Plaj -3

Şapkasını giyip güneş gözlüğünü taktı Okan. Otobüs doluydu. Ege sahillerinde kalbini bırakıp İstanbul'a doğru hareket etmişti. Ağlıyordu. Bursa'ya kadar gözünün yaşları kurumadı. Seviyorum, aşığım, onsuz yapamam geberiyorum diyen insanlara inanmıyordu. Aynı sendromu kendi yaşıyordu şimdi. Eksik olan birşey vardı. Kendisini yapayalnız hissediyordu. Dünyanın sonu gelmiş olsa bile umurunda değildi. Otobüs camından bakarken her nesne de Dilara'ya ait bir parça görüyor, göz yaşlarına hakim olamıyordu. Hayatında bir kadın için dökülen ilk gözyaşlarıydı bunlar. 

Nar ağaçlarıyla kaplı sarmaşıklı mekanda otururken yarın buradan ayrılacağını söylemiş, İstanbul'da görüşebilecekmiyiz acaba diye sormuştu. Dilara pek fazla tepki vermemiş '' Zaten yaz bitiyor. Önümüzde ki hafta bende İstanbul'a döneceğim. Yaz bitti aşk bitti Okan. İstanbul'da iş güç, yoğunluk var. Numaranı sildim. Verdiğin şezlong fişinide yırtıp attım'' demişti. Bunun adının aşk olduğunu o da söylemişti. Peki İstanbul'a döneceğimi söylediğimde nasıl  bu kadar duyarsız olabiliyordu. Demek benim hissettiğim yoğun duyguları Dilara hissetmiyordu. Elini sallasa ellisiydi. Zaten evli olduğunu söylüyordu. Evli bir kadına aşık olmak sonu olmayan yoldu. Belki de evliliğin monotonluğundan sıkılmış, ben güzelmiyim hala beğeniliyormuyum diye beni test aracı olarak kullanmıştı. Her ne olursa olsun bu güzelliği bu muhteşem kalbi unutmanın çok zor olacağını da biliyordu.

Otobüsde herkesin keyfi yerinde gözüküyor hiç kimse ağlamıyordu. Heralde tek aşık kendisiydi. 

Yetmiş yaşlarda kasketli, ak saç ve sakallı zeytin tanesi tesbihli, bir dirhem iki çekirdek takım elbisesiyle güler yüzlü bir amca oturuyordu yanında.

- Neden ağlıyorsun evlat? Çaresiz derdi Allah hiçbir kuluna vermez. Tam üç saattir sesin çıkmadan gözlüğünün altından ağlıyorsun. 

- Biraz moralim bozuk

- Allah göstermesin. Ölüm filan mı var?

- Yok amca 

- Çok gençsin efendi bir çocuğa benziyorsun. Sevdiğinden mi ayrıldın?

- Onun gibi birşey

- Kavuşursun elbet oğlum. Ayrılık zordur ama kavuşmanın görkemini artırır.

- Sanmıyorum. Zor biraz 

-  Anlaşılan güç bir sevda seninkisi. Durumu bilmiyorum ama. Seni bu kadar ağlatıyorsa. Görüyorum ki acı çekiyorsun. Moralini daha çok bozmak istemem ama ölümden sonra yaşanılası en büyük duygu ve acıdır sevda. İkisinde de ayrılık vardır. Gidenin arkasından gözyaşı vardır. Hem mutlu olmalısın evlat. Bu göz yaşlarını dökemeyen sevip aşık olamayan pek çok insan var. Bu duyguları tatmalı insan zor olsada. ' Her canlı ölümü tadacak ' aşkıda tatmalı bence. Bunlar bizi insan yapan değerlerdir. Hiç sıkma zorlama kendini bırak boşalsın göz pınarların.

- Ölümle aşkı bir birine benzetmeniz beni tedirgin etti. Haklı olabilirsiniz belki, maşuku bilmiyorum ama ben aşık olarak şu anda yaşamıyorum.

- Zamanla bu söylediklerimi daha iyi anlayacaksın evlat. Sene yetmiş başları. Avusturalya'da televizyon imal edilen bir fabrikada çalışıyordum. Yengende orada çalışıyordu. Yengen Avusturalyalıydı. Dilinden de anlamıyordum, ne dili ne yabancı bir memleketi ne de başka bir şeyi gözüm görmüyordu. Yanıyor ateşler içerisindeydim. Yemeden içmeden kesilmiştim. Tam altı ay geceler boyu gözyaşlarım dinmemiş. Tam otuz kilo birden vermiştim. Avusturalya'nın göbeğinde bastım nikahı sonunda. Müslüman oldu yengen. Türkçeyi de öğrettim. Çok mutluyuz şimdi. Üç de çoçuğumuz oldu. Seni çok iyi anlıyorum. Umarım sende ona kavuşursun. Aşkının peşinden git evladım. Pes etme. Sana diyeceğim budur. Peki bu gözyaşlarını hak ediyormu? 

- Çok kısa bir zaman içiresinde birbirimizi tanıdık ama hak ediyor. O bir  prenses amca.

- Nasıl yani evlat.

- Kralın kızı o amca. Sarayda yaşıyor. Gerçek bir prenses yani.

- Prenses demek. Nasıl tanıştınız peki?

- Sefere çıkmıştık. Semertkant civarında maveraünnehir de bir aşiret reisinin arazisinde mola verdik. Prensesde oradaydı. Şifalı su dan içmeye gelmiş. Göz göze geldik. Yanına çağırdı benim gibi ölümlü bir askeri. Kellemi koltuğa alarak yanına gittim. Adımı sordu önce. Sonrada beni diğer askerlerin yanından alıp kendi korumalığına aldı. Saraya dönene kadar bakışları üzerimdeydi. Çok korkmuştum. Bir prensese bakmaktan cezalandırılacağımı düşünüyordum. Ama o bakışlar o kadar güzeldiki ölüm hiçbirşeydi. Kralın karşısındaydık. Bu asker bundan sonra benim korumam olacak dedi babasına. Sen nasıl istersen kızım diyerek cevap verdi kral. 

- Sonra ne oldu evlat?

- Prenses evliymiş meğerse. Bu coğrafyanın en acımasızı macar prensiyle evliymiş. Araları bozuk olduğu için devamlı kaçıp saraya geliyormuş. Bir gün gelip zorla götürdüler onu. Babası durumu bildiği için tepki vermedi. Birşey yapamadık elimizden çekip aldılar. Giderken de muhteşem gözleriyle çaresizce bakıştık.

- Anlıyorum evlat. Herkes istemesede kaderini yaşar. Bu sevda içinde kara bir yılana dönüşmeden onu unutmanı tavsiye ederim. Çok zor ama birleşseniz bile ölüm hep yanıbaşınızda olacak. 

- Biraz önce aşkının peşinden git demiştin.

- Bu farklı bir durum evlat. Kralın kızı ve sıradan bir asker. Varlık ve yokluk gibi birşey. Hem onun başı bağlı. Yuva üzerine yuva kurulmaz oğlum. Unut onu.

Marmarabirlik fabrikasına zeytinlerini satmak için görüşmeye gitiğini söyleyen yaşlı amca Bursa'dan sonra otobüsten inmişti. 

Deniz üzerinde gece karanlığında feribotta yol alırken yaşadıklarını düşündü Okan. Bir ay önce yine bu feribottaydı. İstanbul'dan gelirken hiçbirşey düşünmüyordu. Oysa şimdi geri dönerken aşıktı. Özlüyordu. Kafası karma karışıktı. Ya otobüste ki zeytin tesbihli amca.   

İstanbul'a geleli bir hafta olmuş, bir hafta boyunca ışıkları yakmadan karanlıkta oturmuştu. Karanlık ruh halini yansıtıyordu. İçerisinde bir yanardağ vardı. Onu faaliyete geçirip alevlerinde kül olmaktanda korkuyordu. Herşeyi göze almıştı artık. Nişantaşı'nda girmediği sokak, beklemediği köşe, basmadığı kaldırım taşı kalmadı. Bir dakikalığına bir saniyeliğine de olsa Dilara'yı görmek istiyordu. Tam altı saat Nişantaşı Teşvikiye arasında mekik dokumuştu. Deniz kenarında bir bankın üzerinde oturup, Dilara'nın arasıra uğruyorum dediği kafenin üzerinden tam üç saat gözlerini ayırmamıştı. Cumartesi akşamı üzgün bir şekilde onu göremeden evine geldi. Uyumak mümkün değildi.

'' Nişantaşı'nda oturuyorum diyerek kandırmışmıydı beni. Hala onun evli olduğuna inanmıyorum. Neydi o gözler öyle. O saçlar. O endam. O şimşek gözlerini büyütüp nasılda bakıyordu bana. Nar ağaçları altında o kadar yaklaşmıştık ki birbirimize, nefesi dudaklarımdaydı. İncecik belinden tutup, ufacık bir hamleyle çöl ateşinden daha hararetli dudağına yapışacaktım. Cesaret edemedim. Korktum. Onu kaybetmekten korktum. Güvenini sarsacak birşey yapmaktan korktum. Sımsıkı sarılıp dudaklarından öpseydim belki herşey daha farklı olacaktı. Belki onu kaybedecektim ama alev dudaklarında hayatı yakalayacaktım. 

Karanlığın yaşlı gözlerinde gökyüzünden düşecek kuyruklu yıldızı bekliyordu Okan.    Plaj-4

 

 

Tayfun

 

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa