Şeytana ziyaret                     

 

O’nunla görüşmeye karar vermiştim. Ani verilen bir karar değildi. Yolda yürürken soğukkanlı, sakin bir anımda, elimdeki içeceği yudumlarken alınmıştı.  Yaşadığı yer benden fazla uzak sayılmazdı. Metroya binip bir aktarmayla ulaşabileceğim mesafede. Oturduğu apartamanın önüne gelince uyuşuk bir bakışla süzdüm koca binayı. Sıradan hantal bir yapıydı işte. Asansöre bindim. Şansıma oldukça kalabalıktı. Kafamı hafifçe kapıya doğru çevirdim ışıklara göz attım. Benden önce inen birileri vardı ve ikinci olarak inen bendim. Bu şekilde beklemek sıkıcıydı. Dışarı çıkınca içimi bir ferahlık kapladı. Kapıyı çaldım. Kulak tırmalayan kuş sesi. Ne orjinalliği olabilir ki! hiç bir anlamı yoktu. Bekledim kapıyı açan olmadı. Tekrar basınca içeriden “kapı açık itmen yeterli” dedi biri. Dediğini yaptım.

Oldukça geniş bir holün tam ortasına açılıyordu. Holün sağ tarafında odalara, sol tarafında banyo ve küçük bir tuvalete açılan mavi renkte kapılar vardı. Hafif sol çaprazımdaki bir kapı ise mutfağa açılıyordu. Uzun dar bir mutfaktı. Tezgah içeri girerken solda kalıyordu.  Buzdolabından sonra uzunlamasına duvar boyunca gidiyor ve pencerenin dibindeki ocağa kadar dayanıyordu. Ocakta da birşeyler hazırlamakla meşgul bir çift el vardı ve sahibini seçemiyordum. İhtiyatla çalışan iki eldi. Her zaman yaptığı sıradan işleri yaparmış gibi halleri vardı. Otomatik çalışıyor gibiydiler. Gerisini görebilmek için kafamı hafifçe soluma doğru uzattım.

Aynı ses “ durma orda öyle içeri gel” dedi.

Ayakkabılarımı çıkarıp yanıbaşımdaki rafta duran terliklerden bir çift aldım. İtalyan dizayn fiyakalı ayakkabılarımı çıkarıp bu sıradan pazar terliklerini giyince duruşumdaki karizma sekteye uğramıştı. Mutfağa girince tezgahın karşısında duvara yaslı dar, uzunca ahşap bir masa gördüm. Küçük şirin taburelerden birini çekerek oturdum. Sırtım kapıya dönüktü, yüzüm ise penceye bakıyordu. O’da, benden bir iki adım ötede ocakta işiyle meşguldu. Düşünceli halinden bir an sıyrılıp “hoşgeldin” dedi ve gene işine döndü.

Sanki aynı evde yaşayan iki arkadaştık.

“Teşekkürler! Nasılsın” dedim.

“İyiyim” der gibi kafasını yavaşça öne eğdi. Çaprazdan görüyordum O’nu, yüzünün sol tarafı bana dönüktü. İfadelerini seçebilmem için yeterliydi bu. Düşüncelerinin seline kapılmış gibi hali vardı. Sürekli birileriyle konuşuyor, cevaplar duyuyor, kabullenmiyor, birşeyleri kabul ettirmek için çaba sarfediyordu. Yüzündeki mimiklerin küçük küçük ama süratli değişimlerinden bunu hissetmiştim.   

Birden üzerindeki uzun elbise çekti dikkatimi. Kendisine baktığım halde kesinlikle görmediğimi farkettim. Eğer şu ana kadar biri bana “üzerinde ne vardı?” diye sorsa asla cevap veremezdim. Dizlerinin altına kadar inen ince yünlü kumaştan dikilme, bornozdan bozma, gecelik veya sabahlık olduğunu kestiremediğim krem rengi bir şeydi işte. Önü dizlerinin altına kadar kapalıydı ve kumaştan bir bant ile beli sıkıca sarılmıştı. Dikkatsizliğim asabımı bozmuştu, herşeyi incelemeye başladım. İlk olarak yanıbaşımda, masadan yetmiş santimetre kadar yüksekte duran raflara baktım. Ahşap raflarda bir dolu ufak tefek şey vardı. Biblolardan bozuk paralara, selobanttan sararmış kağıtlara kadar. Daha dikkatli bakınca bibloların arasında bir kaç muska farkettim. Bunlar, kendisine kötülük bulaşmasın diye okunmuş üflenmiş kağıtları naylonlara sararak muska yapan insanlarınki ile hemen hemen aynıydı. Uzun zamandır burada oldukları ilk bakışta anlaşılıyordu. Mutfak dolaplarıda masa ve raflar gibi doğal ahşaptı. Dolap kapaklarının kulplarına iplerle asılı küçük ebadlarda Meryem ve İsa resimleri vardı. Ayrıca Arapça yazılmış, çerçeveli “Allah” yazısı ile gümüşten yapılma Musevilik sembolleri gördüm. Cam şokella kaplarından bozma su bardaklarını farkedince hafifçe gülümsedim. Bizde yapardık aynısı. Annem hiç birini atmaya kıyamazdı, içlerine, salça, reçel veya baharat koyardı.

Kafamı geriye çevirince gözüme ilk çarpan şey  kapının üstündeki islami stil süslemeler oldu. Ebru sanatının özgün örneklerinden sayabilecek güzel çalışmalardı. Birbirine uyumlu renk çorbası içinde Arap harfleriyle “Allah’ın birliği”ni vurgulayan sözler. Buzdolabının kapağında ise bir dolu mıknatıslı süs. Altlarına not kağıtları, gazete veya dergi küpürleri ile fotoğraflar tutturulmuşdu. Bazısına ise iliştirilmiş her hangi bir şey yoktu, sadece süs olsun diye duruyorlardı. Şirin havyanlardan çiçeklere, Güneş’le Ay’dan İsa ile Meryem’e kadar bir dolu şey vardı. Özellikle küçük İsa modelleri İbrahim’in eşi Alyona’nın arabalarına yapışırdıkları İsa resimlerine çok benziyordu. Aniden dışarıdan gelen ses üzerine önüme döndüm. Yağmurun balkon demirliklerine vurma sesi. Hava, sarımsı renkle nasılda tatlı bir kasvete bürünmüştü. Sabahın erken saatleri, dışarıda ılık bir hava, yağmur ve huzura çağrı.

O’na baktım. Hala birşeylerle uğraşıyordu. Şimdide tırtıllı bir bıçak almış domatesleri kesiyordu. Doğranmış domatesleri tabağa koydu ve reklamlardaki gibi açık sarı bir zeytinyağını hafifçe üzerlerinde gezdirdi. Son olarak kekik ve kırmızı biber serpiştirerek diğer tabakların yanına iteliyiverdi. Dostum Tuncer’de domatesin lezzetini bu çeşit takviyelerle renklendirirdi. Yüzüne baktım değişiklik yoktu. Hala birileriyle söz duellosundaydı.  Döndü  O’da baktı ama uzun sürmedi, tabakları alıp masaya koymaya başlamıştı bile. Yardım etmek için hamlede bulununca gereği yok gibisine omzuma dokundu.

Niyahet güzel bir kahvaltı sofrasında karşılıklı oturabilmiştik. Fakat  insan aç olunca sohbetten önce bir kaç lokma atıştırıp midesinin sesini kesmek istiyordu. Öncelikle iyi haşlanmış yumurtalara daldım, sonra portakal reçeline ve salatalara. Kızarmış patates bile vardı. Ne yesem lezzetliydi. Arada çayımdan bir yudum aldım ama şekeri olmadığını farkedince etrafa bakınmaya başladım. O’da arayışımı farketmiş olmalı ki dolap kapaklarından birini açarak ahşap bir kap koydu önüme. Şekerlikti bu.

Açlığım yatışınca biraz daha kendime gelir gibi oldum, lokmaları çiğneyişim yavaşladı. Hala etrafı inceliyordum. Görülmeye değer fazla bir şey olmasada tekar tekrar göz gezdirip farklı düşüncelere dalmak hoşuma gidiyordu. O’da önündekilerin çoğunu yemiş işi keyfe çevirmişti.

Hiç konuşmadan saatlerce böyle durabilirmişiz gibi bir hava vardı. Ama  bozdum.

“Teşekkür ederim gerçekten oldukça lezzetli hazırlamışsın.”

Pek aldırmadı.

“Afiyet olsun”

“Biliyor musun, ben de güzel şeyler hazırlarım. Ayrıca mutfak işi insanı dinlendiriyor.”

Gözlerimin içine kanımı donduran kısa bir bakış attı. Aşılması imkansız bir duvar gibi duruyordu önümde. Genelde bu duruşun insanlar için müthiş bir çekiciliği olduğunu biliyordum.

“Söylesene” dedim “nasıl elde ediyorsun bu karizmayı”

“Zor bir şey değil, altı üstü hepsi sahte gerçek yakalamakla alakalı.”

“Nasıl”

Aniden kalktı önümdeki bardağı alıp dipte kalan çayı döktü ve yeni çay koydu. Konuşmaya devam etmek için oturmasını beklerken sofrayı toplamaya başlamıştı. Boşalmış tabakları alıyor, lavaboda bir su gezdirip yıkama makinesine sallıyordu. Kahvaltılıkları ise buzdolabına. Sofrayıda hızla ama özenle bir çırpıda siliverdi. Masanın üzerinde sadece bardaklarımız, şekerlik ve bir kaç biblo kalmıştı.

Oturdu, devam etti.

“Öyle sahte gerçekler yakalarsın ki doğrular söylendiğinde çocuksu ve basit kalırlar. Karizma dediğin tılsımı yakalayamazlar. Aslında doğrular tadsız tudsuz şeylerdir.”

“Kimse karizmadan yoksun kalmak istemez di mi. Büyük bir çoğunluğun iyi veya kötü oynadığı bir tiyatro var ve doğal insanlar bunu bozuyor. Doğrumu.”

“Eksik. Sorgulayıcı doğal insanlar bozar bu tezgahı. Onların akıl gözlerini tek görüşte okurum ve içine yuvalandığım insanları onları karşı kışkırtırım. Zaten sayılarıda fazla değildir.”

“Neden yapıyorsun bunu.”

“Boşver geç bu konuyu.”

“Tamam. Peki dinler hakkında konuşabi...”

Lafımı kesti.

“Orda dur bakalım. Sen buraya bunun için gelmedin.”

“Evet doğru”

“Öyleyse sözüne sadık kal.”

“Senin için ne önem taşırki bu.”

“Ama senin için taşır.”

Kısa bir süre gözlerime baktı, devam etti.

“Genç adam durum ne olursa olsun basitleşmemek önemli bir tutumdur. Bir nevi sınav olarakta bakabilirsin buna.”

“Biliyormusun senin böyle şeyler söylemen kafamı kurcalıyor. Benimle alay ediyormuşsun hissine kapılıyorum.”

“Allahaşkına! En kötü insan bile doğruları bilmezmi. Üstelik ben meleklerin baş öğretmeniydim. Sen kim oluyorsunki.”

Dilimin ucuna geldi ama söyleyemedim, özür dilemekle yetindim. Önemsemedi.

“Sana başka bir şey sormak istiyorum.”

“Dinliyorum ama bana bir dakika ver lütfen.”

Yerinden kalktı balkonun kapısını açtı. Belkide sinek girmesin diye tülü tamamen çekti. Balkona bir iki kuş konmuştu. Bende bir iki parça ekmeği uflayarak önlerine attım.

Tekrar yerlerimize oturduk.

“Evet seni dinliyorum.”

“Neden yirmibirinci yüzyılın başında insanlık bu kadar mutsuz. Dünyanın heryerini kara bulutlar sarmış sanki. Yoksa benmi saçma bir tesbitde bulunuyorum.”

“Saçma falan değil, kafası çalışan herkesin görebildiği bir gerçek. Çok güçlendim ve dünya tarihi boyunca ilk defa işler yolunda gidiyor.”

“Şimdinin nesi var.”

“Bu defa farklı.”

“Nedir farklı olan.”

“Ortak dili yakalayabildim sonunda.”

“Adı ne bu dilin.”

“TATMİNSİZLİK”

Gözlerine baktım, bütün evreni gördüm. Hoşuma gitmedi. keyiflenmişti devam etti.

“Sana bir örnek vermek istiyorum” dedi ve çayından bir yudum aldı.

“Dünyanın en büyük şirketlerinden biri, meslek hayatına dair sana herşeyi garantilese ve tüm imkanları önüne sürse, geleceğinle ilgili bir endişe taşırmıydın.”

“Sorumu bu.”

“Evet ama sana özel değil. Genelleme yaparak cevap verebilirsin.”

Kısa bir süre düşündüm.

“Elbetteki bir endişem kalmazdı” dedim.

Anında yapıştırdı,

“Peki, yaratıcının yanında o şirketin gücü ne denli bir kudrete sahip olabilir.”

“İnançlı bir insanın bakış açısıyla cevap verirsem, lafı bile olmaz demek yerindedir.”

“Öyleyse, inançlı biri, Tanrı’ya olan bağlılığını idda ediyorsa, hayat hakkındaki endişesi ne derece olmalı.”

Dedi ve donuk bir ifadeyle bakışlarını bana sabitledi. Bu bakışlar kanımı donduruyordu. Cevap vermek için çabaladım ama kafamda bir şey şekillenmedi. Aklıma sadece sorular geliyordu. Işıklı tabela gibi kafamın içinde yanıp sönüyorlardı.

“Peki neye inanıyorlar.”

“Dilde Tanrı’ya olsada gönülleri beni çekiyor.”

“İnanıyorlar demedin.”

“Hedefim o değilki zaten. Ben ön planda olmayı istemem. Eğer ön planda isem taşlanmayı tercih ederim. Sembolleştirilmek işimi kolaylaştırır.”

“Yani, insanlık kitleler halinde senin peşinden koşuyor diyebilirmiyiz.”

“Koşmakmı” dedi ve güldü. “Genç adam koşulacak yol kalmadı artık, hedeflere ulaşıldı. Bundan sonrası seyre kaldı. Dediğim gibi, artık insanların ortak bir dili var ve her yerde o konuşuluyor. Kadın her geçen gün daha çok güce tapıyor ve erkek gücü elde etmek için kendini her alanda daha çok zorluyor. Her şey bir tiyatro oldu genç adam. Su içerken bile doğal değiller. Her şey basit birer dekor oldu. Benim yazdığımı oynuyorlar. Takıldıkları zaman ben yapıyorum süflörlüğü.”

Konuştukça keyfi artıyordu. İçime sıkıntı çöktü, sağıma soluma bakınmaya başladım.

Halimi görünce konuşmasını kesti.

“Özür dilerim” dedim, “hassas olduğum konulara değindin.”

“Kusura bakma belki biraz uzattım ama bunun önemini kavraman lazım.”

“Dedim ya! Hassasım bu konuda.”

“Biliyorum söylemene gerek yok. Çocukca kaldığını, basit ve sıradan göründüğünü düşünüyorsun. İçin içini yiyor. Arkadaşlarınla beraberken iyisin, huzurlusun ama dışarı çıktığın zaman tiyatroyu oynayamadığın için karanlıkta kaybolan seyirci gibisin. Tamamen sırtınıda dönemiyorsun. Öyle ki iyi biri olduğunu düşünmeleri bile moralini bozmaya yetiyor. Bir şekilde senden çekinmelerini veya etkilenmelerini istiyorsun fakat olmuyor. Çünkü arada bir yerdesin. Seyircilerin arasından kalktın, ışık bir parça suratına vurdu ama seni sahneye transfer edecek kadar uzun boylu değil. Ucuz bir kompleks seninki. Hepsi bu genç adam.”

“Doğru. Ama eskiden böyle değildi.”

“Önceleri sadece yaptığın işle ilgileniyordun. İnsanlığı kafanda bir yere koymuştun ve onlarla vakit bile kaybetmiyordun. Halbuki şimdi öylemi! Onlarla didişmeye, hak iddia etmeye kalkıştın. Ve oyun başladı.”

Kalktı dolaba yöneldi, bir kivi alarak ince keskin bir bıçakla soymaya başladı. Keserek bir parçasını bıçağın ucuyla bana uzattı. Kaygan meyveyi itinayla tutarak teşekkür ettim. Garip bir mekanizması vardı. Tüm özürlere veya teşekkürlere aynı tepkisizlikle yanıt veriyordu.

Dışarıya göz attım, sıcak havada yağan yağmur durmuş, balkonda biriken bir iki gölcük çoktan kurumuştu bile. Saatime bakmamıştım ama geleli bayağı olmuştu. Konuyu değiştirmek istiyordum. Benden çok ona yönelmekte fayda vardı. Biliyordum, çocukca bir soruydu ama;

“Seni anlatan filimler hakkında ne düşünüyorsun” diye sordum.

Alaycı bir tavırla gülümsedi.

“Hani şu komik yaratıkların benimle bağdaştırıldığı şeylerimi kastediyorsun.”

“Hayır, daha çok insan faktörü üzerinde durulanlardan bahsediyorum. Hatta Şeytan’ın Avukatı adında bir film vardı. Başrolde Al Pacino oynamıştı.”

Hafifçe kaşlarını çattı.

“Diğerleri gibi komedi değil en azından ama beni sembolleştiriyor.”

“Bunu daha öncede söylemiştin, ne demek istiyorsun.”

“Ben tek başına varolabilen bir varlık değilim. Vereceğim örnekdeki kabalalık için şimdiden özür dilerim. Mesela, masanın üzerinde duran bıçağı alıp sana saplayamam ama saplattırırım. Eğer beni sembolleştirirsen gerçekleri çocuk masalına çevirmiş olursun. İnsanlık bire bir şeytanı tüm doğallığı ile anlatamaz. Anlatamaz! Çünkü kendi iç gerçeğine dönmesi gerekir. Bu sebebten beni alır ayrı bir yere koyarlar. Bu, işimi ne kadar kolaylaştırır anlatamam.”

Lafını tamamlayınca gene o meşhur suskunluk girdi aramıza. Uzun sürmedi lafa girdim.

“Biraz ayrıntıya girebilir misin. Yani neler, daha doğrusu ne gibi davranışlar birebir seninle ilinti. Bir insanda hangi özellik onu ele geçirdiğinin işareti.”

Tam bir şeyler söyleyecek gibi olurken müsade isteyerek biraz düşünmek istediğimi söyledim. Kafam karışmıştı, insanların kötü taraflarını netleştirip, sormak istediğim soruyu hedefine yönelecek şekilde biçimlendirememiştim.

Yardıma ihtiyacım vardı.

“Bak! Az önce sorduğum soru biraz aptalca oldu farkındayım. Ama öğrenmek istediğim şey her gün yaşadığım basit gerçeklerle alakalı. Senin her şeyden uzak ucubik bir canlı olmadığını bende biliyorum. Damarlarımızın içinde gezdiğine göre her anımızda varsın. Demek istediğim, insanlar birbirinden nasıl ayrılıyor. İyi ve kötü anlamında net bir ayrım yapmak niyetinde değilim. Hedefim günlük hayattaki sıradan insanlar. Sanırım ne anlatmak istediğimi anladın.”

“Gördünmü genç adam! En basit hadiseler, her gün gözümüzün önünde olup bitenler, her zaman tarif edilmesi en zor olanlardır.”

Gözleri yarı açık bana bakarak tebessüm ediyordu. Hemen yanındaki raftan bir muska alarak elinde oynamaya başladı.

“Şimdi sana bazı hadiseler anlatacağım” dedi boşluğa bakarak.

“Bir adam düşün, her şeyi dört dörtlük olsun. İbadetleri, zekatları, kibarlığı ve işine verdiği önem.”

Araya girerek “dürüst demedin” dedim.

“Elbette! Ama önce dinle.”

“Afedersin”

“Bu adamın birde oğlu olduğunu düşün.  Oğlu öğrenci olsun ve okulda başarılı olduğunu varsayalım. Adamın oturduğu apartmanda karşı komşusunun da aynı yaşta oğlu olsun. Eğerki bu adam, komşusunun oğlu, kendi oğlundan daha başarılı ise ve bunu hazmedemiyorsa, o insan benim askerimdir.”

“Yani”

“Yani! Fesatlıktır insanları bana esir eden. Ve ben sana gün içinde yaşayabileceğin yüzlerce basit hadiseden birini anlattım. Var olan güzelliği hazmedememek ve içten içe ona isyan etmektir fesatlık.”

“Senin insan oğlundan dolayı Tanrı’ya isyanının sebebi bu muydu.”

Bıçak gibi keskin bir bakış attı gözlerimin içine.

“Genç adam! Yerinde bir örnek olduğu için muhabbetimizin havasını bozmayacağım. Ama unutma ki bu, senin açından mantıklı bir bakış. Benim düşüncem ise tamamen farklı.”

Tekrar özür diledim ve her zamanki kayıtsız bakışla ödüllendirildim.

“Dünyada olan tüm kötü hadiselerin temelini fesatlığamı bağlıyorsun.”

“Elbette. Fesatlığın vicdanı yoktur. Güzelliği yok etmek ve sahip olma çılgınlığına boğulmakla vicdanı nasıl bağdaştırırsın.”

“Peki bu kadar tehlikeli ise neden hiç bir din programında veya açık oturumda böyle bir konuya denk gelmedim.”

Güçlü bir kahkaha attı. Mutfağın içinde yankılandı ve duvarları titretti. Elinde oynadığı muskayı gösterdi bana. Sonrada önüme attı.

“Bu görmüş olduğun oyuncaklardan sıra gelmiyorda ondan.”

“Söylediğinin doğru olduğunu biliyorum ama daha ciddi bir cevap alabilir miyim.”

“İnsanlık ortak suçlarını asla masaya yatırmaz. Bunları büyük ruhlar insanlığa anlatır ama çoğunun sonu hüsrandır. İnsanlık asla daha iyiye gitmeyecek evlat, sadece arada salih kullar olacak ve ben onları asla kandıramayacağım.”

“En azından bunu duymak güzel” dedim.

Yerimden kalktım ve tuvalete gitmek için izin istedim. Tuvalete çıktığımda farkettim, ne kadar zamandır kendimi tutmuş olduğumu. Bu arada konuştuklarımızı kafamdan  geçiriyordum. Her nedense O’nun doğruları söylemesinde bile riyakarca bir tarz vardı. Diğer taraftanda söyledikleri ilgimi çekiyordu. Biraz daha derine girmekte ne zarar vardı. denemeye değerdi. Ellerimi yıkadım ve çıktım.

Masadaki yerime oturdum. Göz göze geldik. Sanki O’nu bıraktığımdan daha farklı bulmuşum gibi bir hisse kapıldım.

“Neden aşırı dindar insanlar daha vahşi ve paracı oluyorlar” diye sordum. Artık bu tür sorulara cevap vermekten büyük haz aldığını anlamıştım.

Keyifle gerildi ve gülümsedi.

“Çünkü tapılması gereken din değil Tanrı’dır. Tanrı insanları kendine çağırdı ve bunun içinde kitaplar yolladı. Kitap yollamasındaki amaç aynı zamanda en büyük sırrı vermekti.”

“Hangi sır.”

“İlk emir OKU’dur. Okumak kadar insanı ilerleten, yolunu açan hiç bir çaba yoktur. Sor bakalım inanlardan kaç tanesi her gün kutsal kitabı kendi dilinde okuyup ne yazdığını anlamaya çalışıyor. Dindar görünüşlü o insanların bir çoğu kutsal kitaplarda ne yazdığını bile bilmez.”

“Bir örnek versene bana.”

“Elbette! Mesela, namazın ve orucun kurallarıyla öylesine uğraşırlar ki sırf aralarındaki uyuşmazlık yüzünden saçma sapan din ayrımlarına giderler. Halbuki ne şekilde yaparsan yap değişen hiç bir şey yoktur. Önemli olan içeriğini kavramak ve günlük hayatta uygulayabilmek.”

“Öğretmen gibi konuşmaya başladın.”

“Unuttun heralde! Ben bütün meleklerin öğretmeniydim.”

“Seni bir türlü öyle hayal edemiyorum, sorun buradan kaynaklanıyor. Söylesene! Büyük felaketleri neye bağlamalıyız. Hep ufak tefek ayrıntılardan bahsettik.  Bana birazda büyük kötülüklerden bahsetsene. Savaşlar, soykırımlar, toplu cinayetler ve politikacılar gibi.”

“Seni anlıyorum, yetinmeyeceksin. Her şeyi öğrenmek ve anlamak istiyorsun ama neden güzelliğin sınırlarını zorlamıyorsun. Kötülükten her türlü uzak kalmak lazım genç adam.”

“Beni küçümsemeye çalışma, kendime güven sorunum yok. Öğrenmek istediğim, insanları kitleler halinde nasıl buna ortak ediyorlar.”

Hafif bir gülümsemenin ardından konuşmasına devam etti.

“Tatlı yalanların dayanılmazlığı diyebiliriz. Kadınları veya müşterileri nasıl tatlı yalanlarla kandırıyorsan halklar içinde aynı şeyi yapabilirsin. Yalan kitleleri uyutur ve uyanmaları çok uzun zaman alabilir. Ve böylelikle onları her türlü şiddete ortak edebilirsin. Öyle ki, binlerce insan katledilse bile mutfakta böcek öldürmüş gibi rahatlarlar. Bu yüzden siyasetçileri hep çok sevmişimdir ama aynı zamanda da tiksinmişimdir.”

“Neden, senin en güçlü askerlerin onlar değilmiydi!”

“Orası öyle! Ama öte yandan dürüst insanlardan nefret ettiğim kadar takdirde ederim. Her şeyin farkındayım ben genç adam.”

Bunları kafamı karıştırmak içinmi söylüyordu bilmiyordum ama bir parça olsun başarılı olmuştu. O’nu net bir şekilde şuçlayacak bir şey bulamıyordum. Ne yazık ki bilgi gücü benden daha fazlaydı ve ben kendimi zayıf hissetmiştim.

Halbuki amacım kafama takılan bir iki soruyla ilgili muhabbetten ötesi değildi. Sinirimde bozulmuştu, kaslarım gerilmiş nefes alışım hızlanmıştı.  Altta kalmak istemiyordum.

“Neden yapıyorsun bunu! Bu işin sonunda cehennemi boylayacaksın. Ne o! Seni yaratandan daha güçlü olduğunumu düşünüyorsun. Kötülük yapmak sana ne veriyor.”

Yüzüne baktım, ifadesi hiç değişmemiş sadece gözlerine öfke perdesi inmişti. Ağzından yılan tıslaması gibi bir ses çıktı.

“Kim överki kötülüğü! Ahmak mahlukat seni” dedi.

Bana hakaret etmişti. Tam bir şey söylemeye yeltendiğimde tüm evi kaplayan bir sesle beni bastırdı.

“Kötülüğü kim överki aciz insanoğlundan başka. Sizlerin dışında kim bulunmak isterki sürekli sapkınlığın içinde. Sen zannediyor musun ben görmüyorum bu güzellikleri, kör ve sağırım yaratılışın mucizesine. Siz insanoğlu! Hepiniz bir araya gelseniz değil bir sinek, onun kanadını bile yaratamazsınız. Ama bu gördükleriniz hiç bir şey, O’nun katındaki güzellikleri görseniz ve O’nun nurunu içinizde hissetseniz; O’na olan aşkınızdan bir an olsun zikretmeden duramazdınız. O’nun yarattığı her şey bir ayet, her anı bir oluştur. Zannedermisiniz ki! Yaratılış bitti ve sona erdi. Sen şu an karşımda nefes alırken bile yaratılış devam ediyor. Her yer, her an mücizelerle dolu, anlıyor musun, mucizeler!”

Böyle konuşuyor olması şaşırtıcı değildi. Bu türden laf kalabalığını herkes yapabilirdi.

“Konuyu nereye getirmeye çalışıyorsun” dedim.

“Ne çabuk unuttun” dedi öfkeyle.

“Neyi”

“Daha az önce kötülüğü benimle yüceleştirmedinmi.”

“Evet öyle! Ve de bu doğru.”

“Dinle o zaman ve unutma ki ben yalan söylemem, söyletirim. Burada yalan konuşacak biri varsa oda sensin ben değil.”

“Dinliyorum.”

Yerinden kalktı masayla balkon arasındaki boşlukta durdu. Binlerce kişilik gösteri salonunun sahnesindeydi sanki. Tek seyircisi bendim. Tüm insanlık adına.

“O yaratırken sadece ‘ol’ der ve her şey oluverir. Bir gün ‘ol’ dedi ben oluverdim. Başmeleği olarak yaratmıştı beni. O’nun her şeyi olduğuma inanıyordum, ayetlerini hatmettim, O’nun aşkıyla ilmime ilim kattım ve o masum meleklerin başöğretmeni oldum. Yüce yaratıcının ayetlerini öğrettim onlara. Ben sadece O’na tesbih ettim, O’na verdim tüm benliğimi ve O’na! Evet! O’na secde ettim.”

Küçücük mutfakta, uzakta bir şey görmüş gibi donakaldı. Gene o meşhur bakışını bana yöneltti. Ama bu defa hedefi gözlerim değildi. Kendimi bir objeymişim gibi hissettirdi. İşaret parmağını gözlerime sokarcasına uzattı.

“Ama bir gün siz çıktınız! Sizleri yarattı hiç bir anlamı olmadan ve gereği yokken.”

Sesi yükselmiş, yüzü gerilmeye başlamıştı. Yanıbaşında duran saksıya eline attı ve bir parça toprağı avuçlayarak bana uzattı.

“Ve sizleri yarattı bu lanet, zayıf topraktan. Benim varlığımın yanında hiç bir değeri olmayan bu balçıktan yarattı sizleri.”

Sinirle sıktığı avucunun içindeki toprak parmaklarının arasından toz halinde yere saçılıyordu.

“Sonra bizlere ‘secde edin insana’ dedi. O günahsız melekler bile dayanamadılar ve ‘yüce Rabbimiz neden yarattın insanı, gene yeryüzünde bozgunculuk çıkarsın diyemi’ dediler yaratıcılarına. Ama Tanrı sert çıktı meleklerine ve ‘secde edin’ dedi. Sonra bana döndü ‘secde et insana’ dedi. İşte o an! İnsanı gördüğüm o an! Benim nasıl bir durumda olduğumu düşünebiliyor musun hiç. Rabbimle benim arama balçıktan bir mahlukatın girdiğini gördüğümde nasıl yıkıldığımı hissedebiliyor musun genç adam.”

Kafasını öne eğdi ve hızla kaldırdı. Değişmişti ve gördüğüm yüzü tarif etmem olanaksızdı. Sadece nefesimin daraldığını hissedebiliyordum.

“Ama ben ‘hayır, secde etmeyeceğim’ dedim. ‘Sen beni ateşten, insanı ise topraktan yarattın. Ben ondan daha üstünüm.’ Bu söylediğime karşılık kovuldum huzurundan. Ama yaratıcıdan süre istedim, ta ki ahir zamana kadar. Ve aldım. Süre verilen oldum. Şimdi sorarım sana insan! Hangimizin aşkı daha büyüktür, hangimizin aşkı daha kutsaldır yaratana karşı. Sen cehennemi göze alacak kadar sevdinmi O’nu. Ha! Söyle sevdinmi!”

Yavaş yavaş kiminle konuştuğumu görüyordum. Simdilik sessiz kalmayı tercih ettim. Belli ki O etmeyecekti.

“Ben cehennemin dibinde yanmayı göze almışken düşman yaptınız beni yaratana. Aklınızca O’nunla hesaplaşan bir mahluk durumuna düşürdünüz beni. Sersemler! Ben güzelliğin öğreticisi, O’nun baş meleği, nasıl düşman olabilirim ki yaratana. Ben sadece sizlere apaçık bir düşmanım, sizlerin cehennem yoldaşınızım.”

Kendini kaybetmiş, gözünün nevri dönmüştü. Sözcükler ağzından patlayarak çıkıyordu. Eliyle beni işaret ederek bağırmaya başladı.

“Nerden çıktınızki karşıma, neden varoldunuzki sanki hastalıklı zayıf mahlukatlar sizi!”

Tamamen çıldırmıştı.

“Nerden çıktınız! NERDEEEN!

Korkunun yanında sinirde sarmıştı bedenimi. Karşılık vermekte gecikmedim.

“Çünkü buna O karar verdi ve sen bunu sorgulayamazsın. Bir gün ait olduğun yere gidecek ve hapsolacaksın orada. Hemde sonsuza kadar.”

Öfke okları atan gözlerine alaycılıkda karıştı.

“Sen zaten hapsolmuşsun bu topraktan yaratılma zayıf bedeninin isteklerine. Seni kandırmak ne kadar kolay bilemezsin. Ve ne haltlar yediğinide biliyorsun genç adam. Öbür tarafta benimi tanık göstereceksin, benimi sorumlu tutacaksın yaptıkların için.”

Oturduğum yerden kalktım, iğrenç pazar terliklerini ayağımdan fırlatıp hızla ayakkabılarımı giydim. Aramızdaki mesafeyi koruyarak peşimden geldi. Geriye döndüm;

“Belki” dedim, “belki bende seninle cehennemde yanacağım ama içimden bir ses orda fazla kalmayacağımı söylüyor.”

Sokak kapısını açtım dışarı sahanlığa çıktım. Kapının eşiğinde duruyordu. Bu defa ben baktım O’na. Toprakla ateşin soğuk savaşı. Benim bakışlarımda ne gördü bilmiyorum ama ben O’nunkilerde her şeyi gördüm; Kabil’in kıskançlıkla kardeşi Habil’i nasıl öldürdüğünü, kabilelerin çocukları diri diri toprağa gömmelerini, din adına insanları katletmelerini, savaşları, insanların arkadan kuyu kazmalarını, tecavüzcüleri, hırsızları, yalancıları, dedikoducuları, öğretmenlerimi, okul arkadaşlarımı, mahalle ahbaplarımızı, akrabalarımı, ailemi ve kendimi. Kısacası,  insanlığın varoluşundan bu yana tüm felaket senaryolarını ve yokoluşumuzu gördüm. Daha da ürkütücü olanı, geriye gidince, insalığın bakışlarında O’nun nasıl yuvalandığını farketmekti. Kendimde bile bunu ayırt edebildim. Tüm bunları yediremediğimden olsa gerek, hiddetli bir öfke tüm vücuduma yayılmıştı. Hırsımı alamamıştım. Avazım çıktığı kadar bağırarak.

“Yaratıcının düşmanısın sen! Cennetten kovuldun. İçinde hiç bir güzellik, zerre sevgi yok senin. Allah’ın belası bir mahlukatsın sen.” Dedim.

Ama utanma yoktu. Belli belirsiz bir tebessüm oluştu yüzünde. Gözleri fener gibi parlamış ışıl ışıl parlıyordu.

Merdivenlerden inmeye başladım. Susmuyor, bir taraftanda hakaretlere devam ediyordum.

“Senin yüzünden, senin içine fesatlık soktuğun insanlar yüzünden dünya her geçen gün eriyip gidiyor. Yakında içecek temiz suyumuz bile kalmayacak lanet yaratık!”

Aldırmıyordu. Ellerini uzun elbisesinin üzerinde kavuşturmuş, sahanlığın ortasında duruyordu. Yüzündeki tebessüm bozulmamış aynı pişkinlikle bakmaya devam ediyordu. Bende aşağı doğru indikçe karanlığa gömüldüğüm için yürümekte güçlük çekiyordum. Bunu farkedince ani bir hareketle otomatiği yaktı.

Az önce zıvanadan çıkan kendi değilmiş gibi gayet sakince;

“Seni kovan ben değilim, kendin gidiyorsun genç adam. Bunu unutma!” dedi.

Olduğum yerde durdum. O’na soracak çok önemli bir sorum vardı ve yeni aklıma gelmişti. Cehennemin nasıl bir yer olduğunu merak ediyordum. Acaba kutsal kitaplarda yazdığı gibi güçlü bir ateşmi vardı. Yoksa ağır bir vicdan sorgusumu bekliyordu bizleri. Mesela kendi çocuğuna tecavüz edecek kadar kafayı yemiş bir manyak öldüğünde, ona dünyanın en merhametli en sevgi dolu babasının vicdanı verilerek yaptığı kötülüklemi yüzleştirilecekti. Ateşin vereceği acı böyle bir hesaplaşmanın yanında hafif kalırdı. Ama böyle bir şey kutsal kitaplarda yazsa eminim ki kimse iplemezdi.

Belki hala sorma şansım vardı ama yapamadım. İkimizde sakin görünüyorduk. Elini yavaşça çevirerek işaret parmağı ile kendini işaret etti.

“Yaratıcı, karşısında kukla istemez. Yarattığı canlının kendi karar verme mekanizması olsun ister. Zorlukları aşarak kendi huzuruna çıkmayı hakeden tecrübeli kullar O’nun için en büyük güzelliktir. O’nu anlayabilmeniz için bu yoldan geçmeniz lazımdı. Bende bu senaryonun en ağır topuyum. Üstelik kendi iradem ve isteğimle. Bir daha beklerim, kapım her zaman açık genç adam.”

Son sözü o hep ağzına doladığı ‘genç adam’ lafı olmuştu.

Yemek için teşekkür edecektim ama onuda söyleyemedim ve çekip gittim. Asansörü kullanmadan merdivenleri bir çırpıda iniverdim. Dışarı çıkınca yüzüme vuran güneş içimi açtı. Güzel bir Moskova günü henüz başlıyordu. İçime çöken sıkıntı çözmek için, yürünecek uzun bir yolum ve düşünecek bol vaktim vardı.

 

 

Altan

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa