Fermuarcı
Çok önemli bir adamdım. Gazete ilanında ‘’meslek lisesi mezunu’’ yetiştirilmek üzere diye yazıyordu. Yirmidört yaşlarındaydım o zamanlar. Bu zamana görede on yıl kadar önceydi.
İlandaki adres bana yakın bir yerdi. Tek minübüsle onbeş dakika çekerdi. Telefonla görüştükten sonra kendimi minübüste buldum. Bu kadar çabukmu olacaktı? Dedim kendi kendime. Yarın sabah sekizde ‘işbaşı’ yapacaktım.
Sabah kalktığımda gitmeye hazırdım fakat ayaklarım çok isteksizdi. Moralimde bir hayli bozuktu, bula bula fermuar işimi bulmuştum. Hava kötü yağmurlu ve soğuk. Ev sıcaktı.
Bütün gün tembellik yapabilirdim. Hayalini kurduğum güzelim turizm merkezlerinin birinde çalışacağım günler için İngilizcede çalışabilirdim. Her dışarı çıktığımda elim boş dönmediğim binbir istekle severek ve isteyerek aldığım, boy boy renkli renksiz İngilizce ders ve öykü kitaplarım vardı. Onların benim için gizemli olan dünyasına dalabilirdim.
Ama hayır çok acele fermuarcı olmalıydım. Bu daha önemliydi. ‘Ekmak parası abi’.
Zorda olsa kendimi dışarı atabildim. İnsanlar yığınlar halinde bir taraflara koşuşturuyorlardı. Otobüsler minübüsler ful geçiyordu. Bazıları kapılar açık giderken dökülmeler oluyordu. Saat ilerlemiş geç kalmaya başlamıştım. Minübüse bir türlü binemiyordum, duraklarda durmuyorlardı zaten. Herhalde gidemeyecektim. Sevinmiyorda değildim hoşuma bile gitmişti. Bu arada yolu yarılamıştım, iliklerime kadar ıslandım. Yürümekle olmayacağını yağmur kafama vura vura öğretmişti. Bir taksi çevirdim ve kendimi yeni kariyerimin başlangıç noktası olan fermuarcının paslı demir kapısının önünde bulmuştum.
Bu sahneyi kaç defa yaşadığımı hatırlamıyorum bile. On yaşından itibaren sanayilerde, hanlarda, atölyelerde ve irili ufaklı dükkanlarda derin kariyerler yaşamıştım.
O kapıdan içeri girersin, içeride bir sürü tanımadığın, huyunu suyunu bilmediğin insan vardır. Tuvaletin yerini bilmezsin, en acısıda budur. ‘Şey, benim çişim geldi’ gülüşmeler başlar. Kaderin o an karşındakinin insafına kalmıştır. Ya gün görmüş mülayım bir adamdır sessiz sedasız etrafa belli etmeden yardımcı olur ya da hıyarın teki olarak ‘heyy Ahmet, Mehmet şu oğlanın çişimi neyin gelmiş leyn, gedinde gösterin altına neyin kaçırmasın’ der alaylı bir şekilde etrafa yayarak uzun uzadıya. Kendi aralarında konuşmaya başlarlar; ‘ bu herif kim acaba, nerede oturuyormuş, daha önce ne iş yapmış…’vs.
O gün herkes mutludur, yeni bir kan yeni bir heyecan katılmıştır aralarına. Kendi egolarını ve ustalıklarını kullanabilecekleri bir çaylaksındır.
On yaşından beri bu tür insanların ciğerini bilmem, bazı tecrübeler katmıştır iş hayatıma.
Taktiğim çok basittir. Yirmi yıldır hep orada çalışıyormuş gibi girerim içeriye. Böylelikle fazla ezilmezsin, ana kuzusu olmadığın anlaşılır. Saygı duyarlar. Aksi olurda acemi olduğunu anladıklarında herkesin oyuncağı olursun. Bütün olumsuzluklarını, beceriksizliğini yada efendiliğini ‘ sen hiç eşek s.kmedinmi lan’ a bağlarlar. Arkasından da ‘senin daha bir fırın ekmek yimen lazım leyn’derler.
Taksiye parasını ödedikten sonra yağmurdan kurtulmak için kendimi han kapısının yanındaki bir tentenin altına attım. Bir adım sağ tarafıma ilerlediğimde karanlık bir dünyaya girecektim. Sol tarafa yeltendiğimde koca İstanbul ayaklarımın altında. Tabi gerçek İstanbul’a ulaşmak için biraz yol tepmem gerekecekti. Güzel bir kafe bulabilir cam kenarına oturur yağmurlu bir İstanbul sabahını seyre dalabilirdim. Sıcacık çayımı yudumlarken belki poğaça bile yerdim. Sonra Taksim ya da Sultanahmet’e gider anlamsızca yürüyebilirdim. Hayal dünyamda dönüp durur akşam eve döner uykusuz geçen gecenin öcünü alabilirdim.
Değişen ne olacaktı ki? Sabah kalkıp tekrar gazete alacaksın, elinde kalem ’vasıfsız eleman’ ilanlarını işaretleyecek, sonra ‘alo, alo , gazetedeki ilan için aramıştım’ diyeceksin. Fermuarcı değilde bir konfeksiyoncu ya da bir fabrika falan olacak.
Bir adım sağa adım atmıştım bile. Paslanmış demir kapıya tüm peşmekeşlerin intikamını alırcasına bir omuz darbesi yerleştirdim. Aşağıya doğru uzayıp giden kırık dökük merdivenlere usulca basarak, karanlık tünel misali rutubet kokan zemin kata doğru tüm hayallerimle beraber iniyordum. Kendi ipini eliyle çeken idam mahkumundan farkım yoktu.
Aşırı rutubetli hava sabah kahvaltım olmuştu. Tavan dökülüyordu. İçeriyi aydınlatmaya çalışan zavallı florasanlar kendilerini saran örümcek ağları sayesinde halen asılı kalabiliyordu. Sabahın köründe kulak patlatacak volümde müslüm konseri mevcuttu.
Yeni kariyerime dışarıyla hiçbir bağlantısı olmayan zemin katta müslümün şu haykırışlarıyla başlamıştım.
‘’ Talihsizleerrr, talihsizlerrr, talihsizlerrrrr’’.
Atölyenin bir köşesinde ‘dırrr dırrrr dırrr’’ diye ses çıkaran huni biçiminde bir makine çalışıyordu. Diğer köşeler demir tezgahlarla kaplıydı. Tezgahların etrafında bazıları oturarak bazılarıda müslüm'e eşlik ederek ayakta çalışıyorlardı. Onbeş kişiye yakın elaman vardı görünürde. Çoğuda kadın ve kız.
Patrona ‘ ben geldim’ diyorum. Oralı bile olmuyor. makinayla haşır neşir görüntüsü veriyor. Ben dün hiç gelmemişim onunla hiç konuşmamışım. Aslında burada onun yanında bile değilimde rüya görüyorum edasını hissettiriyor.
‘’Sen bir hiçsin, buranın ağası benim, ben olmasam açsın sen’’ demek istiyor.
Genelde hep böyle olurlar. En azından ben daha farklısına rastlamadım.
‘’Sen şimdi git. Tezgahlarda neyin bir dolan bağalım. Millet ne yapıyo ne ediyo dimi yiğenim? Fermuar neymiş, neye benzer imiş ‘’
Müslüm hiç boş durmuyor bu arada tabii ki. Eski fanatik müslümcülerden olduğum için her söylediği tanıdık ve ezberimde.
‘’ Tabi tabi bir tanışalım bakalım şu fermuarla. Ne yer ne içer eksik kalmayalım sonra, öyle değalmı ‘’ dedim.
Alışık olmadığı bir cevap olacakki yüzüme bakma nezaketini gösterebilmişi.
O an farkına vardımki, şişe götü camından yapılmış gözlüğünün arkasındaki mercimek büyüklüğündeki gözleri, müslüm, rutubet ve karanlığın etkisiyle lazer etkisi yaparak beynime ince bir delik açıp tüm ‘hass.ktir lan’ edasını ışınlamıştı.
Müslüm’ün ‘’Adanaya kar yağmış, Adanaya kar yağmış, kar altında gül kalmış lo, kar altında gül kalmış’’ parçasına giriş yapmasıyla kendime gelebildim. O’nun gözlerine bakmama kararı almıştım. Sadece sesini duydum.
‘’Zeynoooo kızım, alın şu oğlanı gösterin işi neyin’’
Saat hiç ilerlemiyordu. Hiç saat takmazdım zaten. Nefret ederdim. Duvarda asılı saati hayal meyal görebiliyordum. Uğraştıracaktı anlaşılan. Yelkovan düşmüş saat camının altında boylu boyunca uzanıyordu. Kıskandım bir an, ne mutluluk sonsuza kadar öylesine duracak orada. Diğeride dönüp durmuyor olduğu yerde titriyordu. Bir sağlam akrep’di karşımda. Anlaya bildiğim kadarıyla yarım saat falan geçmişti. Ömrümün çeyreği gibi geçen zaman tarihe yarım saat olarak kaydedilecekti.
Tek ayağı kırık, üzerinde pis yırtık bez parçalarının olduğu bir sandalyeye oturtuldum. Demir tezgah bana bakıyordu. Sağ tarafıma Zeyno oturdu. Orta yaşlı, hırıldayarak nefes alan, yüz hatları roma rakamlarına dönüşmüş, yeryüzünde geçici bir hacme sahip en kıdemli fermuar elamanıydı.
Sol tarafıma bir şey oturdu!
Yoğun bir koku basınç yapıyordu. Adeta beni itiyordu. Dönüp bakma cesareti gösteremedim. Teke gibi kokuyordu. Dudak uçuklatan, intihar ettirten, bayıltan yada boyut değiştirten cinsden bir tekeydi bu.
Hiç merak etmiyordum neye benzediyini. İnce bir damarım vardı benim. Oraya gelmek istemiyordum kesinlikle. O an her şey biter ve çeker giderdim. Damara basmama neden olan ufak film şeridi geçmeye başlamıştı ki, kendime hakim olmaya çalıştım. Kısaca filmin içinden geçenler; ben neden buradayım, bu insanlar kim, daha güzel yerler vardır çalışmak için, burası beni hiç hakketmiyor, sen bukadarsın işte, senin elinden başka bir şey gelmez, kölesin sen, beceriksiz herif, bu işimi kendine layık gördün…vs. Sonra bir bakarım sokaklarda bir yerlerde kendi kendime konuşarak yürüyorum ve işsizim.
Zeyno ile teke müslümün ve makinenin nağmelerine inat koyu bir sohbete dalmışlar. Ortalarında olduğum için çok net kayıt yapıyorum. Zeyno başlıyor konuşmaya;
‘’Dayanamıyorum, dayanamıyorum artık. İntihar edeceğim ekmek musaf çarpsınki öldüreceğim kendimi….(ağlamalar)
‘’Manyakmısın sen abla? Olurmu öyle şey, değermi bir şerefsiz için. Kendini düşünmüyorsan çoçuğunu düşün’’ diyor teke.
Müslüm ayarı veriyor, mercimek gözlü lazerli tedaviye devam, rutubet yukarıdan baskı yapıyor, ben tekenin yoğun bombardımanı altında fazla dayanamıyorum. Başım dönmeye gözümün önü kararmaya başlıyor. Kesin tansiyonum düştü diye düşünüyorum. Beş dakikadır elamanları takip ediyorum. Tuvaletin yerini öğrenmem lazım, sorduğum an bitmişliğimin tasdikidir. Miğdemde bulanmaya başlıyor. İçimde depremler oluyor.
Teke ayağa kalktı ve Zeyno ablacım ‘ben tuvalete gidiyorum’ dedi. Hemen O’nu takibe aldım. Tamamdı. Tuvalet beni bekliyordu. Tekenin arkasından daldım içeriye. İlk nefes alışımda burun deliklerimden beynime doğru bir şırıngayla asit gönderilmişti. Tüm koku duyularım kaybolmuştu. Gözlerim kör oldu. ‘Bu ne be abi, bu ne be’ dedim bağırarak. Kör olmuştum, zorladım açtım tekrar gözlerimi. Duvarda dışkıyla çizilmiş yüzlerce değişik figürlerde çizimler vardı. Kalpler çizilmiş oklarla bölünmüş harfler yazılmış, telefon numaraları hatta bıyıklı bir adam çizmeye uğraşan biri bile olmuş. Oksijensizlikten patlamak üzereydim. Bu sefer ağzımı yarım açıp soluk almaya çalıştım. Nefes borum tahriş olmuştu. Yarı kör olarak kendimi dışarıya attım. Miğdem çok fenaydı. İçerideki ortam biraz farklılaşmış müslümün görevini ferdi tayfur almıştı. ‘’Uykusuzzzz gecelerinnn sabahınıııı bana soooorrr.''
Kimseye çaktırmadan tuvalet kapısının üzerine tüm yediklerimi çıkarttım. O dakikadan sonra kendimi Tibet'te yedi yıl geçirmişçesine fermuarcıdan soyutladım. Akşam olmuş paydos saati gelmişti. Ve ben kendimi bir daha geri dönmemek üzere sokaklarda yürürken buldum...
Oğuz
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa