Plaj -4                                        

 

Şehr-i İstanbul'un aksam saat sekiz buçuğunda çekyatında uyurken, evde ki karabulutları yarıp, odanın içine büyük bir hışımla düşen titreyen, bağıran bir ses geldi Okan'ın cep telefonundan. Şeker bayramının ikinci günü akşamında evin kasvetini ve Okan'ın ruhunda ki yaraları saracak bir sesti bu. Mesaj insanı kendine aşık edip ortadan kaybolan Dilara'dan gelmişti;

 '' Okan merhaba. Ailen ve sevdiklerinle mutlu bayramlar. Ege sahillerinden DİLARA '' 

Hemen ayağa fırlayıp evi aydınlattı Okan. Simit florasanın düğmesine basıp ışıkları yaktı. Her yer ışıl ışıl olmalıydı. Bayramdı bugün. Küçüklere şeker verip büyüklerin elleri öpülmeliydi. Aylardır beklenen mujdeli haber gelmişti artık. Ege sahillerinin güneşi doğmuştu odaya. Bu haberi getiren bir postacı olsaydı onu hediyelere boğabilirdi. Tekrar tekrar okudu mesajı Okan. Doğruydu. Mesaj Dilara'dan gelmişti. Hayatının bütün iniş çıkışlarını tüm çıplaklığıyla anlatmıştı ona. Dilara'da Okan'a karşı ılımlı davranmıştı. Zaten Dilara da, ' çok samimi ve içtensin. Bu yönünü çok sevdim Okan. ' demişti. İçinden bir ses Dilara arayacak İstanbul'da görüşeceğiz diyordu. Dilara'nın arayacağına dair umudu ve aynı zamanda da şüpheleri vardı çünkü kadınları anlamak zordu.   

Nar ağaçları yapraklarını dökeli çok olmuş aradan aylar geçmişti. Yorgun ve miskin bedeni bir anda canlandı Okan'ın. Mutluluğunu paylaşacak birilerini aradı evin içinde. Her zaman ki gibi yalnızdı. Dilara'ya ailesiyle yaşadığını söylemişti. Gerçekte ise ailesi yoktu. Tek başına yaşıyordu. Yalnızlığın insana verdiği sahipsizlik duygusunu Dilara'nın yanında hissetmemisti. Ona olan özlemi birazda bundandı. Dilara'yı bir kardeş gibi. Sevgili gibi. Hatta bir anne gibi ve aşık olacağı muhtesem bir kadın gibi sevmişti. 

Gelen mesaja hemen cevap yazmayıp biraz zaman geçmesini bekledi.

Bir saat sonra;

'' Tesekkur ederim Dilara. Sana da mutlu bayramlar '' yazarak cevap yolladı. Çok seviyeli ve düzgün mesajlar birbirini kovalarken günler heyecanla akıp gitti. 

Mesajlar ve telefon görüşmelerinden sonra Taksim'de buluşmak için randevulaştılar. Mesleğinin duayenlerinden yaşını başını almış, tanınan bir fotografçı amcanın kafesinde görüşelim demişti Dilara. Hemen kendine yeni bir mont ve ayakkabı aldı Okan. Buluşmaya ak pak gitmek istiyordu. Randevu saati yaklaşmış heyecanı doruktaydı. İstanbul'da aylar sonra Dilara'yla buluşacak rüyaları gerçek olacaktı.

Yarı yarıya bronzluğu gitmiş bedeniyle, belediye otobüsüne binip Taksim'e geldi. Gördüğü ilk büfeden naneli sakız alıp ağzına attı. Eksik olan bir şey vardı. Dilara'nın çiçek bahçesini andıran kokusu aklına geldi. O da güzel kokmalıydı. Parfümcüden içeri girdi. Bozuk paralarını çıkartıp tezgahın üzerine koydu. ' Bu bozukluklarla bir kokteyl yaparmısın bayan arkadaşımla buluşacağım' dedi, tezgahtara. Çok güzel bir karışım yaptım abi kız sana aşık olacak diyen parfümcüden çıkarken buluşma saati gelip çatmıştı.

Çiçek pasajının önünde üstüne başına çekidüzen verdi. Kendini çok iyi hissediyordu. Hızlı adımlarla insan selini yardıktan sonra Galatasaray lisesini geçip Ptt'nin yanında ki aradan kafeye doğru ilerledi. Kafenin kapısını açıp içeri girdiğinde, Dilara asma kattan gülümseyerek el sallıyordu. İçeriden süratle gelen sıcak hava kütlesi yüzünü okşadı. Ortam oldukça şirin olmasına rağmen iç içe sıkıştırılmış bir görüntü vardı. Dışarıdan bakanlar içeride bir aile toplantısı olduğunu düşünebilirdi. Masa aralarında ki yoldan dikkatlice yürüdü. Yetişkin insanlarla beraber muhtemelen Galatasaray ve hemen aşşağıda ki Galata kulesi civarında bulunan Avusturya lisesinin öğrencileriyle doluydu ortam. 

Beyaz gömlek, siyah önlükleriyle güzel kız ve erkek garsonlar oradan oraya nefes almadan koşuşturuyordu. Asma kat merdivenlerini çıkarken mekanın sahibi ve isim babası da yüksek sesle çok hararetli birşeyler anlatıyordu yanındakine. Televizyonda birçok kez görmüştü onu Okan. Beyaz saç ve sakallarıyla yine bağırarak konuşuyordu.

Asma kat merdivenleri biter bitmez, aylarca bekleyip bir umutla özlediği Dilara'sıyla göz göze geldi. Arada ki mesafe dört metre var yada yoktu. Kanatlanıp bir çırpıda mesafeyi katetmek istedi. Muhteşem kadın tam karşısındaydı. Buna nasıl dayanacağını düşünüyordu. Vahşi bir kısrağın vahşi bir ormanda rüzgarla yarışını andıran saçları, yeşil ve mavinin her türlü tonunu içinde barındıran gözleriyle ayağa kalkmış Okan'ı bekliyordu. Okan'ın kalbi durmak üzereyken sarılıp yanaklarına öpücüğü kondurdu. Şaşırdı Okan. Zaten heyecandan zor ayakta duruyordu. Tokalaşacağını sanıp elini uzatmıştı ki kendini çiçek bahçesi içerisinde öpülen bir adam olarak bulmuştu. O da incecik beline hafif sarılmıştı

Dilara'nın. Bedeni sıcacıktı. Sendeledi, masanın kenarına tutunup yerine otururken kendisinde değildi artık Okan. Dilara çok rahattı. Okan biraz gergin. Hal hatır faslından sonra yavaş yavaş ortama ayak uyduruyordu. Dilara on dakika önce gelmiş, browni türü biraz büyükçe çukulatalı bir kek yemiş yarısı da tabakta duruyordu. Okan da menüye bakıp rize çayı istiyorum dedi garsona. Kafenin kitaplığından alınmış bin dokuz yüz otuzların siyah beyaz beyoğlu fotoğraflarıyla dolu büyükçe bir dergi vardı masa üzerinde. Ünlü bir fotoğrafçı amcanın kafesinde resim albümleriyle oluşmuş dergiler normaldi. Normal olmayan ve büyüklüğün sınırlarını zorlayan bir kitap daha vardı masada. Dilara'nın okuduğu psikoloji kitabı. Dergi ve kitaba göz atıp tekrar masaya bıraktı Okan. 

- Her zaman ki gibi çok güzelsin Dilara.

- Teşekkür ederim Okan. Kırıldım ama ben sana.

Korktu Okan. İlk dakikada Dilara'yı üzecek ne yaptığını düşündü.

- Neden kırıldın Dilara ?

- Benim çiçeklerim nerede Okan? 

Bu buluşmadan bir hafta kadar önce ' İstanbul'un bütün çiçeklerini toplayıp sana vermek istiyorum ' diye bir mesaj atmıştı. Dilara unuturmuydu bunu hiç. Hazır cevaplılığı yoktu Okan'ın. Ama her ne hikmetse Dilara'nın yanında beyni inanılmaz çalışıyordu. Öyle de olması gerekiyordu çünkü karşısında çok farklı bir kadın vardı. 

- Ben sana gül falan toplamıyorum. Sana dağ çiçekleri topluyorum Dilara.

- O nasıl birşey Okan?

- Dağlarda yaşayan bir çeçek. Tek başına. Özgürce. Dağın taşın arasında yüzlerce metre uzaktan güzelliğiyle fark edilir. Her türlü hava şartlarında yaşamını sürdürür. Kokusu muhteşemdir. Ve çok nadir bulunurlar. Sana bu çiçekten topluyorum dilara. Yedi tepeli İstanbul'da takdir edersin ki işim hiç de kolay değil. 

- Teşekkür ederim Okan. Sabırsızlıkla bekleyeceğim. 

- Dışarı çıkalım mı?

- Tabi nasıl istersen Dilara.

Fransız sokağına doğru yürüdüler. Dolaşıp tekrar çıktılar oradan.

- St. Antoint kilisesine girelim mi Okan?

- Olur Dilara girelim. Seneler önce bir kez girmiştim.

- Olsun hadi bir daha girelim. Bence Tanrı tektir Okan. Her yer onun evidir.

Kocaman demir kapıdan geçtiler. Gökyüzüne bakan avluyu kat edip kiliseden içeri girdiler. Sağda ki camekanlı bölümde türkçesi çat pat olan din mensubundan cebinde ki bozuklukları verip mum aldı Okan.

- Ne yapacağım bu mumu şimdi Dilara.

- Yakacaksın.

- Ateş yok ki ben de 

Mumu Dilara aldı. Oyulmuş duvar içinde ki derin olmayan su göleti üzerinde yarı bellerine kadar suya saplanmış yanan mumlardan bir tanesiyle yaktı elinde ki mumu.

- Al mumu Okan. Diğerleri gibi söndürmeden suyun içine hafifçe sapla. Dilek tutmayı ihmal etme.

Yanan mumu Dilara'dan almadı Okan. Elinden tutup beraber sapladılar su göletine. Pamuk elleri sıcacıktı.

- Ne dilek tuttun Okan.

- Tanrım Dilara'nın arkadaşlığını, dostluğunu belki de aşkını benden esirgeme dedim. Umarım Dilara evli değildir dileğini de iletmişti Tanrı'ya.

- Hiç ses çıkarmadan mum cennetinden ayrıldı Dilara. 

Dilara'nın peşinden ayrılmıyordu Okan. Seneler önce gelmişti bu kiliseye ama ne mum yakmış nede dilek tutmuştu. Ellerini iki yana açıp dua ederken buldu Dilara'yı kilisenin içinde ki bir köşede. Hemen arkasında durup duasını bitirmesini bekledi. Kilise içerisinde bir çok insanda aynı şekilde dua ediyordu. Bazılarıda tam ortada ki tahta sıralarda oturuyordu. Dilara'ya baktığında onu göremedi. Kendisini çok yabancı ve biraz da rahatsız hissediyordu Okan. Acaba buraya girmekle günahmı işliyorum diye düşündü. Biraz tedirgin bir vaziyette Dilara'yı arıyordu gözleri. Dilara oradan oraya koşuşturuyordu sanki ikinci eviydi burası. Apollon tapınağının sütunlarını andıran daha küçük bir sütun ve üstünde ki havuz suyuna ellerinin içini değdirirken buldu Dilara'yı. Tam çıkış kapısının yanında sütun üzerinde ki ufak havuz içerisinde bulunan suyun ne olduğunu sordu Okan.  

- Kutsal su bu Okan. Hadi sende avuç içini değdir suya.

Islak ellerini ovuşturarak kilise kapısından geçip gökyüzünü gören avluya çıktılar. Çat pat türkçeli din mensubu bütün mumları bitirmişti. Avlu içerisinde ki Arnavut kaldırımlı taşlara basarak gri renkli devasa büyüklükte ki demir kapıdan istiklale adım attılar.

- Dilara.

- Efendim Okan.

- Sana birşey söyleyeceğim Dilara. Ama kimselerin duymaması lazım. Kulağına söyleyeceğim.

- Pek birşey anlamadım ama söyle bakalım Okan.

Dilara kulağını tam yaklaştıracağı sırada, yanağına, dudağına yakın bir yere sıcacık bir öpücük kondurdu. Kocaman rengarenk gözleriyle şaşırmış sevinmiş hiç bir şey anlamamış gibi baktı. Hoşunada gitmemiş değildi. Okan'dan hoşlanmamış olsa ona karşı bir şeyler hissetmemiş olsa bu kadar güzel bir kadın buraya gelmez rehberlik yapmazdı. Okan'da kendisini büyüleyen bu kadına artık dayanamamıştı. 

- Kandırdın beni Okan. Güvenimi sarsıyorsun. Bunu mu söyleyecektin.

- Hayır ama hiçbir kelime hiçbir cümle sana olan duygularımı bu kadar saf anlatamaz  Dilara

Hiç konuşmadan istiklalin seline kapılıp Taksim meydanına doğru kalabalık arasında yürümeye koyuldular

 

Tayfun

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa