Japonya’ya karşı verilmiş en büyük savaştı. Çok az bir kayıp vererek galip gelmiştim. Buna karşılık Japonya tamamen allak bullak olmuştu. Tarih kitaplarına geçmeyecektim belki ama beni tanıyan herkes torunlarına kadar anlatacaktı bu hadiseyi. Her şey Moskova’da okuduğum üniversitenin yurt odasında başladı.

 

TSUYOŞİ  HAREKATI     

 

Üniversite yönetimi bana çift kişilik bir oda vermişti. Tek kişilik odalara geçmek gibi bir şansım olmamıştı çünkü bu odayı bulmam bile mucizeydi. Kişiliği konusunda hiç bir zaman fikir sahibi olamadığım yabancı öğrenciler dairesi başkanı kafayı yemiş Bayan Svetlana;

“Altan, oda hiç bir zaman sorun olmaz istediğin zaman gelir yerleşirsin” demişti bundan iki ay önce.

Türkiye’de vize işlemlerini halledip karşılarına dikilince işin rengi değişmişti.

“Oda yok! Kesinlikle kalcak yer yok. Git bir otel bul kendine ve yirmi gün sonra gel” dedi Bayan Svetlana.

“Benim hiç param yok! Ve söz vermiştiniz, oda var demiştiniz.”

“Hımm! Madem söz verdim sana bir oda vereceğiz.”

Öğrenci yurdunun altıncı katında çift kişilik bir odaydı. Elli yıllık ağlayan ahşaptan mobilyalar, kanlı pansuman pamuklarını hatırlatan çevirmeli telefonlar, deseninde birbirinden korkunç suratları şekillendirdiğim perdeler ve parka bakan güzel manzaralı pencereler. Huzur bulmuştum çünkü benim odamdı ve yalnızdım. Ama uzun sürmeyecekti biri gelecekti. Ne zaman olur bilmiyordum ama saksağanın biri damlayacaktı kurtuluş yoktu. Bulunduğum kat yurdun en popüler ve insan bakımından da en yoğun katıydı. Genelini asyalılar oluşturuyordu. Koreliler ve Japonlar yoğunluktuydı. Her hareketimi inceleyerek aralarında tartışıp gülüşen Koreliler en kalabalık gruptu. Daracık mutfakta tek kelime etmeden, biri bir diğerinin ayağına basmadan altısı bir arada çalışırdı. Uzaylıydı Asyalılar, gelecekteki dünyanın hakimleri. Beni çabuk benimsemişlerdi. Sarışın beyaz tenli olmamın sakıncası yoktu. Türkiye’den geliyordum, Asya kökenliydim ve bilmem ne savaşında onlara yardım etmiştik. Umrumda değildi ama onlar ısrarla bu sebebleri öne sürerek beni kardeşleri olarak görmek istiyorlardı. Yalnızlığı seven biri olduğumu anlayınca biraz burukluk yaşadılarsada bunu pek önemsemediler.

Hiç Rusçam olmadığından ve İngilizceyide çok az bildiğim için beni ilk bir ay derslere sokmama kararı aldılar.

“Git kendine bir kız bul ve biraz Rusçanı ilerlet sonra derslere başlarsın” dedi Bayan Svetlana.

Uzun boylu, Çin dilinde okuyan ve altı dili ana dili olarak konuşan Litvanyalı bir dilber bulmuştum kendime. Adı Olga idi. Kibarmı kibar, zarifmi zarifti. En büyük ortak yanımız, O’da benim öğrenci yurdunda kalıyordu. Ama başka bir üniversitenin. Yarım yamalak ingilizcemle anlaşmaya çalışıyorduk, arada Rusçamada yardımcı oluyordu. Hepsinden önemlisi kurtarıcımdı. Dükkanlarda alışveriş yaparken çektiğim eziyetlerden kurtulmuştum. Genelde istediğim şeyleri söylemeye dilim dönmediği veya Rusçasını unuttuğum için eli boş çıktığım oluyordu. Tarzan gibi el kol hareketleriyle anlaşmaya ugraşıyor ve çalışanlara bir şekilde komik geliyordum. Rusya’daki dükkanlarda çalışanlar genelde kadındı. Daha da kötüsü yaşlı kadınlardı. Rusça bilmediğimi anlasalar bile kendi dillerinde konuşmaya devam ediyorlardı. Sert konuşmalarının karşısında ise panik oluyordum.

“Ne istiyorsunuz.”

“Şey...ben...ıım!”

“Ne istiyorsunuz, çabuk söyleyin lütfen!”

“Şey...istiyorum...”

Hiç acımaları yoktu.

“Sıradaki lütfen!”

Kötü anlar yaşıyordum. Bir mağaza girmekle dişçiye gitmek arasında fark yoktu. Beni sağlı sollu tokatlayıp geri yolluyorlardı. Konuşulanları anlamakta ayrı bir sanattı. Sadece ‘ıbrışka dıbrışka’, evet kulağıma gelen tek ses bu iki kelimeden ibaretti. İşte böyle bir anda Olga birden kahramanım oluvermişti.

Mağazalardan birine giriyorduk ve bıyıklarını almamış, şişman bir kadın tezgahtar direk saldırıyordu;

“Ne istiyorsunuz!”

Bu çok ani ve sert bir hamleydi. Yeterli silah gücüne sahip değildim, mağlup oluyordum. Ama Olga Ilgana destanından kopup gelmişti. Kılıcın keskin tarafı kafama doğru inmek üzereyken karşı hamlede bulunarak saldırıyı savuşturdu. Ardından hızla geriye çekilerek olduğu yerde bir daire çizdi ve kılıcı bıyıklı kadının tam kalbine sapladı.

“Dondurma istiyoruz.”

Kahramanımdı O benim, kurtarıcım, ince belli uzun bacaklı sevgilim.

İkinci girdiğimiz yer bir kafeydi. Genç ve seksi bir garson geldi ve sordu;

“Ne arzu edersiniz.”

Güçlü bir saldırıydı. Özellikle garsonlar çok tehlikeli tiplerdir. Her nedense bu mesleğe bulaşmış insanlar zaman içinde karizmatik bir güç kazanırlar. Tarifini yapamadığım yüce bir bilgelikle donanırlar. Bunlar Olga’ya sökmemişti. Müthiş bir ustalıkla bu hamleyide savuşturdu ve karşı saldırıya geçti.

“Kahve ve peynirli kek istiyoruz.”

Garson kız ağır yara almıştı, sendeleyerek servise doğru süründü. Giderken yere akan kanına baktım ve Olga’mla gurur duydum. Ama O’nsuz geçirdiğim anlar şamar oğlanı olmaktan kurtulamıyordum. En aptal tezgahtarın karşısında bile yitik biriydim.

Okul günlerim fena geçmiyordu. Hareketli, enerjik ve mutluydum. Bazen üniversitenin koridorlarında kalabalıktan yürüyemiyordum. Ve bu kalabalığın hemen hemen tamamı birbirinden güzel kızlardan oluşuyordu, erkek yok denilecek kadar azdı. Mesut bir adam olup çıkıvermiştim. Uzun bacaklı bir Litvanım, geniş bir odam vardı ve Moskova’nın merkezindeydim. Penceremden çok güzel bir parkı görüyordum ve müzik dinleyerek dans ediyor, kendi kendime bağırarak konuşuyor, taklitler yapıyor, gülüyor, bunalıma girip kötümserleşiyor, içip bir şeyler yazıp çiziyordum. Ve bütün bunların hepsi sadece bir gece içinde olabilliyordu. Ama odama bir arkadaşın geleceğini düşündükçe bu gerçek bir hançer gibi böğrüme saplanıyordu.

Bir ay kadar sonra derslere girebileceğime karar verdiler. Benim anlama özürlü olduğumu düşünen öğrenci işlerinde çalışan bir kız uzun koridorlardan geçerek sınıfımın yerini gösterdi. Bir dahaki sefere sınıfı bulamadım ve kendisinden tekrar yardım istedim. Koreliler ikinci defa görevliyi benimle görünce çok güldüler. Üstelik birde parmaklarıyla beni gösteriyorlardı. Sinirim bozulmuştu sert sert baktım kendilerine. Yaptığıma anlam veremediler. Bozulmuşlardı. Çok sonra anlayacaktım kötü niyetleri olmadığını. Çünkü birbilerinede aynı şekilde davranıyorlardı ve madara olan mutlaka eğlenceye katılmalı kesinlikle alınmamalıydı. Kahve içmek ve bir şeyler atıştırmak için üniversitenin kafeteryasına takılıyordum. Bazen tek erkek ben oluyordum. Ölmeden cennetti burası ama bu kadar güzel kızın arasında hissizleşmiştim, kimse umurumda olmamaya başlamıştı. Kitap okuyor, günlük yazıyor ve dev ekran televizyona takılıyordum. Kızlardan kendime çok iyi dost kitlesi kurmuştum. Her şeyime yardımcı oluyor beni hiç yalnız bırakmıyorlardı. Büyük iyiliklerini görüyordum. En önemliside kendi dillerini öğretme çabalarıydı. Kantinde hurilerin arasında takıla takıla kıçım öylesine kalkmıştı ki bazen sırf sandalyemi yanlışlıkla aldığı için insanın aklını durdaracak güzellikte kızlara fırça atıyor, aynı masada oturuyorsak onlardan sıkılıp boş masalara geçmeye çalışıyordum.    

Bir gün Olga’yı yurda çağırdım. Kabul etti ama bir şartla;

“Seks yok” dedi. Evet aynen böyle söyledi “seks yok!”

“Tamam” dedim Olga’ya “ama bende kal. Odamda bir yatak daha var orada yatarsın. Yalnızım birine ihtiyacım var.”

“Hayır” der gibi bir tavır takındı. Bende üstelemedim.

Yurda getirdiğim gün Korelilerle tanıştırdım. Koreli bir kız parmağını Olga’nın gözüne sokarak;

“Bu senin kız arkadaşınmı” dedi.

Kibar Olga’cık bozuntuya vermedi, bende cevap vermemeyi uygun buldum. Onlara katılmamızı ve beraber çay içmeyi teklif ettiler. Hiç niyetim yoktu. Ama Olga çok istekli görünüyordu. Çin dilinden olsa gerek hemen sevmişti bu çekik gözlüleri. Saygılı ve hanımefendi olabilirdi ama bana lazımdı Bayan Olga.

Güzel vakit geçirmiştik. Akşam olupta gitmesi gerektiğini söylediğinde;

“Bak Olga! Bende kal, sadece burda uyu. Çok yalnızım” dedim.

Büyük palavraydı, yalnızlık her şeyimdi. Bu isteğimi espiriler yaparak reddetmek çok hoşuna gidiyordu. Bunu bile çok kibarca yapıyordu. Eski Amerikan film yıldızlarının takındığı bir tavır vardı üzerinde ama tamamen doğaldı.

“Yakında oda arkadaşım gelebelir, her şey bir anda altüst olur o zaman” dedim heyecanla.

“Daha iyi ya! Yalnızlıktan kurtulursun işte” diyerek kahkaha attı.

Verdiği bu cevap çok hoşuna gitmiş olmalı ki sık sık telefon mesajları atarak ‘umarım yakında oda arkadaşın gelirde yalnızlıktan kurtulursun’ yazıyordu.

Ve işte bir sabah kapım çalındı. Uyuyordum, kalktım kapıyı açtım. Koreli kızlardan birini gördüm.

“Altan oda arkadaşın geldi” dedi ve kenara çekildi. Karşımda elinde küçük valizi ve valizinden de küçük bir Japon duruyordu. Ufacıktı. O küçücük bedene kocaman ve biçimli bir kafası vardı. Sanki sonradan monte edilmişti. Bir kaç eşyasını valize, bütün Japonya’yıda kafasına sığdırıp gelmişti. İçeri girdi valizini orta yere koydu, ingilizce olarak;

“Merhaba! Benim adım Tsuyoşi, Japonya’dan geldim” dedi.

“Bende Altan, Türkiye’den geldim” dedim. Durdum baktım.

“Bir şeyler içer misin” diye sordum.

“Oldu” dedi.

Beraberce mutfağa gittik. Bütün koreliler ordaydı. Tsuyoşi’ye elma suyu verdim. Canı içmek istemiyordu sırf beni kırmamak için kabul etmişti. Elma suyunu koca bir bardağa boca etmiştim ve Tsuyoşi bitirmekte güçlük çekiyordu. Her nedense minik dostumun yaşadığı bu zorlanmadan garip bir haz almıştım.

Odaya döndük, eşyalarını yerleştirmeye başladı. O’nu izliyordum. Tanrım! Ne kadar asil ve zarif hareket ediyordu. Aniden valizinden dijital bir fotoğraf makinesi çıkararak objektifi bana çevirdi, düğmeye bastı, ardından hızla dizüstü bilgisayarını açarak fotoğrafı yükledi ve anlamadığım bir taktikle internete bağlanarak fotoğrafı ailesine yolladı. Evet! Ordaydım, Japonya’daydım. Fakat fotoğrafta iğrenç çıkmıştım. Japonya bana şefkat gösterirmiydi. Olanları Olga’ya bir mesajla anlattım. Pek bi hoşuna gitmişti, her dakka mizah! dolu mesajlar çekip duruyordu.

Tsuyoşi eşyalarını yerleştirdikten sonra hangi yatakta yatacağını sordu. O’na pencere yanındakini gösterdim. Kalorifer peteğine yakındı ve ben sıcaktan nefret ederdim. Tsiyoşi hemen yatağa girdi ve uyudu. Normaldi, yorgundu çocuk. Benimle dünya üzerindeki en alakasız tipte olsa temiz bir insan olduğunu görmek güzeldi. Yirmi bir yaşında Rus dili edebiyatı öğrencisiydi ve Rusçayı orta seviyede biliyordu. Buraya herkes gibi O’da öğrenci değişim programıyla gelmişti. Rahatça uyuyabilmesi için odayı terkettim. Ben O’nun yerinde olsaydım ilk defa geldiğim bu ülkeyi biraz görmek için sokaklara atartım kendimi. Fakat uzun bir uçak yolculuğundan sonra bu imkansız olabilirdi. Neyse çok üstünde durmadım çıkıp gittim.

Akşam geç saat döndüğümde Tsuyoşi hala uyuyordu. Yarın sabah uyandığımda ise hala uyanmamıştı. Uçakta hiç uyumamasının ve hava değişimi yorgunluğunun etkisiyle olabilir diye düşündüm. Yirminci saate doğru yaklaşırken öldüğü paranoyasına kapılarak nefes kontrolu yaptım. Hayattaydı. Yaşamla alıp vereceği henüz bitmemişti. Yirmi birinci saatte uykuya imzayı çaktı ve yataktan doğruldu. Yeniden doğmuş gibi göründü gözüme.

“Günaydın Altan” dedi saat öğlene gelirken.

Havlusunu alarak duşa gitti. Geri döndüğünde siyah gür saçları, ıslanmış sıçan tüyüne dönmüştü. Eksik kalan yerleşimine devam etti. O’nu izliyordum. Her hareketini, mimiğini, bakışlarını. Parmaklarının ucunda yürüyor, ince zarif elleriyle erkek bir geyşa gibi eşyaları tutuyordu. Ne yaptığını çok biliyordu, kafasında hiç bir soru işareti yoktu. İzlediğimi farketmiş olacak ki rahatsızlığını belirten türden kibarca bir bakış attı. Kendime geldim ve başka şeylere yöneldim.

Akşam üstüne doğru aniden yatıverdi. Tanrım! Bunca saat uykunun üzerinemi!

Ve tam yirmi saat uyudu. Heralde hastalandı diye düşündüm. O’nu rahatsız etmemek için odada sessizce yürüyor, elimden geldiğince gürültü yapmamaya çalışıyordum. İşin kötü tarafı perdeleride çekmişti. Havada soğuk olmamasına rağmen sıkı sıkı giyinip yorganın içinde pupa devresine geçmişti. Anlaşılan üç şeyden nefret ediyordu; ses, ışık ve soğuk.

Ne güzel! Tam bana göre!

Bir sonraki gün Tsuyoşi efendi tam onsekiz saat uyudu. Bir sonraki gün ise onaltı. İşte! Ortalaması buydu, her gün onaltı saat uyuyordu. Ama işin kötü tarafı uyanık kaldığı saatler o kadar azdı ki. Üstelik uyanık kaldığı saatlerde de ara ara kestiriyordu. Bu, bir kitap okurken, bir şey yazarken veya tırnaklarını keserken olabiliyordu. Elinde kalemle veya kitabın sayfasını çevireceği esnada yarım saat kadar hiç duruşunu bozmadan kestiriyordu. Uyanıncada açma düğmesi çevrilmiş gibi hiç bir tereddüt yaşamadan kaldığı yerden devam ediyordu. Bana en garip gelenide yemek yiyişiydi. Azıcık bir yemeği masasına koyuyor sonrada ürkek bir sincap yavrusu gibi iki saat küçük küçük ısırıklarla kemiriyordu.

Rusça konusunda hiç tavizi yoktu her gün üç beş saat çalışıyordu. Bu çalışma garip bir şekilde yatakta da devam ediyordu. Elinde bir not defteri ve kalemle yatağa girip uyuyordu. Aradan bir saat geçtikten sonra not defterine bir şeyler karalıyor sonrasında bir şey yazacakmış pozisyonunda tekrar uykuya dalıyordu. Uyuyup uyumadığını anlayamıyordum ama O’na dikkatlice baktığım bir gün, gözleri sonuna kadar kapalı olduğu halde yorganı kafasının üstüne çekti. Demekki her şeyi görüyordu. Belkide kulağına bir şeyler fısıldayan samurayların ruhuda bu odadaydı.

Sonuçta Tsuyoşi hayatımı, daha doğrusu yaşam şeklimi büyük bir sekteye uğratmıştı. Perdeleri kapatıp, masa lambası ışığında yaşayan ve sürekli uyuyan bu canlıyla aynı odayı paylaşmak bir parça keyfimi kaçırmıştı. İlerleyen zaman içinde uyku düzeni normale döner umuduyla çokta kafaya takmadım.  

Tsuyoşi’yle arasıra sohbet ediyorduk. Tokyo’da ailesi ile yaşıyormuş, birde bilgisayar mühendisliğinde okuyan bir abisi varmış. Daha sonra bana kızarkadaşının fotoğrafını gösterdi. Çok sevimli ve sempatik görünüyordu. Odada sürekli bir şeyler karaladığımı gördüğü için kızarkadaşının portresini yapmamı rica etti. Tanrım! Nefret ediyordum böyle geyik mevzulardan. Çocukken bile sevmezdim, hayatım boyunca ne kendimin ne de aileden birinin portresini yapmıştım. Resim asmaktan bile dehşetle nefret ederdim. O’nu kırmamak için kızın resmini çizdim. Pek parlak olmadı ama idare ederdi.

Rusça derslerine İtalyan bir arkadaşla giriyorduk, adı Andrea idi. İyi anlaşıyorduk Andrea ile. Bir gün O’nu üniversitenin kafesine götürdüm. Kafayı sıyırdı, durmadan sağı solu kesiyordu. Öylesine dik bakıyordu ki rezil oluyoruz korkusuna kapılıyordum. Kafeteryada kendime has bir karizmam vardı ve Andrea bunu iki paralık ediyordu. Neyseki bir zaman sonra normale dönmeye başladı. Genelde burada takılıyordum. Odama gitmek istemiyordum çünkü biliyordum ki Tsuyoşi uyuyordu. Ve ben O’nu o şekilde görmeyi pek tercih etmiyordum.

Olga’yı tekrar yurda davet ettim. Tsuyoşi ile tanıştırmak istiyordum. Olga memnuniyetle kabul etti. Ne de olsa Tsiyoşi bir Asyalıydı. Tek sorun uyanık olduğu saatleri tutturmalıydım.

Yurda geldiği gün Olga’da bir rahatlık sezinledim. Tabi ki yalnız olmadığım için kendisine ‘bende kal’ diye ısrarda bulunamayacaktım. Tsiyoşi ile tanıştırdım. Ve Olga’nın bacak boyu kadar olduğunu farkettim. İkiside birbirinden kibar ve nazik davranışlar sergiledi. Nezaket savaşını hangisi kazanır diye düşündüm ortalarında duran bir mağara adamı olarak. Tsuyoşi nezaket gereği odayı terkederek Japonya’nın bayrağını dikti. Anında Olga’ya taruza geçtim.

“Yapma Altan” diyordu “yapma Japon çocuk gelir şimdi.”

“Hayır gelmez” dedim “o çok kibar biri”

“Ama ya aniden gelirse”

“Gelmeez!”

Bu tartışmalar arasında Olga ile boğuşuyorduk. Fakat birlikte olamamıştık çünkü içim huzurlu değildi. Özgürlüğüm tecavüze uğramış yaşam alanım talan edilmişti. Beraberce yurtdan çıkıp biraz dolaştık sonrada O’nu kendi yurduna kadar geçirdim. Vedalaşırken bile hala o alaycı espirilerini yapıyordu.

“Altan senin adına çok seviniyorum, artık yalnız bir insan değilsin.”

Tamamen benim hatamdı; silah yapması için gerekli tüm ekipmanı ben vermiştim, hedef olmam doğaldı.

Odaya döndüğümde Tsuyoşi uyuyordu. Perdeler kapalı, masa lambası ışığı açıktı. Sanki mezara girmiştim. Lanet olsun! Yavaş yavaş bu durum beni sıkmaya başlamıştı. Bu çocuk uyku manyağı idi artık anlamıştım.

Arasıra Koreliler bana Tsiyoşi’yi soruyorlardı. Aldıkları cevap malumdu;

“Şu an kendisi uyuyor”

Şaşkın bir ifade ile birbirlerine bakıp sonrada düşünceli bir şekilde önlerine dönüyorlardı.

Bu arada dersler fena gitmiyordu. Çok iyi bir öğremenimiz vardı. Anlayışlı ve sabırlı. Kartondan küçük kartlar hazırlamıştım. Bir tarafına Rusça, diğer tarafına Türkçe yazıyor sonrada tombola gibi torbadan çekip hangi yüzü denk gelirse diğer dildeki karşılığını bilmeye çalışıyordum. Yöntemi bir arkadaşım önermişti ve işe yarıyordu doğrusu. Her şeye rağmen çalıştığım Rusça çok yetersizdi. Hayatını uykuya adamış minik Tsiyoşi’nin beşte biri bile etmezdim.

Arasıra yurtda yapılan partilere katılıyordum. Bir kez İtalyanların partisine katıldım. İtalyan kızlar dikkatimi çekmişti. Fazla sert görünüyorlardı. Aynı Türk kızları gibi yırtıcı ve hesapçı. Sanki hepsinin erkeklerle görülecek bazı hesapları vardı. An ve an hazırdılar, karşılıklı tartışmaya ve vazoları fırlatmaya. Sonraki gün Kanadalı arkadaşım David ile bizim katın koridorunda sohbet ederken merdivenlerden kanguru gibi zıplaya zıplaya inen Kanadalı bir kız son basamakta yaptığı kuvvetli bir sıçrayışla önümde bitiverdi. Gülmeyle çığlık karışımı bağırarak konuşuyordu.

“Kız arkadaşın varmı senin” dedi Rusça olarak.

“Nasıl anlamadım” dedim ve David’e baktım.

“Girl friend, girl friend” dedi David her tarafı oynayarak.

Tekrar ama bu sefer İngilizce olarak sordu.

“Kız arkadaşın varmı senin.”

Bir an duraksama yaşadıktan sonra “evet” dedim.

Kanadalı kız tam dibimde duruyordu. Bir kaç saniye gözlerimin içine baygın baygın baktıktan sonra delice bir çığlık attı ve iki üç sıçrayışta merdivenin dibini buldu. Ardından gitgide zayıflayan bir iki kahka çığlık arası ses daha duyduk.

David’e döndüm;

“Neden sordu bana kızarkadaşın varmı diye. Olga’yamı kastetti acaba” dedim saflığa vurarak.

“Bilmem! O sadece biraz çılgın bir kız” dedi her yeri oynayarak.

David, genç yaşta kelleşmiş komik bir çocuktu. Konuşurken her yeri oynadığı için O’na bakmak beni yorardı. Sanırım İtalyan partisinde gördüğüm iki Fransız kız beni gözlerine kestirmişlerdi ve Kanadalıyıda hayır işiyle görevlendirmişlerdi. Aslında böyle durumlarda her zaman için verilecek en dürüst cevap ‘hayır’dır.

Tsuyoşi bu partilerin hemen hemen hiç birine katılamıyordu. Katılmıyor diyemiyordum çünkü bazen katılmak için nasıl çabaladığını görüyordum. Lakin yatak daha çekici geliyordu.

Artık odayla bir alakam kalmamıştı. O’nu rahatsız etmemek için parmak ucunda yürümekten, sandelyeyi sürümek yerine yavaşca kaldırıp koymaktan, kulaklıkla müzik dinlemekten yorgun düşmüştüm. Bir şey söylememde kabalık olurdu. Üstelik yapımda yoktu böyle bir davranış şekli. Bu yüzden sürekli dışarıdaydım. Dışarıdayken bile sürekli kafama girmeye başlamıştı. Uyuma pozisyonları, yemek yiyişi, yürüyüşü, ders çalışması ve diğer her şeyi kafamda dönüp duruyordu. Özelliklede akşam yatmadan önceki ayin benzeri esnetme hareketleri. İşin kötüsü kendimi koca bir et yığını olarak hissediyordum. Her ne olursa olsun müthiş istikrar sahibiydi; asla ne yapacağını bilmez bir hali yoktu, onca uykudan arta kalan vakite her şeyi sığdırabiliyordu ve hesaplandığında benden çok daha verimliydi. O küçük bedeniyle yurdun koridorlarında yürürken görünmez bir güç etrafını sarar, sanki O’na yoldaşlık ederdi. Böyle anlarda kendimi O’ndan çok daha ufak hisseder istemsizce kenara çekilirdim. Mezarlarından kalkmış samuray ruhlarının Tsuyoşi ile birlikte olduğuna dair her şey üzerine yemin edebilirdim. O’na karşı utancımdan olsa gerek uyanık olduğu saatlerde bende Rusça çalışmaya başlamıştım. Ama ne yaparsam yapayım olmuyordu, kendimi sokak serserisi gibi hissetmekten kurtulamıyordum. Erdemli bir kızılderilinin yanındaki vahşi ve cahil kovboy gibiydim. Sadece bir şeyler karaladığım esnalarda bana hayranlıkla bakardı. Onun dışında, dünyada varolduğum ve kader bizi bir araya getirdiği için olgunca kabullenişi vardı. Beni hakir görmesini veya kurtulmak istemesini tercih ederdim çünkü davranışları tanımlayabildiğimin çok dışında, daha doğrusu kat ve kat üzerindeydi. Artık kendim bile kendime batar hale gelmiştim. Asyanın erdemi bileğimi bükmüştü.

Derslere giriyordum ama Andrea’nın Rusçayla pek alakası olmamasından dolayı iyi bir çalışma arkadaşı sayılmazdı. Kafede tanıştığım arkadaşların faydası büyüktü. Özellikle telaffuz konusunda bir Rusun ağzından okunuşları duymak pek işime yarıyordu.

Bir gün süpriz şekilde Olga beni kendi yurduna davet etti. Telefon mesajında soyadımı soruyordu.

“Ne oldu ne yapacaksın” dedim.

“Seni yurda sokabilmek için form doldurmam lazım, soyadını yazıp yolla bana” dedi.

Nasılda hayatıma neşe gelmişti. Ama konuşmanın ardından mesaj salladı;

“Seks yok!”

Bu kadınlar ya kafayı yemişlerdi ya da en büyük fantezileri ‘seks yok’ diyerek erkeği zora koşmaktı. Gece onda kalacaktım, tek kişilik yatakta iki kişi yatacaktık ve hiç bir şey olmayacaktı. Gerçi kız istemedikten sonra ne yapılabilirdi ki.

Tsuyoşi’ye bu gece gelmeyeceğimi söyleyerek akşamüstü yurtdan ayrıldım. Olga’nın yurduna ilk defa geliyordum. Üniversite binasının şanını çok duymuş, Olga’yı bırakırken dışarıdan görmüş ama içine hiç girememiştim. Üstelik Olga’yı bıraktığım esnada gece olduğu için mimarisinide kabaca algılamaktan öteye gidememiştim. Şu an ise karşımda duruyordu ve inanılmazdı. Çok büyük ve görkemli inşa edilmişti. Hayranlıkla seyrettim.

“Amerika sen bunu yapamazsın, insan hakların müsade etmez” dedim bir ara.

Olga beni girişte yakaladı ve kağıtları elimden alarak girişteki görevliye verdi. Rus olmadığından emin olduğum ama milletini kestiremediğim ucuz bir zebani pasaportuma ve davetiyeme uzun uzun baktı. Yüzündeki fesatlık dolu sırıtışıyla arada da Olga’yı kesiyordu. Yüzündeki ifade aniden nefrete dönüştü. Kafasından geçenleri okumuştum.

Gözlerine bakarken “evet! Sen burada çürürken biz odamızda çok güzel vakit geçireceğiz” diye geçirdim içimden. Suratıma baktı, kağıtları geri uzattı. Suratına baktım, elli çeşit riyakarlık gördüm. Bir süre daha gülümsedi arkamdan. Önemsiz ayrıntıydı geçtim gittim.

Binaya girip devasal koridorların içinde ilerlemeye başladık. Kendimi sinek kadar hissetmiştim, vızıldayarak geziyordum koridorlarda. Ortalık öğrenci kaynıyordu. Karınca yuvasına girmiştim, kraliçeyi dölleyip çıkacaktım. Üniversite binasını geçip binlerce odalık yurt binasına girdik. Dünyanın her yerinden insanlar buradaydı.

Odasına girdiğimde şok olmuştum. O kadar küçük bir odaydı ki bardağı masanın üzerine koyması ortalığın darmadağan olması için yeterliydi. Yatağı bile maket gibiydi. Sonra bu yatakta hiç bir şey olmadan yatacağımızı düşündüm. Güldüm. Fizikten anlamazdım ama bu kurallarına aykırıydı. Doğaya ihanetti.

“Olga bu ne böyle!” dedim.

“En azından kendime ait bir banyom ve tuvaletim var” dedi bana laf sokuşturarak. Bizimkiler koridordaydı. Odada sadece lavobo vardı. 

Olga’ya kurşunkalem desenlerimden fotokopiler getirmiştim.

“Al” dedim “bunlar senin.”

Bakmaya başladı. Bir iki resim sonra eliyle yatağa vurdu;

“Yanıma gel.”

Yanına oturup beline sarıldım. Resimlere bakıp sorular soruyordu. Tanrım! Ne büyük ızdıraptı şu resim faslı. Nefret ediyordum. Ama fotoğraflardan daha çok nefret ederdim. Hele ki anlamsız aile fotoğraflarından. En fazla on fotoğraf. Evet! Bu kadarı yeterliydi, gerisi azaptı. Olga resimlere baktıktan sonra on fasikül ansiklopedi kalınlığında fotoğraf çıkardı. Yutkundum. Hayat, beni açlıkla terbiye eder gibi bir tavır içindeydi. Her albümün arkasından bir diğeri geliyordu. Aynı sahnenin beş farklı açıdan çekilmiş fotoğrafları bile vardı. Anlamsızca deklanşöre basmışlardı, sırf basmış olmak için. Katlanmak durumundaydım ve her halükarda Tsuyoşi ile aynı odada olmaktan daha iyiydi.

Bir ara bulunduğum mekan garibime gitti. Bir erkeğin kadınlar vasıtasıyla giremiyeceği hiç bir yer yoktu. Bu koca binanın binlerce odasından birinin içindeydim. Dünyanın her yerinden, her renginden, dokusundan kalbi vardı ve küçük küçük odalara hapsettiği kalpçikleriyle beslenerek, o görkemli görünüşüne ulaşılmazın ulaşılmazı bir canlılık katıyordu.

Fotoğraflar sona erince albümleri toparlayarak bir sonraki kurban için yerine kaldırdı. Artık O’nu haketdiğimi düşünüyordum. Sarıldık ve başladık. Işığı kapatıp gece lambasını açtı. Her şey mütevazi yaşamlarımızın doğal birer parçasıydı. Uzun bacaklı Litvanımla nihayet yalnızdım ve gerçekten mesuttum. Sadece beynime çakılmış gibi, arasıra Tsuyoşi’nin görüntüsü gidip geliyordu. Koruyucusu olan samuraylarda hemen arkamda beni izliyorlardı. Kahretsin! Ama böyle hissediyordum. Aldırmamaya çalıştım, Olga’ya konsantra oldum. Bu arada Olga’nın üst kısmında gezinirken göğsü üzerinde ağzıma bir kıl geldi. Bu hep olurdu, kendi göğüs kılım karşıdakinin üzerine düşer sonrada matah bir şeymiş gibi benim ağzıma gelirdi. Çekip atmak için tuttum ama gelmiyordu. Bu nasıl olur dedim ve gece lambasının ışığında dikkatlice Olga’nın göğsüne baktım.

ŞOK! Şok olmuştum.

Attığım sessiz çığlık devasa binanın tüm koridarlarını inletti, temelini sarstı, heykellerini çatlattı. Upuzun koyu renkli bir kıl bu narin kızcağızın göğsüne aitti; ağzımdaki tükürükle yumuşamış, yılan gibi zig zaglar çizer halde kızın göğsüne yapışmıştı. Daha fazla bakamadım, geriye çekilip dikildim ve yatağın kenarına oturdum.

Sonra aniden kendimi boşlukta buldum. Aslında boşluk değil bembeyaz bir mekandı; başı sonu yoktu, tavanı duvarı veya ileride bir görüntüde. Sadece bir hiçlikti. Ben ise beyaz zemin üzerinde çırılçıplak, kıvrılmış bir halde embriyon gibi yatıyordum. Acı çekerek. Sonra aniden beni çevreleyen basamaklı beyaz bir platform oluştu etrafımda. Çembere alınmıştım. Birdenbire platformda iki sıra halinde oturmuş, beyaz elbiseli, donuk yüzlü müzisyenler beliriverdi. Hepsinin elinde keman vardı. Bir dolu keman. Aykırı renkte olan tek şey bu enstrümanlardı. Çalıyorlardı. Ölüm kadar huzur ve şefkatliydi melodi. Diğerleri gibi donuk yüzlü olmayan biri ise bana bakarak başucumda çalıyordu kemanını. Onları dinliyordum ve yapraklarını dökmüş bir ağaç kadar çıplaktım. Yumuşak geçişlerle tatlı tatlı bir öyküyü anlatıyorlardı.

Benim öykümdü bu; bir erkeğin uğradığı ruhsal tecavüzü, öncesini ve sonrasını.

“Olga benim gitmem lazım, gitmeliyim” dedim zoraki gülümseyerek.

“Neden” diye sordu “burada kalacaktın hani.”

“Arkadaşlarım bekliyor, bu gece onlarla buluşacağım” diye cevap verdim. Beni bekleyen yegane kişi Tsuyoşi’ydi halbuki. Ama O’na ne diyebilirdim ki. Paltomu giyip çıktım. Dışarısı oldukça soğuktu. Hiç bir şey hissetmiyordum. Yanardağı lavları veya kuzeyin buzulları üzerinde aynı hissizlikle yürüyebilirdim. Hayatım boyunca bir kadının sütyenini çıkarırken korku yaşayacaktım. Bunu pekala biliyordum. Bir kadında kıl çıkması kadınlığa değil erkeklik dünyasına verilmiş cezaydı. Olga ile tamamen bitmişti.

Sessizce odaya girdim. Tsuyoşi yatağında elinde kalem ve not defteri ile bir şey yazma pozisyonunda uyuyordu. Yatağama girdim ve O’na eşlik ettim.

Sabah kalkınca yabancı öğrenciler dairesine gittim.

“Bayan Svetlana bana tek kişilik bir oda verebilir misiniz.”

“Niçin”

“Olmuyor Bayan Svetlana, ben bir sanatçıyım sizde biliyorsunuz ve gece çalışıyorum. Ama oda arkadaşım rahatsız oluyor.”

“Olmaz veremeyiz, tek kişilik odamız yok”

“Lütfen”

“İmkansız!”

Umutsuzca çıktım ordan. Hadım edildiğim yetmiyormuş gibi birde odamda nefes alan bir cesetle yaşamaya mahkum bırakılmıştım.

Kantinde bir süre vakit geçirmek için kahve alıp oturdum. Her kızın tipine bakarak vücudundaki kıl potansiyelini tahmin etmeye çalışıyordum. Odama gittim. Uyuyordu. Bende yatağa girdim ve uyudum. Uyandığımda Tsuyoşi Rusça çalışıyordu. Oturdum bende çalıştım. Acaba onun kız arkadaşının orasında kıl var mıdır diye düşündüm. Olmayacağına ihtimal verdim.

Bu olay hayat neşemin cilasını almıştı. Üzerime güneş vurduğunda artık mavi gözlerim ve yaşam dokum parlamıyordu. Ağarlaşmıştım. İçeriği ne olursa olsun bir şey yapmak içimden gelmiyordu. Erkeklik güdülerim ise emekliye ayrılmıştı. Cinsel isteğin tamamen psikolojik şartlanma olduğunu anlamıştım. Ne kadar süreceği hakkında da hiç bir fikrim yoktu.

Artık odamdan fazla çıkmıyordum. Sabahları kalkınca Tsuyoşi’yi uyuyor halde görünce odayı terk etmektense kafayı vurup tekrar uyuyordum. Çok uyuduğum için kendimi suçlumu hissetmeliydim. Ne alakası var! Tsuyoşi’den iyimi bilecektim veya bileceklerdi. Derslere gireceğim zaman erken kalkmakta zorlanıyordum ama ders dönüşü intikamımı alıyordum.

Zaman içinde bu durum beni sıkmaya başlasa da eski ruhumu çağırmam bir işe yaramadı. Çünkü uyuşmuştum. Körle yatmış şaşı kalkmıştım. Japonya beni silmişti. Kocaman bir mezarda yaşayan Tsuyoşi’yle diri diri gömülmüştüm. Bedenimde ona yetişmekte fazla geç kalmadı; ihtiyarlamıştım, yorgundum, hayat bana fazla geliyordu ve artık tamamen O’na teslim olmuştum. Birlikte uyuyor, kalkıp tekrar ara ara kestiriyor ve yemek yiyip tekrar dalışa geçiyorduk. Akşamları yatarken O’nun gibi esnetme hareketleri yapmıyordum. Onun yerine kısa yürüyüşleri tercih ediyordum. Fakat yürürken bir şeyin eksik olduğunu farkettim. Evet! Bastondu bu. Bastona ihtiyacım vardı. Elime yaşıyacak modellere bakmaya başladım.

“Peh! Bir çoğu ihtiyar işi bunların” diye söyleniyordum vitrin önlerinde.

“Ama sende ihtiyarsın artık” diye cevap veriyordum kendi kendime.

Olsun, benim bir farklılığım olmalıydı. Her yere deydiğinde ışık çıkıran bir model olabilirdi. Deri kaplı veya üzeri metal işlemelide olabilirdi.

Gece müzik dinleyerek kendi kendime yaptığım danslar, delirmeler, inlemeler, çoşmalar, sevinç ve mutluluk çığlıkları, deprasyonlar, dostum Memet’in odama getirip ayıkladığı hatunlar, şeytanla oynanan köşe kapmacalar falan bitmişti. Hepsi silinmiş tarih olmuştu. Odaya, tam anlamıyla ölüm sessizliği, damıtılmış bir sukunet çökmüştü. 

Zaman bu şekilde geçiyordu. Neredeyse iki ay olmuştu. Tamamen çaresiz kaldığımı düşünüyordum ki içimde bir şeyler harekete geçti. Benden bağımsız bir güçtü bu. Sürekli benimle konuşarak iknaya uğraşıyordu.

“Altan, daha ne kadar bu şekilde yaşayabilirsin.”

Cevap veriyordum;

“Bilmem, yaşıyorum işte.”

“Kendine gel! Kim olduğunu hatırla. Sen insanların çılgınlık kaynağısın. Kuralları olmayan, renkli dünyasının peşinden koşan bir idealistsin.”

“Evet hatırlıyorum öyleydim.”

“Gece müzik dinleyip kendi kendine bağırmıyorsan hayatında büyük bir terslik var demektir.”

“Doğru. Peki ne yapmam lazım.”

“Fazla uzağa gitme. Kendi içine dön cevabı bulacaksın.”

“Net konuş! Ne kadar içime.”

“Midene hatta bağırsaklarına kadar in.”

O an yeniden doğmuş gibi oldum. İnsan üstü bir güç gelmişti. Hemen hazırlıklara başladım. Bu benim son şansım, hayatımında kurtuluşu demekti.

Güzel bir yemek olacaktı. Korelilerde benimle mutfaktaydı. Aslında onlar hep mutfaktaydı. Hazırladığım yemeği iştahla yedim. Üzerinden fazla vakit geçmeden tekrar yedim. Akşama kadar bu böyle sürdü ve gece dolu bir mideyle yattım. Tuvaletede çıkmadım. Ertesi sabah büyük bir enerjiyle kalktım. Aynı şekilde yemeye devam ettim. Bu geç saatlere değin sürdü. Gece olduğunda midem ve bağırsaklarım tamamen dolmuştu. Yemek salonunda tek başımaydım ve masanın üzerinde koca bir bardak soğuk süt duruyordu. Yavaş yavaş sütümü yudumlarken bir taraftanda düşünüyordum.

“Evet! Yapacaktım bunu. Başka çıkış yolum kalkamıştı.”

Çok soğukkanlıydım. Üzerimde olgunca bir tavır vardı. kafamı yavaş yavaş sallıyarak;

“Sanırım vakti geldi” dedim.

Miğdeme giren sancılar artmaya başlamış bağırsaklarım düğümlenmişti. Ama kendimi tutuyordum. Yemek salonundan kalkıp koridora çıktım ve odama doğru yürümeye başaldım. Bu sefer tüm koridoru kaplayan bendim. Kurtuluş savaşının komutanı gibi hissettim kendimi.

Evet! Ben, koca bir ordunun lideriydim. Ve savaş alanına doğru ilerliyordum. Benim askerlerim samuraylar kadar gösterişli değildi ama her biri bin samuraya bedeldi. Odaya girdiğimde Japon liderin taktiği tahmin ettiğim gibiydi. Yorganı üzerine çekmiş siperde bekliyordu. Beni bu şekilde iki ay boyunca her gece darmadağan etmişti. Ne çok şehit vermiştim bu meydanda. Bu güçlü saldıraya karşı bende kendi siperime girerek yorganı üzerime çektim. Japon komutan yatağında hafifçe dönerek elindeki not defterine bir şeyler karaladı ve tekrar yumdu gözlerini. İlk atağı yerli yerindeydi ve belli kayıplar vermiştim. Samurayların ruhu savaş meydanında dikilmiş tehditkar gözlerle beni süzüyordu. Japon ordusu galip geleceğinden emindi. Her gece böyle oluyordu ve aksini düşünmüyorlardı bile. Uykusu, erdemi, asaleti ve ruhuyla beni görmesi. Tanrım! Cephelerim teker teker bozguna uğruyordu. Cesaretim hafif kırılsada doğru zamanlama için beklemeye başladım. Kendimi toparlayarak ilk saldırıya konsantra oldum. Kısa süre içinde ilk cepheden savaş naraları yükseldi. Saldırı başlamıştı.

Güçlü bir sancı, bağırsaklarda hafif bir düğümlenme, ardından ıkınma ve sonrasında;

ATEEEŞŞ!

Ve hemen ardından müthiş bir rahatlık.

İkinci cepheden de savaş naraları duyuluyordu. İşte! Gene geliyor; sancı, bağırsaklarda düğümlenme, ıkınma vee ATEEŞ!

Üçüncü cepheninde askerleri heyecan içindeydi;

Sancı, düğümlenme, ıkınma ve ATEEŞ!

Tüm cephelerimde bayram havası vardı. askerler zafer naraları arasında özgürlük şarkıları söylemeye başlamıştı bile. Japonya hiç beklemediği bir saldırıya uğramıştı. Saldırı ardına ardına devam ediyordu. En fazla onbeş yirmi saniye geçmiyordu ki bombalar havada uçuşuyordu. Japonya’nın savaşçı ruhu, erdemi, teknolojisi ...vb hiç biri para etmiyordu. Acımak veya merhamet etmek bir yana daha da büyük bir hırsla saldırıyordum.

Bir ara kafamı kaldırarak Japon konutana baktım; acı çekiyordu, buruşmuş suratı görünmez bir güç tarafından durmaksızın tokatlanıyormuş gibi hızla bir sağa bir sola dönüyordu. Serseri, başı bozuk ordum; düzen ve disiplin abidesi Japon ordusunu darmadağan etmişti. Hiç durmadan ateşe devam ediyordum. Tüm cepheleri ele geçirmiştim. Komutan ise acı içinde kıvranmaya devam ediyordu. O artık bir Japon değil, yaşama savaşı veren bir zavallıydı. Samurayların çoğu can vermiş, sağ kalanlar ise arkalarına bile bakmadan kaçmışlardı. Ben bile kendi savaşma gücüme hayran kalmıştım. Tüm gücüyle ateşe devam eden cephelerdeki askerlerim, barbarlar gibi alaycı bir tonda bağırıyorlardı;

SANCIII, DÜĞÜMLENMEEE, IKINMAAA vee ATEEEEEŞ!

Zafer çoktan elde edilmişti. Artık şarapların içilme ve kolkola girilip dansedilme zamanıydı.

Saldırı sabaha değin aralıksız devam etti. Atılan bombaların gücü öylesine büyüktü ki kendi siperlerim bile tehlikeye girmişti. Ama geri dönüş söz konusu olamazdı. Dayanmak zorundaydık. Nitekimde öyle oldu.

Sabah uyandığımda Tsuyoşi’yi pencere kenarında gördüm. Soğuktan nefret eden bu çekik gözlü minik adam pencereyi açmış, Moskova soğuğunda dışarıdan gelen havayı bütün gücüyle ciğerlerine çekiyordu. Bana boğulmaktan son anda kutulan birini anımsatmıştı. Şöyle gözümün ucuyla ortalığa göz attım. Her yerde samuray cesetleri vardı. Tüm erdem ve asalet palavraları döşemede toz olmuş, esintilerle sağa sola uçuşuyorlardı. Bir ara odadan çıkıp tekrar girdiğimde, savaş meydanının ölümcül havası beni bile çarpmıştı. Üstelik pencere açık olduğu halde.

Üstümü giyinip sokaklara attım kendimi. Akşama kadar gezdim dışarıda. Sanki sonuçtan eminmişim gibi içimde bir rahatlık vardı. Akşam geri döndüğümde odada bir şeylerin eksikliğini farkettim. Dikkat edince bunların Tsuyoşi’nin eşyaları olduğunu anladım.

“ZAAFEEER!” diye bağırdım.

Yoktu! Gitmişti! Oda değiştirmişti! Ve artık özgürdüm!

O akşam sabaha kadar özgürlük dansları yaptım. Müziği açıp deli gibi bağırdım. Yitirdiğim tüm ruhlar bir anda tekrardan benimle bütünleştiler. Çok mutluydum.

Ben bir kahraman, bir lider, kendi hayatımın kurtacısı büyük bir askerdim.

Hele ki Bayan Svetlana’ya, tek kişilik odaya geçmek için neler söylemek zorunda kaldığını düşündükçe gülme krizlerine giriyordum.

Akabindeki gün Tsuyoşi ile koridarda karşılaştım. Göz göze gelince ilk defa bakışlarında bir belirsizlik, daha doğrusu bir soru işareti gördüm. Korkudan ağlar gibi bir ifadeyle gülümsedi bana. Bu daha çok bir kölenin efendisine verdiği selama benziyordu. Gayet dik bir bakışla ağırbaşlıca selam versem de O’nu bağrıma basıp sarılmak geldi içimden. O’nu ne kadar çok sevdiğimi ve bir şeyler verebilmek için can attığımı anladım. Belkide benden bir şeylerin O’nun damarlarında geziyor olmasıydı bu yakınlığın sebebi.

Her ne olursa olsun, sonuçta, Japon felsefik hayatının yetersiz kaldığı bir noktadan seslenmiştim O’na.

Ben O’nun tanrısıydım, ilhamlar veren doğasıydım.

 

 

Altan

  

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa