Tatil Günlüğü

 

6 Temmuz Perşembe 2006 – 14:20 Moskovadan İstanbula Uçarken 

Uzun yıllar sonra ilk defa tatil yapıyor olacağım. Ve bu yıllara denk bir uzunlukta yazmadım. Günlükle ilgili. Zaman kıyaslaması olarak her ne kadar farklı olsalar da bir kaç ay günlük yazmamam bir kaç yıl tatil yapmamaya denk. En azından bu saçmalık bana mantıklı geliyor.

Seramik satma işinden ve bir ahır dolusu orospu çocuğundan kurtuldum. Önüme taş koymaya çalışan bir dolu yılandan kurtuldum aslında. Farklı meslek gruplarının çakısması gerilim yarattı. Antalyaya gidip içime akıttıkları zehiri temizlemem lazım. Bu iktisat-leasinglerle birlikte olmanın tek olumlu yanı, onlara karşı duyduğum tiksintiyle bir dolu şiir yazmamdı. Eskiden de sevmezdim bu tipleri ve sektörleri ama artık midemi bulandırıyorlar. Olmamıştı hiç bir zamanda olamayacaktı, onlardan biri değilim çünkü.

Tarih kitaplarına geçecek bir hadise gerçekleşti uçakta. Yanıma çok hoş bir kız oturdu. Ve orta koltukta kimse yok. Cenabı-Hak ahiret planlarını erkene almaz umarım. Radyo dinliyor ve uyuyor. Bense radyo dinliyor ve yazıyorum. Boşa harcanamayacak kadar güzel bir zaman var önümde. Bu aralar siteye bir şey yazamaz olduk. Oğuz gece yazmayı seviyor ve eşi sorun çıkardığı için gece çalışamıyor.

Ben şiirlere fena vurdum bu ara (kahretsin pilot girdi araya, teknik palavra sıkıyor). Bır dolu şiir yazdım. Fazlamı tepki var diye düşünüyorum bazen ama böyle geliyor ve geldiği gibi salıyorum onları. Üzerlerinde fazla düşünecek enerjim yok.

Kız uyurken hiçte güzel görünmüyormuş. Dürtsemmi acaba.

‘’Kalkın bayan lütfen!’’

‘’Evet! ne oldu’’

‘’Uyanık kalmalısınız’’

‘’Niçin’’

‘’Sebebini açıklayamam. Sadece uyanık kalın’’

‘’Ne kadar saçma’’

‘’Biliyorum ama yerden onbin metre yüksekte mantıklı olmak bize bir şey kazandırmaz’’

Yemek dağıtmaya başladılar. Açım ve sıranın bana gelmesini beklemek can sıkıcı. Öyleyse kafamı hiç kaldırmadan yazarım ve bir de bakmışım ki hostes kız

‘’Tavukmu istersiniz yoksa balıkmı’’ diye soruyor.

Yıllar oldu denize girmeyeli. Üstelik beyaz peynir gibi parlarım şimdi güneşin altında. Beni çiğ et gibi kavurmak O’nun içinde haz verici olacaktır.

Radyodaki klasik müzik fena gitmiyor. Genelde çalan saray müzikleri. Şımarık Lui’lerin sevdiği türden. Arada sevdiğim bir kaç bestecide çaldılar.

Tayfun’da yazmıyor bu aralar. Gariptir, hep beraber yazıyor, beraberce duruyoruz. Ritmi bozmak lazım veya birimizin her ne pahasına olursa olsun yazması gerekiyor. Hepimiz aksattığımız için birbirimizin bahanesine havada atlıyoruz

‘’Çok haklısın, hem de çok! Kıçın kaşınırken yazmak olurmu hiç. Bak! Ben sekiz saat uykumu almazsam asla yazamıyorum’’

Tabiki yaşananlar bu kadar basit değil ama yazan biri sadece anlatacak bir şeye ihtiyaç duymadığı zaman silahını arka cebine koymalı. Biz ihtiyaç duyuyoruz ama ortada yokuz. Sorun.

Bu arada Türk Hava Yolları’nın yaptığına aklım ermiyor. Rusya’ya gelirken koydukları filmi koydular gene. Bir kaç dvd alıp hediye etmek lazım.

Hayatım olduğu gibi tekrar değişiyor. Yeni bir iş, bir ev ve spor salonu. Elenora’da terk etti beni. Ama çok komik ve güzel bir ayrılık oldu.

Elenora internet vasıtasıyla bir kız arkadaşını bana musallat etti. Hemen şüphelendim. Daha doğrusu anladım. Ve diyaloğu sürdürdüm. Buluşma gününe karar kıldık ve tabi ki buluşma yerine Elenora geldi. Cebimdeki kağıdı çıkarıp gösterdim ‘’Elya! Katya senin arkadaşın, bunu en başından beri biliyordum’’ yazılıydı kağıtda.

Kıpkırmızı oldu.

‘’Nerden biliyordun, nasıl anladın’’ dedi.

Soruya cevap veremedim çünkü gülme krizine girmiştim. Metroda herkesin içinde çantayla kafama vurmaya başladı. Utangaç ve sinirli dişiyi kollarından yakalayıp

‘’Hadi boşver şimdi bunları, biryerlere gidip bir şeyler içelim’’ dedim.

Metroya yakın bir kafeye gittik.

‘’Neden Elenora, neden yaptın bunu’’

‘’Seni tanımak istedim’’

‘’Sorabilirdin’’

‘’Böyle bir şey nasıl sorulabilir ki’’

‘’Sorardın ve söylerdim’’

‘’Altan’’ dedi ‘’ben bir kaç ay sonra otuziki yaşımda olacağım. Çocuk yapabilmek için fazla vaktim kalmadı. Tek başıma ihtiyar bir kadın olarak ölmek istemiyorum’’

‘’Seni anlıyorum Elenora ama sana vaad veren bir şey söyledim mi hiç’’

‘’Hayır’’

‘’Benim nasıl biri olduğum belli. Zaten sende anladın’’

‘’Evet en başından beri farkındayım’’

‘’Ben evlilik yapamam, evlenemem’’

Eve gittik. Bir kaç eşyasını aldı ve çantasına koydu. Türkiye’den getirdiğim tahin pekmezi verdim O’na. Kapıdan çıkmadan önce uzun uzun sarıldık. Sonra metroya bıraktım.

‘’Eğer seni üzecek bir şey yaptıysam özür dilerim’’ dedim.

‘’Hayır Altan, çok iyi birisin’’ dedi ve gitti.

Bir kaç gün sonra internette yazışırken kedisinin balkondan nasıl aşağı düştüğünü ve ameliyat olması gerektiğini anlattı. Ameliyat için bir parça maddi yardımda bulundum. Bu Elenora’yı son görüşümmü olur bilmiyorum ama en azından elime pençelerini geçiren piskopat kedisi için yardım edebilmek beni mutlu etti.

Bu arada yemeğimi yedim ve kahvemi içiyorum. Çok fazla yolcu yok uçakta. Canımı sıkan tek şey adi seramikçilerin son ev kiramı vermemeleri oldu. Beşyüz dolara tenezzül edecek kadar cibiliyetsizler. Ama olsun çok şiir yazdım sayelerinde. Hele önceden kafam bozuldukça İsviçre’yi Oğuz’u arayıp döktürüyordum.

Oğuz’da ‘’Altan sen ne zaman o ibnelere sinirlenip beni aradığında, anlıyorum ki şiirler gelecek ve hemen sitede yer hazırlıyorum’’

Artık biraz farklı şeyler yazmam lazım. Öykü olabilir, hatta hayalgücü ürünü bile olabilirler. Kim için mahsuru var ki!

Çok istedim çocuk masalları yazmak ve resimlemek. Ama biliyorum ki sonradan bir tek onu yapmakta sıkacak beni. Daha sitemiz için tek bir resim bile yapamadım. Belki Antalya’da karalarım bir şeyler.

Klasik müzik iyi gidiyor. Gerçi aynı albümü çalıp duruyorlar. Türk Hava Yolları’na film ve müzik CD’lerinden bir set yapıp vermeli. Sağ arka çaprazımda götün alası bir tip oturuyor. Suratının şeklinden, bakışından, duruşundan belli. Az önce erkek bir hostesi azarlıyordu. Yeniden dönüp baktım, göz göze geldik.

‘’Götsün sen ve senin gibileri daha iyi tanıyorum artık’’ der gibi baktım. O ne olduğunu kavrayamadı ama benim için sakıncası yok. 

Antalya’da her gün yanmak ve yüzmek boynumun borcu. Çok ihtiyacım var bu tatile. Tanrım! Çalan klasik eser cep telefonumda alarm olarak kayıtlı. Bir ara her sabah bu melodiyle uyanıyordum. Artık o melodiden öyle nefret ediyordum ki içeriğinin gram önemi kalmamıştı. Şimdi orjinalini dinleyince çok garip oldum. Utandım. Çünkü şu an kulağıma üç kuruşluk bir gürültü gibi geldi. Güçlü bir yasayla engellenmeli bu tür şeyler. Tüm büyük besteciler adına yapılmalı bu.

Şu an denizin üzerinden geçiyoruz. Gazetelerde gene töre cinayetinden bahsediyor.

‘’Evlilik dışı hamile kalan onaltı yaşındaki kızkardeşini öldürdü’’ diye yazıyor.

Çaresiz bir kadın bulduklarında tecavüz etmekten geri kalmayan bu tiplerin, öbür yüzlerinin böyle olması beni şaşırtmıyor. Pop müziğe döndüm. Hep aynı şeyler çalıyordu. Ama ne kadar tahammül edebilirim bilmiyorum. Dönüşte kendi paramla Moskova’ya gideceğim için bilet parası cebimden çıkacak. Rus hava yollarından almak durumundayım. Bağcılar Topkapı arası sefer yapan halk otobüsüne kanat takıp uçurdukları türden bir şeyle yolculuk yapmam inşallah.

Kız çok acıklı uyuyor. Yoksa benden ilgi bekledi de ben mi anlamadım. Biraz kazma olduğum gerçek. Ama şu an sadece dinlenmek istiyorum, kimseyle uğraşcak enerjiye sahip değilim. 

Aşağıda denizi göremiyorum ve sonsuzluğun üstünde uçuyormuş gibi geliyor. Tanrım! Daha sonra bu yazdıklarımı temize geçmek ne sıkıcı bir iş. Yarım saate yakın bir süre kaldı. Sonrasında İstanbul’dayım. Hemen arkasından da Antalya uçağı. 

6 Temmuz Perşembe 2006 – 18.30 İstanbul’dan Antalya’ya  

Bu sefer kalabalığız. Antalya’yanın hakkını verebilmek için çok olmalıydık. Moskova uçağı İstanbul üzerinden geçerken bayağı bir sallandı. Aşağıdan gelen ayak kokusunun yarattığı hava boşluklarına düşüp durduk. Biraz gerildim. Bu gerçek.

Türkiye üzerinden uçmak garip çünkü Rusya dümdüz iken burası tamamen dağlık. Tanrım, dağlar uçağa ne kadar da yakın. Gene hava boşluğuna girdik ve işte inişe geçiyoruz. Bu arada Moskova uçağı ile İstanbul üzerinden geçerken dolaşmak zorunda kalmıştık ve belkide ilk defa İstanbul’u bu kadar ayrıntılı görebildim. İçim parçalandı. Şehrin anasını bellemişler. Tamamen bir beton yığını, koca bir çöplük, insanlık ayıbı ve muhteşem bir üçüncü dünya manzarası. Geri kalmışlığın, dolandırıcılığın, cehaletin, rüşvetin, kendini satmanın, kötü bir ruhun ve sefaletin daha güzel bir açıklaması olamaz. Yukarıdan bakılınca hepsini okuyor insan. Her sokağa bu saydıklarım isim olarak verilmeli. Yanımda oturanda İzmir’li bir mimardı. İstanbul üzerinde iki üç tur atınca gördükleri karşısında O’da çok kötü oldu. Mağarada yaşayan yobaz, yoz, kendi dahil her şeyden ve herkesten nefret etme potansiyeline sahip bir insanın ellerinde şekillenmiş gibi duruyordu İstanbul. Medeniyetlerin anası İstanbul, en son doğan çocuğu tarafından tecavüze uğradı. Şimdiki yönetimde dışarıya pazarlamakla meşgul.

Keşke bunları şiir olarak yazsaydım. Daha anlamlı olurdu. Neyse artık aktı bir defa bu satırlara.

Belki de rüyalarımda gördüğüm gibi yanarak yok olur İstanbul. Yaklaşık onbeş sene kadar gördüm aynı rüyayı. İstanbul büyük yıkımdan sonra ayaklarımın altında can vermişti. Ve ben yaşıyordum orada. Yıkılmış ve yanmıştı. Her tarafı simsiyah bir tabaka kaplamıştı. Yangının buruşturup toprağa yapıştırdığı İstanbul’du bu. Çok az insan kalmıştık geriye.

Artık bu tür rüyalar görmüyorum. Artık Türkiye’de ne oluyor hiç bir bilgim yok gibi bir şey. Tek bildiğim soysuzların daha da azdığı ve Atatürk cumhuriyetinden geriye, uygulanmayan bir anayasadan başka bir şeyin kalmadığı. Ama daha da kötüye gidecek çünkü cehaletin bedeli bu kadarla ödenmez. Rusya’da da ne olup bittiği hakkında fazla bilgim yok ama güçleniyorlar, bu görülüyor.

Genelde nerede olursa olsun olup bitenler umrumda değil. Son üç bin yıldır insanlık sahnesinde entresan bir şey olduğunu sanmıyorum. Hep aynı plak dönüp duruyor. Ve gerçekten umrumda değil. Parkta dolaşır gibi dolaşıyorum ve onların bu dünya için besledikleri basit umutlara gülüyorum. Acıyorumda. Her şeyleri sahip olmak üzerine kurulu. Felsefeleri, kendi dertlerine düşmek ve marketteki isterik çocuk gibi yırtınmak.Kısacık hayatta düşünülmesi gereken çok daha güzel ve önemli şeyler var.  

7 Temmuz Cuma 2006 – 13.50 Antalya Büyük Çaltıcak Sahili 

Deniz, güneş, Antalya ve ben. Şu an şezlongta uzanmış günlüğü yazıyorum. Kızkardeşim hemen yanımdaki şezlongta uyuyor. Babam ve ahali biraz ileride ağaçların altındaki oturma yerlerinde yemek hazılıyor. Belkide altı sene oldu denize girmeyeli. Rüzgar çok güzel esiyor. Güneşin altında fazla kalmadım. O kadar beyazım ki bana harcadağı enerjiden sonra iki gün ortalarda görünemez. Sahilde fazla insan yok, sadece bir kaç aile ve arkamda duran dağlar.

Babamı iyi gördüm. Bayağı sohbet ettik. Sabah kalktığımızda aile geleneği olan belgesel seyretme atraksiyonuna daldık. Konu yunuslardı. Müthiş canlılar olduklarına karar verdik. Bizden tam not alamayan hep insanoğlu olmuştur.

Sahile bir turist gezdirme teknesi yanaştı. Fazla insan yok içinde. Ne diye geldiler acaba. Ve ardından bir tane daha.

Son kez suya girip bir şeyler yemek istiyorum. Şu an Moskova’yı hiç ama hiç özlemiyorum. Bu ilk kez oluyor. Gelgelelim İstanbul’u hatırlamak bile istemiyorum. 

11 Temmuz Salı 2006 – 19.00 Antalya Olimpos 

Hemen dibimde tatlı su var. Ve arkamda da Akdeniz. Kaliteli bir insan kitleside etrafımda. Ne demek şimdi kaliteli insan; ruhsal evrimini tamamlamış, bedenine yakışır şekilde hareket eden ademoğlu. Bu bence en basit tariflerden biri. Daha uzun tariflerde var ama şimdi bunlarla canımı sıkmak istemiyorum. Güneş, henüz dağların arkasına doğru süzüldü. Bir grup insan bu manzarayı  fotoğraflıyor. Güzel siyah bir köpek serinlemek için sık sık soğuk tatlı suya giriyor ve çocuklara bakıyor. Amacı oyun oynamak ama çocuklar oralı değil.

Teknelerle insanlar gelip Olimpos’u gezip gidiyorlar. Tatlı suyu sazlıklar ve zakkumlar çevrelemiş. Her yerde şehrin kalıntıları var ama kırıntıları demek doğru olur. İnsanlar yavaş yavaş sahili terk ediyorlar. Tekneyle gidecek ekiplerde toparlanıyorlar. Siyah köpek hala oyun için birilerine yamanıyor ama kimse oralı değil. İki kız ellerinde fotoğraf makinesi ile birbirlerinin seksi fotoğraflarını çekiyorlar. Daha doğrusu onlar öyle olduklarını düşünüyorlar ama ben aynı fikirde değilim sanırım. Birazdan tahta evlerimize gideceğiz.

Şu an beyazın aşamalarını geçiyorum. Tenim kar beyazından süt beyazına geçiş yaptı. Daha sonra krem tonlar ve sarı, en sonunda da turuncu ile bronz tonlar. Yani önümde daha çok yol var. Yıllar oldu ki yanmadım. Kemer Rus kaynıyor ama burada yok. Allah’dan yok, sonra onların kokusuna ne kadar hayvanat varsa buraya doluşurdu. Ben ruslarla Rusya’da mutluyum. Rusya’da gözüme ne kadar sıradan gözükseler de burada, bizim halkın arasında anlıyorum güzellik farkını.

Gidip bir şeyler yemeli... 

20.30 Devam 

Ahşap evlerden birini kiraladık, yemeğimizi yedik ve şu an şark stili yerlerde uzanarak oturuyoruz. Aslında bu hayat şekli bire bir yörük yaşamından kurgulanmış. Burası gerçekten bir cennet, kafa dinleme tesisleri. Kardeşim içecek bir şeyler hazırlıyor. Bir limon ağacının altındayım, sütlü neskafe elimde ve geçmişin yok olan tanrıları karşıdaki tepelerden beni gözetliyor.

Şu aşağalık iktisat-leasing’lerin içime akıttığı zehir yavaş yavaş temizleniyor. Bir süre sonra, seramik satan orospu çocuklarının isimlerini bile hatırlamayacağım. Takım elbise giymemek kadar da harika bir şey olamaz. Bunlar öyle adamlar ki insanın suratına gülüp ensesine bok sürerler. Güzel bir hikaye olacak umarım. Onlar hakkında yazacağım güzel bir hikaye. Ama insan bu tuşların gücünü intakam almak için kullanmamalı. Ne yazarsak yazalım objektif ve gerçekci olmak gerekiyor yoksa madara oluruz.

Bu işten dolayı içimde yaşadığım bir sıkıntı ve utanç hep vardı. Bu tiksinti bende zamanla başka bir anlayışı oluşturdu. İnsanın prensipleri zayıfsa üzerine kaynak yapıyor. Bir daha mesleğimin ve yapımın dışında bir iş yapmamaya karar verdim.

Karşımda alman bir grup var ve içlerinden biri aynı kardeşim. Şimdi alman kızı O’na gösterdim. Şok oldu, yandan aynılar.

Denizden döndüğümüz sırada yolda Naim Süleymanoğlu’nu gördük. Ben tanımadım, sadece fiziği ilgimi çektiği için baktım. Ne kadar kısa boylu ama sağlam yapılı diye düşünmüştüm. Sonra kardeşim söyledi “abi bu Naim” diye.

Sürekli olarak Nur’un benzerine bakıyoruz. Ve şaşırmaktan bıkmıyoruz. Güzel müzikler çalıyor fonda. Ortam çok güzel, tamamen kendi halinde insanlar. Oğuz ve Tayfun’la hayallerimizi süsleyen hayat şekli. Böyle bir ortamda kayıp edebiyat için yazan üçlü.

Tayfun’la konuştum şimdi. Kayıp Edebiyat takımı olarak arasıra kendimize güç vermemiz gerekiyor.

“Yaz” diyorum Tayfun’a “durmadan yaz, sınırın olmasın”

Alınacak çok yolumuz var. Yazdıklarımız yavaş yavaş toparlıyor kendini. En güzeli ihtiyaç duyuyoruz yazmaya. Zamanla kelimeler daha seri ve serbest akmaya başlayacaktır. Kendi dünyamızı ne kadar çok keşfedersek o kadar iyi yazabiliriz. Keşfetmek içinde yazmak gerekiyor. Sadece artık şiir yazmak istemiyorum. Bir dolu öykü var yazılmayı bekleyen. Kafamda uçuşup duruyorlar.

Müzikler biraz daha hareketlendi. Daha iyi, kalemim ritim kazandı. Herkes efes içiyor ama nefret ederim efesin tadından. Birde site için bir kaç resim yapmalı. Tüm siteyi Oğuz hazırladı, ben ise yazmak dışında yardımda bulunamadım. Biraz resim çizip sicili temizlemeli.  

16 Temmuz Pazar 2006 – 01.50 Isparta’da Anneannemin Evinde 

Yıllar oldu bu eve gelmeyeli. Bahçeli çok güzel müstakil bir ev. Üç kardeş ve babam olduk olası nefret ederiz Isparta’dan. Bu sebebten fazla bir kayıp sayılmaz. Yirmi yıl önceki köpeğimin bu bahçede nasıl koşturduğunu hayal ettim. Garip oldum. O hayvanla aramda özel bir iletişim vardı. Sokağa bıraktığım kedimlede. Hala affedemiyorum kendimi. Neyini affedicem ki hayat boyu yaşanacak pişmanlıklar bunlar. Ben hayvan bakabilecek biri değilim. Televizyon açık Christin Aguleria söylüyor. Bit kadar kızdan yanardağ patlaması gibi ses çıkıyor. Konsermiş ve bitmiş. Çok şey kaçırdığımı sanmıyorum.

Dayımı gördüm yıllar sonra. Ve yarında kuzenlerimi göreceğim. Onları ise çok uzun yıllar görmedim. Hepsi Almanya’da yaşıyor ve göreşebilmek gerçekten bir mucize. Anneannem ve babam hala çok enerjikler. Ben onlar kadar hayata bağlı değilim. Bu arada Oğuz mesaj attı, üniversite imtahanını kazanmış. Müthiş sevindim buna. Daha güzel bir haber olamazdı. Bu yaşta da olsa başlasın ve bitirsin. Zafer.

Televizyonda birbirinden seksi kızları gösterip altında da telefon numaraları veriyorlar. Porno gibi erkeklik dünyasının kanayan iltahaplı yarası kadar boktan bir mevzu. Ve bu kadınlar midemi bulandırıyor. Sanki özel bir çiftlikte üretilmiş gibiler. Hiç bir insansı tarafları olmayan et yığınları. Koca bir pisliğin güzelce ambalajlanıp insan şekline getirilip pazarlanması. Bir kadının rahminden çıktıklarına bile ikna olamıyorum.

Neyse ki ben gaza gelmiş onlara giydirirken et reklamı bitti.

Babamın, anneannemin, ablamın ve tüm hepsinin bitmek tükenmek bilmeyen enerjilerini idrak etmeye çalışmak bile beni yoruyor.her gün iştahla anlatıyorlar, anlatırken yaşıyorlar ve yaşatmaya çalışıyorlar. Isparta’dan nefret ederim, Isparta’lılara da pek haz etmem. Hayatları birbirleriyle küsmektir. Küser barışırlar, tekrar küser tekrar barışırlar ama bir daha ki küsme işlemine kadar. Bunu pekala onlarda bilir. Ispartalılar dışarıdan gelen herkese uzaylı gibi incelerler. Ve televizyon izler gibide bakarlar. Fakat zekidirler. Antalyalılarla kıyaslanamayacak kadar zekidirler. Sadece Antalyalılar yabancıya alışıkdır. Ama bu evcilleştikleri anlamına gelmez. Antalya’da yörüklerin olduğu köyler daha iyidir. Zaten içinde Antalyalı kaldığınıda pek sanmıyorum. Babam Antalya, annem ise Ispartalı iken ne kadar kaçabilirim.

Uykum var yatmalıyım. Televizyonda konusunun ne olduğunu bir türlü anlayamadığım sohbet programı var. Onları dinleyemem.  

19 Temmuz Çarşamba 2006 – 22.10 İstanbul’dan Moskova’ya giderken 

Şu an Rus hava yollarının en ucuz uçağı ile gidiyorum ve uçak tamamen Türk işçilerle dolu. İki güzel ve sempatik hostes kızın üzerine yönelen aç bakışlar. Onların bunu umursamadan güleryüzle servis yapmaları. Ne yapsınlar, hangi biriyle uğraşacaklar ki. Şimdi benim dibimdeler ve su istedim. Yanlışlıkla meşrubat verdi. Sonra su istediğimi söyleyince kibarca doldurduğu suyu uzattı. Koridor tarafında oturuyorum ve diğer tarafımdaki sığır adi bir bakışla süzüyor hostes kadınları. Diğer arkadaşlarıyla da kürtçe konuşuyor. Sevmiyorlar, sırf bu bakışlar ve yaklaşımlar yüzünden Türk pasaportu taşıyan her erkekten nefret ediyorlar. Neyse ki bu tipler genelde hep çalışıyor, sokaklarda gezmek gibi lüksleri fazla yok. Zaten aksi olsaydı, ırkçılar için yok edilmesi gereken bir kitle olurlardı. O pisliklere değilde onların beraberinde gidecek bir dolu masuma üzülürdüm. Irkçılar ise ayrı bir bela. Bir gün televizyonda seyrettim acı haberi. Tacik bir kızı öldürmüşler. Kızcağız içine girilemeyecek kadar kötü bir apartmanda iki küçük kız çocuğu ile birlikte kalıyor. Apartmana girdiği an üzerine çullanıp bıçaklıyorlar. Kız sürünerek merdivenlerde ilerliyor ve daha fazla dayanamayıp can veriyor. İki küçük kızını gösterdiler, hiç bir şeyden haberleri yok gibi bakıyorlar kameralara. Daha olayın boyutunu idrak edebilecek yaşta bile değiller. Annelerinden başka kimseleride yok. Rusya bu pislikler hakkında hiç bir şey yapmıyor. Fakat bu olay gündeme sıkı oturdu. Ben genede inanmıyorum bir tedbir alacaklarına. Ve bu orospu çocukları ırkçılık adına birleşip sağda solda erzak satan garibanları dövüyorlar. Ne kadar soysuzca olursa olsun ırkçılığın bile raconu olmalı. Madem ırkçısın seni ele geçirmeye çalışan yabancı sermayelerle mücadele et. Devletini soyana yap bunları. Hiç bir halta gücün yetmiyorsa asker ol terörle mücadele et. Ama sonuçta bunlarda dünyanın her yerinde olduğu gibi belli güçlerin elindeki oyuncaklar. Ve ancak, yalnız bir kızı bıçaklayacak kadar beyinsiz vahşiler ucuz oyuncaklar olabiliyor. Bu sersemlerin internet siteleri bile var. Merkezleri ise Sn. Petersburg.  Birinde parkta karşılarına oturup onları seyrettim. Onlardan daha çok rusa benzediğim için ihtimal bile vermediler yabancı olduğuma. Sadece emir almayı bekleyen bir grup gerçek gerizekalı. Ve gerçekten ne yaptıklarının bilincinde olamayacak kadar beyinsizler. Sebebi sorulsa eminim verebilecekleri tek bir cevapları olmayacaktır.

Artık tatil bitti. Dönüşte yapılacak çok iş var. Yeni bir iş ve yeni insanlar. Cibiliyetsiz seramik satışcılardan kurtuluşumun zaferine parti vermem lazım. Bu adamlar uçuruma gidiyordu ve iyi kurtardım kendimi. Aralarından hiç kimse nasıl bok çukuruna yuvarlandıklarını farkedemedi bile. Ben gördüm ve tam zamanında attım kendimi o gemiden. Aslında geç bile kaldım. Kendi egolarının sahroşluğuna kapılmış basit insanlar.

Hava karardı. Çok uzun zamandır ilk defa uçakla gece yolculuğu yapıyorum. İstanbul’da Tayfun’u gördüm, sitemiz hakkında lafladık. 

“Hiç bir zaman değişikliğe gerek yok, arayışa girmeyede. Yapmamız gereken tek şey yazmak ve daha iyiye gitmek” dedim. Uzun uzun konuştuk Tayfun’la. Kafede otururken bir ara hemen yan masamıza iki ihtiyar kadın oturmak için yanaştı. Biri o kadar ihtiyardı ki mezardan gezintiye çıkmış gibi bir hali vardı. Oturacakları masanın hemen üstünde yüksek ayarda çalışan bir klima bulunuyordu. Klimayı göstererek “teyzecim isterseniz buraya oturmayın soğuk hava çarpabilir” dedim. Daha genç olanı, azrailin tuzağı gibi duran klimaya baktı. Kendinden geçmiş çılgınca üflüyordu.

“Anne buraya oturmayalım” dedi anneannemden daha yaşlı olan kadın yanındaki daha da yaşlı kadına. Sonra bana dönüp teşekkür etti ve başka bir masaya doğru uzaklaştılar.

“Yahu ne kadar düşüncelisin Altan” dedi Tayfun.

İki yaşlı kadının o masaya oturmalarının sağlıkları açısından tehlikeli olduğunu biliyordum ve bir anda söyleme ihtiyacı hissettim. Fakat aklıma takıldı, tek sebeb bu muydu, yoksa başka şeylerde varmıydı. Evet vardı çünkü bunu hissettim. O kadar yaşlı bir kadını hemen yan masada görmek istemedim sanki. Bunun nedeni üzerinde derine inecek kadar cesaretim yok.

Uçaktaki yolcular durmadan işiyorlar. Benimde birikiyor yavaş yavaş. Çok uykum var ama uyuyamıyorum. Uçağın içi karanlık ve ben yukarıdaki ufak lambadan gelen ışıkla yazıyorum. Rus uçaklarında koltuk aralarındaki mesafe çok az. Anlamıyorum ki sadece bir sıra koltuk çıkarsalar ortalık rahatlar. Kısa boylu bir millette değil.

Isparta’dan İstanbul’a gelirken kardeşim Nur tam iki saat boyunca hem ağladı hem de araba kullandı. Evleneceği çocuk geçen sene tam bu zamanlarda öldü. Böyle bir şeyin O’nun başına gelebileceği hiç aklıma gelmezdi. Bana en çok tesir eden ise “abi internette skype programını açtım yanlışlıkla ve O’nun cevapsız çağrısını görünce o kadar kötü oldum ki gözlerimden yaşlar boşaldı” demesi oldu. Böyle şeyler insanda çok acı bir yokluk hissi yaratır, biliyorum. Eğer bu benim başıma gelseydi kardeşim kadar güçlü olabilir miydim bilemiyorum.

Çok yakın olmasada arkadaş olduğum 3-4 insanı çok genç yaşta kaybettim. Bir gün yolda yürürken hepsinin aynı anda yanımda olduğunu ve sohbet ettiğimizi hayal ettim, daha da ötesinde bire bir canlandırdım. Gerçek onlardı, bizler ölümü bekleyen makinelerdik. Ama yanımda yürürken hepsi çok ağırbaşlı ve huzurluydular.

Ölümü düşünmek bana bazen garip bir haz veriyor. Bazen ise korkutuyor. Kaçış olmaması rahatlatıcı. Uçak alçaldı biraz. Hayatımda hiç arabayla veya otobüsle bir ülkenin sınırından geçmedim. Alçalmaya devam ediyoruz. İnşallah pasaport kontrolden sağsalim geçerim. Pasaportum biraz yıpranmış durumda ve bu beni korkutuyor. Yıllardır bu ülkeye girer çıkarım hala sitres olmaktan kurtulamadım. Işıkları yaktılar. Kötü hapşırdım. İnsan içinde hapşırmaktan nefret ediyorum ama tutamıyorum. Şu piste kazasız belasız inelim ve kontrolden sorunsuzca geçeyim dünyanın en mutlu insanı olacağım. 

26 Temmuz Çarşamba 2006 – Moskova Evimde 

İşe başladım. Sanırım her şey daha iyi olacak. O leş yiyici satıcılardan kurtulduğum için binlerce defa şükrediyorum. Ve onların en çok yanaşmaya çalışıp yalakalık ettikleri inşaat firmasının çok büyük bir şantiyesinde baş mimar olarak başladım. Hasetliklerinden çıldırdıkları gibi olan bitenede anlam veremiyorlardır heralde. Bu arada benim için oldukça yüklü sayılabilecek miktarda bir paraya el koydular ve vermediler. Bende hayatımda yapmayacağım bir şeyi yaparak bir çok firmadan ayaklarını kestim. İlk defa çevremden ve arkadaşlarımdan böyle bir şey rica ettim. Aslında iyilik ettim hepsine çünkü insanlara yalan söyleyerek onları zor durumda bırakıyorlardı. Satış yapacak bayileri büyük bir işe girecekleri zaman bayiden gizli inşaat firmalarına fiyat veriyorlardı. Ve beni de buna alet etmeye çalıştılar. Ama olmadı. Onların kanından değilim çünkü. Rusya’ya yeni gelen müdürün! oyunları bunlar. Hacı Ümran taktım adamın adını. Tam tarifiyle, din maskesi altında milleti sömüren tiplere benziyordu. Eski müdürüde işinden ettiler ve şirketin Türkiye ayağındaki bir çok insanıda. Planları büyük ve şu an başarıyla ilerliyorlar. Tek kusurları şirketi milyonlarca dolar zarara sokmuş olmaları. Kale gibi güçlü ve büyük bir firmayı bu hale getirmek ancak böylelerine haktır. Ben ayrılırken sadece Rusya pazarının üç milyon dolar fabrikaya borcu vardı. Ve aylık seramik satışları beşbin metrekareydi. Genel eksport ise yirmi milyon dolar zarardaydı. Neyse enerjimi yazacağım öyküye saklamalı.

Uyku düzenimi henüz erken kalkmaya programlayamadım. İşe severek gidiyorum. Eski dostlarla olmak güzel bir duygu. Her şeyin ötesinde üreterek çalışmak mutluluk verici.

 

Altan     

 

 

  Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa