Simit
Dört katlı apartmanın
çatı katında oturuyordum. Hava çok sıcaktı. Çatı yanmış evin içi alev olmuştu.
Fırının içine atılmış gibiydim. İstanbul sokaklarına çıkıp kurtulmak istedim. Ev
sahibine yakalanmadan daracık merdivenlerden aşşağı indim. Yürüdüm biraz.
Günlerden cumartesi ve öğlen vaktiydi. Yolun kenarında durdum. Sağ elimi
kaldırdım. Minübüs durdu ve bindim. Esenlerden Bakırköy'e gidiyordum. Minübüsün
İçi ev den daha beterdi. Hınca hınç doluydu. Ayaktaydım. Ahtapot gibi sekiz
koldan her çıkıntıya tutundum. İçeride oksijenin esamesi yoktu. En ufak
sarsıntıda lastik top gibi zıplıyorduk. Cepçiler bile halsizlikten iş yapamaz
durumdaydılar. En arkada kalabalık arasında sarı saçlı kıza vantuz gibi yapışmış
fordçu gördüm. Dili altı karış dışarıdaydı.
Şoför durumdan memnundu. Çakmıştı minübüsü. Yeni yetmelerden sakalı bitmemişti
daha. Saçında ki jöleyi tartı çekmezdi. Gömlek yakaları uçuşa geçmişti. Hip hop
dinletiyordu içeriye. Kamyon kasasına hapsedilmiş kaçaklar gibiydik. Elli
yaşlarında harap olmuş bir adamdan yanık bir bağırış duyuldu. '' Evladım minübüs
doldu taştı. Yolcu alma artık. Mahvolduk burada''. Tüysüz kafasını içeriye doğru
çevirdi. '' Bilader taksiye binecektin o zaman ''. Minübüse binmeden önce
tamponda kocaman bir yazı görmüştüm. 'Babam sağ olsun' yazıyordu.
Dayanamayıp eli boş inen dört cepçiden sonra oksijenle tanışır gibi olduk. Fazla
sürmedi sevincimiz. Altı kişi daha bindi. Her on metre de bir durmaya başladı
tüysüz. Sert ve acı basıyordu frene. Sakız gibi yapışıyorduk sağa sola. Her
frende dili daha çok fırlıyordu fordçunun. Pastırma sıcağında su
muhallebileriydik.
Bakırköy meydana doğru yürüdüm. Asfalttan vuran hava kurşun gibiydi. Sokak
ortasında yanımda soba yanıyordu sanki. Tişörtüm coplan dere oldu. Ayağımda ki
kot penseyle bile sökülemeyecek durumdaydı.
Özgürlük meydanında boş bulduğum gölgelik bir bankta oturdum biraz. Kendime
gelir gibi oldum. Minübüs sarsıntılarını üzerimden attıktan sonra kalktım.
Akşamları üç yüz bin, gündüzleri üç milyona vuran Bakırköy içlerine doğru
ilerledim. Yürümekte zorlanıyordum. Ayakta kalmak çok zordu. Herkes yürürken
birbirine çarpıyordu. Dükkanlar ağzına kadar doluydu. Bugün her şey bedava
olmalıydı. Etraf rengarenk kızlar, peşlerinde sürüyle gençler vardı. Kaşlarında
ve dudaklarında ki küpelerle bayağı hızlıydılar.
Serin bir yer arıyordum. Börgır kinge attım kendimi. Büyük bir bahçesi vardı.
Bahçe de kocaman iki adet dondurma makinası devamlı üretimdeydi. Üstten poşetler
içerisinde süt gibi birşeyler döküyorlardı. Musluklardan dondurma akıyordu.
Herkes kuyruk olmuştu. Etrafta oturacak tek bir masa yoktu. Börgır krizi tutmuş
obeziteliğe koşarak giden bir aile için yolun ortasına masa atılmıştı. Beş altı
yaşlarında ki elma dilimli parmakları olan çocuk babasıyla yarış içerisindeydi.
Yüz yirmi kiloluk baba hızını alamayıp çocuğunuda yiyecek gibi görünüyordu.
Tek bir tavuk börgır alıp çıktım. Karşı büfeye doğru kararlı ve güçlü adımlar
attım. Omuz darbelerinden ben galip çıktım bu sefer. Tikveşli ayran alıp papatya
biçiminde ki banklara oturdum. Böylesi çok daha ucuza geliyordu. Önümden
sağımdan ve solumdan niyegara şelalesi gibi akıp giden insanlar arasında
kumanyamı yemeye çalıştım.
iddaa bayine girdim. On maçlık üç misli kupon yaptım. Üç ytl verdim. Sürpriz
maçlar oynuyorum genelde. Tutarsa iyi para veriyor. Pasaj içinden çıkıp
insanların arasına karıştım. Güneş mesaisine devam ediyordu. Serin bir yer
bulmalıydım. Alış veriş merkezi karosele girdim. Bakırköy'ün gözde
mekanlarından. İçerisi ana baba günüydü. Benim gibi herkes çareyi buraya
gelmekle bulmuştu. Tuvalete girdim. Elimi yüzümü yıkadım. Çok iyi geldi. Yürüyen
merdivenlerle alt kata indim. Elektronik ağırlıklı cihaz satan teknosaya girip
plazma tv lere göz gezdirdim. Üç bin sekiz yüz elli ytl yazıyordu gözüme
kestirdiğim plazmada. Uzunca bir müddet daha otuz yedi ekranla devam etmem
gerektiğini anladım.
Kocaman atlı karınca vardı alt katta. Üzerinde ki çocuklarla süratle dönüyordu.
Ebeveynleride kenarda onları bekliyordu. Sevinçli çocuk sesleri marka olmuş
dükkanların renkli vitrin camlarına çarpıp etrafta uçuşuyordu.
Merdivenler yukarı çıkardı tekrar beni. Mutlu bir ailenin içi ağzına kadar
yiyecek dolu buzdolabından ayrıldım.
Güneşin sıcağından kaçmak kolay değildi. İnsanı yoruyordu. Buzulları eritip
insanlığa yol açmıştı. Tanrıydı O. Güçlü olmam gerekiyordu.
Tekrar gözüme kestirdiğim bir büfeye süratle ilerledim. Yarım ekmek arası tavuk
döner ve tikveşli. Ve gölgelik papatya dilimli bank. İnsanlar süratle akmaya
devam ediyordu.
Yaşlı bir kadın bağırmaya başladı. Kafamı kaldırdım. Tam önümdeydi. Beni
seçmişti. '' Yapma böyle. Utanmıyormusun ''. Etrafım önce yarım ay. Sonra
dolunay şeklinde insanlarla kaplandı. Bağırışları duyan bütün Bakırköy'
karşımdaydı. Üstü başı perişandı kadının. Ağlamaya başladı. '' O da senin
yaşlarındaydı. Senin gibi o da buralarda otururdu. O şimdi yok '' Çocuğu ölmüş
ve bana benziyordu herhalde. Civar semtlerden gelen insanlarla efes antik
tiyatroda sahne alıyordum. Yanımda oturanlarda kaçmıştı. Kadın burnumun dibine
kadar gelip bağırmaya devam etti. Ne yapacağımı şaşırdım ve korkuyordum. Ev de
kalıp fırında pişseydim daha iyiydi belki de. Yaşlı kadın bağırmaya devam etti.
'' YAPMA BÖYLE. OLANI VAR OLMAYANI VAR. HERKESİN İÇİNDE YEMEK YEME ''
Uzaklaştı benden. Otuz metre ileride ki İskender kebapçının önünde durdu. Camdan
İçeride kebap yiyenlere bakıp bağırmaya devam etti. Eve gitmek için köşeyi
döndüm. Büyük bir gürültü koptu. Baktım. İskendercinin camları yerle bir
olmuştu.
Rahat bir minübüsle günler sonra Bakırköy'deydim. Kaymakamlık binasının önünde
büyükçe bir kalabalık vardı. Yaklaştım. Bana bağıran yaşlı kadın yerde
yatıyordu. Araba çarpmış. Her taraf kan içerisindeydi. Bileğine sarılı beyaz bir
poşet vardı. İçinde de iki adet simit.
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa