaklarını da az bağlamamıştı. TRT1 seyretmek için and içmişti. Elektroniği de
çok sevdiğinden uğraşmak hoşuna gidiyordu. Bazı günler çatıya yüz elli kere çıktığı olurdu. Şemsiye çubuklarıyla yaptığı
anteni yer ve gökyüzünün bütün yönlerine çevirip her hangi bir resim bir görüntü çıkması için heyecanla koşuştururdu.
Ne bir ses nede bir görüntü çıktığı olurdu altmış model siyah beyazda. Karakaçanı teslim ettikten sonra evin önüne geldi.
 

Getirdiği çubukları kesmesi gerekiyordu. Çubukları üzerine koyup keseceği kütüğü aramak için ahıra girdi. İçerisi loş ve
havasızdı. Yer toprak olduğu için her adımda iki karış toz havada uçuşuyordu. 'L' şeklindeki ahırın diğer ucuna da bakmaya
başladı. Nalbur vari paslı hacetleri yararak ilerledi. Örümcek ağlarıyla kaplanmış kırk mumluk ampul içeriyi
daha da karartıyordu. Evin çatısına döşenmesi için alınan içi geçmiş büyük kavak ağaçlarının altında gördü aradığı kütüğü.
Çekip almak bayağı zor olacaktı.

Ahırda ki hummalı aramalar sonucunda çıkan gürültüden rahatsız olmuştu prenses. Tahtadan derme çatma yuvasından çıkıp aynı dakikada mesaiye başladı. Kahverengi tüylü, tombul bedeniyle yeri eşeleyip gagasıyla irili ufaklı böcekleri topluyordu. Bir yumurtanın en taze hali bu prenses yumurtladığında görülebilirdi. Çocuk gibi kucağa alınıp sevilmekten hiç çekinmezdi. Bir ara yavruları olsun diye yumurtaları bir müddet toplanmamıştı. Günlerce birikmiş yumurtaları üzerinde yatmış, Onlarca civ civ ortalıkta dolaşırken hiç kimseyi tanımamıştı. Prenses değil yavrularını koruyan aslan parçası olmuştu. Neyse ki şimdi durulmuştu. Yavrularını büyütmüş sevgi modun daydı. Kütüğü sürükleyerek ahır kapısının önünde ki şapın yanına getirdi Ferit'. Prenses arkasından koşuşturdu ama dışarı kaçmayı başaramadı.
 

Bu gün çok yorulmuş ve inanılmaz acıkmıştı. Karnı gurulduyordu. Çalışmaya başlamadan önce bir şeyler atıştırmak istedi.
Tandırdan da nefis kokular ve sesler geliyordu. Annesi kışlık yufka ekmek yapılacağını söylemişti bir kaç gün önce.
Annesi köyde ki kadınları toplamış tandırda ekmek yapıyordu. Balıklama girdi içeri. Oklava ve hamuru aynı
kareografi de ıspanak, peynir ve kıymaya bulayarak ritim tutturan köylü kadınların çalışmalarına tanık oldu. Dört kadın
vardı içeride. Bazılarını tanıyordu. 'Yakışıklı gel buraya, iki sene sonra kızımı sana vereceğim' diyen solmaz teyze yufka
ekmek gurubunun yöneticiliğini yapıyordu. Solmaz teyzenin verdiği Ispanaklı böreğe yumuldu bir solukta. Annesi İstanbul hatıratlarını anlatıyor diğer kadınlar heyecanla dinliyorlardı. Peynirli arkasından kıymalıyı da indirdi mideye.

Gün kararmaya başlamış, kırık camlı ufacık pencereden güneş çekilmişti. Yerin dibine gömülmüş tandır ateşi devamlı sap saman çöpleriyle destekleniyordu. Tandır ateşi içerisini kızıla boyamış, annenin hatıratlarıyla halvet olmuştu. Karnı doymuş gözü doymamıştı Ferit'in. Babada namaz kılmak için camiye gitmiş her an gelebilirdi. Çubukların bir an önce bitmesi gerekiyordu. Yoksa babasıyla yaşayacağı kavgayı düşünmek bile istemiyordu. Çubukların bitmesine imkan yoktu ama baba geri döndüğünde Ferit'i çalışır vaziyette bulursa hafifletici sebep olurdu. Tam düşündüğü gibi olmuştu her şey. Baba geldiğinde Ferit iş başındaydı. Yüzünde takdiri anımsatacak hiç bir hareket yoktu babanın. Görmemezlikten geldi Ferit'i. Babanın bu davranışlarını anlamaya çalışırken şapın yarısını kesmişti. Saatler sonra akşamın karanlığında, düştü düşecek demirlerde bu kez annesi vardı. Ferit'i içeri çağırıyordu. Tam bir enkaz haline gelmişti Ferit. Fiziken ve beynen bitmiş durumdaydı. Kocaman salondaki yatağına fırlatıp attı kendini.

"Güneş doğmadan bu yataktan kalkılacak. Fosur fosur yatılmayacak bu evde". Gözünü açtığında, ağzındaki salyalarla, ufacık suratında ki dağlar kadar büyük öfkesiyle tam karşısında duran babasıydı. Hakaretlerini en ağır balyozdan daha etkili kullanan babasıyla göz göze gelmişti Ferit.

"Ananda kıçını devirmiş yatıyor. Anası da aynı tanası da aynı. Kalkın lan tembeller". Kalktı. Oturdu yatağının üzerine. 

" Kalk hemen beynamaz. Dünkü çubuklar bitecek bugün. Sonrada ahıra istif et onları. Yoksa ensenin kökünü kırarım senin".

Ayağa kalkıp ağzına, burnuna, gözünün üstüne yumruğu vurup beynini ezmek istiyordu babasının. Her sabah güneş doğmadan iştimaya çekilmek canlarından bezdirmişti artık onları. Bir çocuğun babasına vurmak istemesi, ondan nefret etmesi çok kötü bir şeydi. Bunu biliyordu. Hem de günahtı böyle düşünmek. Bu durum Ferit'te duygu fırtınaları estiriyordu. Baba ata demekti. Beton gibi sağlam, güvenilir kollar arasındaki huzur demekti. Doğruluk dürüstlük apoletleriyle bezenmiş, bembeyaz üniforması içerisindeki evin kaptanıydı baba. Bu şekilde şiddet ve baskılar uygulayarak babası Ferit'i hayatamı hazırlıyordu acaba? Şimdiden bütün acıları yaşatıp, büyüdüğünde hayatına acısız devam etmesinimi istiyordu? Eğer böyleyse babası haklıydı. Kafası karmakarışıktı Ferit'in. Yada babası sevmesini bilmiyordu. Sevgisini içerisinde yaşıyor bunu gösteremiyordu. Çocuklarını severse şımaracaklarını, otoritesini kaybedeceğini düşünüyordu. İlk fırsatda bu konuları babasıyla konuşmalıydı. Ancak babasıyla, sadece dayak anlarında yakınlaşabiliyordu. Belkide bu soruların cevaplarını hiç öğrenemeyecekti.  

Baba alışıktı erken kalkmaya. Çünkü akşam çok erken uyur sabahda erkenden hortlardı. Lise bire geçmişti Ferit. Etsiz çelimsizdi. Pek kuvveti yoktu. Babasının ellerinin ağırlığını çok iyi biliyordu. Vazgeçti kavgadan. İlerki yıllarda güçlü kuvvetli olduğunda deneyebilirdi belki. Zaten babası hileli dövüşürdü. Kalın meşe sopası, o yoksa soba maşası kullanırdı. Dirsek ve diz kapaklarına vurup kemikleri kırdıktan sonra kurbanını felç ederdi. Demir soba maşasını yiyen kurbanın, acıdan yılan gibi kıvranmasını seyrederek, bu evin sahibi benim, ekmeğinizi ben veriyorum mesajı gönderirdi. Mesaj sözlü olarakda iletilebilirdi ama baba bu yolla mesajın daha çabuk ulaştığını söylerdi.

Kolundan tutup savurdu Ferit'i yataktan. Banyonun kapısına kadar yuvarlandı. Kolundan tutulduğu yerde damar içi kan dolaşımı sekteye uğramış, küçük çapta kangren yaşıyordu. Babanın nasır tutmuş kertmeli elleri zımpara gibi değdiği yeri yontardı. Bu ellerin en sevdiği yerler Ferit'in ense ve kulak kökleriydi. Baba osmanlı tokadını vurduğu vakit, onbeş dakika siren sesi duyar, darbeyi alan bölgede uyuşukluk ve acının ardından o bölgeye yanık melhemi sürerdi Ferit.

Yerden kalkıp banyoya girdi. Evde hiç sevmediği yer burasıydı. En sıcak yaz günlerinde bile içerisi buz gibiydi. Pis sular yerde birikip çorap katili olur, sabun yere düştümü ancak bir pusulayla bulunurdu. Sıvasız duvarları, kuş gözü penceresiyle hücreyi andırıyordu içerisi. Tahta tavandan sarkan iki metrelik kablonun ucundaki, yetim kalmış sahipsiz ampul, insanın tepesinde yandımı, sorguya çekiliyormuş hissi veriyordu. Eğer babasını birdaha görmeyeceğini bilse, ömür boyu bu banyoda yaşayabilirdi.

Avucuna doldurduğu terkos suyunu yüzüne çarptı. Uyku haramdı bu evde. Banyodan çıktığında anne ve babasının bağırışları geliyordu içerden. Biraz önce kendisinin yaşadığı, yataktan kaldırma operasyonu annesine uygulanıyordu. Annesinin içeriden gelen sesleri pekde hararetli değildi. Endişelenecek bir durum yoktu. Annesi zordurumda olsa ortalığı birbirine katardı.

Bir kaç sene önce, Ferit'in ananesi köye gelmişti. Anane kızının elçiliğini yapmış, evde ters giden durumları babaya tek tek anlatmış öğütler vermişti. Baba birden celallenip ananenin üzerine yürümüştü. İçi sarma dolu tencereyi kapan anne, babanın kafasına geçirmişti. Sonrada balkona çıkıp, bütün köye imdat çığlıkları yollamıştı. Muhtar dahil bütün köy evin içine dolmuştu. Balkon demirleride o günkü arbedede zarar görmüş ve hala tamir edilmemişti.

İçeriden gelen seslere bakılırsa anne şuanda sakindi. Babada durumu bildiğinden annenin üzerine pek fazla gitmiyordu. Yırtık pırtık iş elbiselerini giydikten sonra balkona çıktı Ferit'. Güneş yüzünü göstermek üzereydi. Balkondan bakıldığında bütün köy ayak altındaymış daha önce. Ama şimdi, büyük bir evin çatısı var manzara olarak. Ferit'in hiç görmediği alamancı amcasının çatısı. Anadolunun bir çok yerinde olduğu gibi, bu köyde alamancılarla doluydu. Yazın özellikle yedinci ve sekizinci aylarda köy nüfusu onbeş kat artardı. Geldiklerinde akraba evlilikleri yapar sonrada uçup giderlerdi. "Yıllarca gavur memleketinde çalıştık. Çocuğumuzu yabancıya verip mirası kaptırmayız'' deyip, kardeş çocuklarını bile birbirleriyle evlendirmekten hiç rahatsız olmazlardı. Her fırsatda ekmek yedikleri ve adını gurbet koydukları ülkeyi kötülüyorlardı.  

Uzaktan akraba oldukları söylenen bir gurup alamancı Ferit'lere misafirliğe gelmişti bir akşam. Anne can havliyle onlara hizmet ederken, babada hiç durmuyor Ferit'le annesine emirler yağdırıyordu. Eve misafir geldi mi babayı tutmak imkansızdı. Ferit' bir fırsat bulup;

''Necip amca bu kadar şikayet ettiğiniz gavurun memleketinde neden duruyorsunuz? Gelin köyünüzde aşık olduğunuz ayrılamadığınız topraklarınızda yaşayın o zaman.

Necip amca bu soruya;

"Ne yapacağım ben Türkiye'de? Aç mı kalacağım?. Sefil hayatımı yaşayacağım" diye cevap verdi. 

"Sevgili yeğenim Ferit'. Gavurun parası değerli. Her şeyin yazılı kuralı vardır. Sigortan tam ödenir. Sekiz saatten bir saniye fazla çalıştırmaz seni. Hanım doğurdu mu çocuk parası verir. Hemide fazla fazla verir. Emekli olunca çuvalla para alırsın. Ben aptalmıyım bunları bırakıp geleceğim".

Necip amca iyi güzelde...

"Bak yeğenim. Buraları doğup büyüdüğümüz topraklar. Soyumuz sopumuz hep buralar. Tek özlem duyduklarımız bunlar. Yoksam sen söylenenlere bakma. Yalan konuşuyorlar. Boş ver yeğenim sen daha küçüksün. Bir çay daha ver bakayım sen bana".

Necip amca ve ailesi evden ayrılırken, Ferit'e bakıp "senden adam olacak yeğen" dedi.  

Amcasına ait evin çatısının kapatmadığı sol taraftan güneş tam olarak ortaya çıkmıştı. Köyün çobanı, küçük baş hayvanlarını arkasına alıp güneşin doğduğu dağlara arkasında toz bulutları bırakarak ilerledi. Hayvanların boyunlarında asılı çanların sesleri bütün köylüyü ayağa kaldırmıştı zaten. Saat sabahın altısı olmalıydı. Güneş o kadar büyüktü ki. Sıcak kollarıyla köyü inanılmaz kavramıştı.

Her sabah yaşanan moral bozma seansı yeniden tekrarlanmıştı. Balkonda durup seyrettiği, Muhteşem görünen güneş bile bu bozuk morali düzeltemezdi. Evlerinin manzarasını kapatan kiremitli çatının sahibi, alamancı amcasını ve ailesini düşündü sabahın köründe. Altı tane çocukları vardı. Topyekün alamanyadaydılar. Ve çok rahattılar. İşin ilginci amcasını alamanyaya kendi babası götürmüştü. Adam şuanda köyün yarısını satın almış kendilerinden fersah fersah daha rahat bir hayat sürüyordu. 

Alamanya dan geldiklerinde onların çok farklı insanlar olduklarını düşünürdüm. Herşeyi biliyorlardı ve bambaşka bir dünyadan bolluk refahlık ülkesinden geliyorlardı. Getirdikleri bavullar içerisinde kimbilir neler vardı. Evlerine adım atar atmaz kimseye gözükmeden direk buzdolablarına yönelirdim. Kapağı açar, renkli etiketli şokalle kavanozuna çay kaşığıyla saldırırdım. Bir kaşık, bir kaşık daha derken kavonoz beş dakika içerisinde yarıya inerdi. İnanılmaz bir tat verirdi bana. Paket içerisindeki kare çukulataları cebime sote ettikten sonra buzdolabından süratle ayrılırdım.

Bir keresinde yengeme yakalanmıştım. Yarıya indirdiğim şokalle kavanozunu ve yanında da hiç açılmamış iki adet kavanozu bana vermişti. Bembeyaz fayanslarla kaplı banyo içerisindeki küveti ilk kez bu evde görmüştüm. Otomatik çamaşır makinasını da. Aşağı çubukları kesmeye inmeden önce alamancı amcası ve yengesiyle ilgili anımsadığı bu hatıratı ajandasına eklemek istedi Ferit'.

Ajanda çatıdaydı. Her bir basamağı tek bir çiviyle tutturulmuş, üzerine Ferit'ten başkasının tırmanamadığı kavak ağacından yapılı merdiveni balkon penceresinin demirlerine dayadı. Çatıya çıkmışken güvercinlerini de görebilirdi. Pencerenin demirlerine tutunarak çatıya çıkabiliyordu ama bu yüzden yediği dayağın sancısını hala sırt bölgesinde hissediyordu. 

Zamanında çatılarını mesken tutmuş yüzlerce güvercinleri vardı. Güzelliğin ve kirlenilmemişliğin simgesi olarak bilinen bu kuşların kendi evlerinin çatısını seçmiş olmasının tesadüf olmadığını düşünürdü hep. Başının üzerinden sağından ve solundan sortiler yapan güvercinlerin arasında olmak çok hoşuna gidiyordu. Çatı, yaban mantarları gibi etrafı kaplamış, küçük çalılarla oluşturulmuş güvercin yuvalarıyla kaplıydı. Bazılarında yumurta. Bazılarında yumurtadan yeni çıkmış tüysüz et lokmasını andıran yavrular vardı. Ve devamlı bir sürkülasyon. Anne güvercin yuvaya geldiğinde yavrular elektriğe tutulmuşçasına can havliyle hareket ediyordu. Annelerinin yavrularını gagasıyla beslemesi, yayruların minicik ağızlarını sonsuza kadar açıp annelerine yalvarmalarını seyretmek sıcak duygular hissettiriyordu Ferit'e.

Güvercinler için çatıya çıkmak parçaladığı eski şemsiyeleri anten direğine bağlamaktan daha çok heyecan verirdi. Balkonun tam üst kısmında, çatıda kendisine ait bir yer yapmıştı. Yaşam alanı olarak çatıyı seçmişti. En uygun yer burasıydı. Hem Ferit'ten başkasının çatıya çıkması imkansızdı. Çatıya çıkmak için akrobasi hareketleri yapmak gerekirdi. Evin içinden uzayıp gelen çatıyı yarıp gökyüzüne doğru ilerlemeyi sürdüren, sırtını yasladığı tuğladan örülmüş baca. Çatıdan arta kalan kiremitler. Güvercinlere su vermek için kestiği plastik kaplar. Açık ve kırık kiremitler arasından sızan güneş. Bazen damlayan yağmur suları. Birkaç tane eski resim. Bin dokuzyüz yetmişbir yılına ait küflü ajanda. Prensesin, acaba yiyecek böcek varmı diye hummalı bir şekilde eşelediği ahır zemininden gün ışığına çıkmış, devlet malzeme ofisine ait kurşun kalemler. Derinliği bir karışı bulan zemin kaplamasını oluşturmuş güvercin bokları. Ferit'e ait bu bölgenin sakinlerini oluşturuyorlardı.

Arka kapağı fırlamış, üst camı bütün dünya harplerine tanıklık etmişçesine yorgun ve çizik, akrepsiz, sarı renkli yelkovanıyla en baş köşeye koyduğu ölmüş dedesine ait olduğu söylenen kordonsuz saat en çok sevdiği eşyasıydı. Odasının etrafını laylonlarla çevirmişti. Soğuk havalarda iş görüyordu. Çatının içinde pek fazla dolaşamıyordu. Evin tavanı tahdaydı ve yürüdüğü zaman kuş bokları evin içine dökülüyordu. Annesinin evlenmeden önceki gençlik resminide ajandanın ilk sayfasına yapıştırmıştı. Ajandayı ilk açtığında dünyalar kadar çok sevdiği annesinin resmi çıkıyordu karşısına. İlk beş, altı sayfasına annesinin resmini çizmeye çalışmış ama pek benzetememişti. 

Ajandasına ufak notlar ve hatıratlarını yazıyordu. Yazdığı notlarda rahatladığını hissediyordu. Alamancı amcasında yaşadığı şokalleli hatırasınıda ilave etti. Biraz sonra kendisini sıkıntıya sokan çubukları kesip bitirmesi gerektiğini yoksa babanın öfkesinin on kat daha artacağınıda karalamıştı. İki büklüm halde bidondaki yarım kalan suyu kuşların suluklarına paylaştırdı. Çatıda, kafasını kiremitlere çarpmadan dik yürümesi pek mümkün değildi. 

Balkona indi tekrar. ' Hala çubukları kesmeye inmedin mi lan beynamaz' Görmek istemediği surat, duymak istemediği ses tam karşısındaydı. Hiç ses çıkarmadan ahıra indi. Nacağı alıp keyifsiz bir şekilde başına bela olan çubukları kesmeye başladı. Annesi kahvaltı için birşeyler hazırladığını gelip yemesini söyledi.

Sabah hakaretlerini yemiş karnı doymuştu Ferit'in. Kendini fazla hırpalamadan çubukları bugün kesinlikle bitirmek istiyordu. Köyün küçük baş hayvanları, dağlardaki tazecik yeşillikleri yemiş köye giriş yapmışlardı. Ortalık savaş alanıydı. Herkes koyunlarının peşine düşmüştü. Koyunlar yollarını şaşırıp başka yerlere gidebiliyordu. Ferit' rahattı, çünkü prensesden başka hayvanları yoktu. O da içeride yarın ki yumurtayı bünyesinde oluşturmaya çalışıyordu. Birazdan hava kararacaktı. Çubuklarda bitmek üzereydi. Kestiği çubukları ahıra istif etti. Yukarı çıktı. Yalpalıyordu evin merdivenlerini çıkarken. Çok yorulmuştu. Baba odasına girmiş çoktan uykuya dalmıştı. Annesi, yarın ki yemek için taze fasulyenin kılçıklarını ayıklıyordu. Köşedeki yatağına kum torbası gibi düştü Ferit'.

Hayat; eziyet ve kedermiy di? Yoksa. Gökkuşağı kadar renklimiydi?   

 

 

Tayfun

 

 

 Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa