Birkaç garip rüya
Birkaç gecenin şokuyla yaşıyorum. Bu aralar ifade edemediğim anlam veremediğim rüyalar görüyorum. Dört beş ayrı belgeselden değişik kareler kesilip birbirine montajlanmış gibi.
İlk kare şöyle gelişiyor;
Tayfun tuvaletten çıkmış elleri bok içinde. Diğer elinde eski hamam taslarından var ve içi taşarcasına su dolu. Tası masanın üzerine koyuyor. Buz dolabını açıyor. Alttan üç sıra sebzelikleri çıkarıyor. Yere çömeliyor. Dolabın içerisinde ellerini yıkamaya başlıyor. Dışarıya sızan sular kanalizasyonu olmayan gece konduların dereye akan lağımı gibi kendi yolunu bulup evin içerisine doğru yol alıyor.
Ağzımı açıp tam bir şeyler söylemek üzereyken kare değişiyor;
Yirmi beş sene önce yaşadığım evin mutfağındayım. Dayımı seyrediyorum. Küçük poşetler içerisinde donmuş kuşbaşı etler var. Ocağın üzerinde büyük bir tencerede su kaynıyor. Etleri poşetlerle beraber kaynar suyun içerisine atıyor. Taşan su tencerenin etrafından süzülerek akıyor ve ocak ‘cosss’ diye ses çıkarıyor.
Etler naylondan civcivin yumurtadan çıkması gibi kurtuluyor. Dayım elini kaynar tencereye sokup etleri karıştırıyor. Gözlerim yerinden fırlayacak gibi açılıyor.
‘Yapma dayı’ diyemeden kare tekrar değişiyor;
İstanbul terazidere’de yürüyorum. Bir aile karşıdan geliyor. İki ufak çocukları var. Biri Japon’a benziyor diğeri sarışın bir çocuk. Anne baba anlamadığım bir dilde çocuklara bağırıyorlar.
Sıkışmışım ve tuvalet arıyorum. Sağa sola bakınırken Taksimde yürüdüğümü fark ediyorum. Fransız konsolosluğunun sokağındaki helaya giderken oranın pahalı olduğu aklıma geliyor.
İstiklal caddesine yönelirken iki ufaklığın el ele tutuşmuş yalnız başlarına yürüdüklerini görüp takip etmeye başlıyorum. Hal ve hareketlerinden Onlarında sıkışmış oldukları ve tuvalet aradıkları belli.
Onlar önde ben arkada kalabalığın içerisinde ilerlerken attığım son adımda yerden toz kalkıyor. İrkiliyorum, İstiklal caddesi tarih oluyor.
Boş bir araziye düşüyoruz. Bir cami beliriyor önümüzde. Etrafı bahçeli falan ama terk edilmiş görüntüsünde. Ufaklıkların önüne geçiyorum tuvaletin kapısından içeri girecekken ufaklıklarla göz göze geliyorum. Zor durumda olduklarını seziyorum ve sarışın olanına el kol işareti yaparak ‘önce sen gir’ demeyi beceriyorum.
Tuvalet kapısının dışında japon çocukla baş başa kalıyorum. Benimle İngilizce konuşuyor. Bir şeyler söylemeye çalışıyorum, bu defa Japon Almanca’yla devam ediyor. Eh küm almanca çıkartmaya çalışıyorum. Japon beni dinlemiyor. Bir müddet sonra ‘kardeşimden sonra sıra bende çok sıkıştım abi’ diyerek Türkçe konuşuyor.
Neden başından söylemedin madem türkçe konuşuyorsun diyecekken, kare tekrar değişiyor;
Merter’de iki odalı bir evdeyim. Koltukta oturuyorum. Daha önce hiç görmediğim bilmediğim bir ev.
Mustafa ve Birol ile buluşuyorum. Onlara ‘bu kadar senedir yurtdışında değildim sizi kandırdım hep burada merter’de oturuyordum’ diyorum.
Bir birlerine dönerek bir müddet sessizce bakışıyorlar ve bana inanıyorlar. Beraber eve gidiyoruz. Sofra hazırlıyoruz. Ben tuvalete giriyorum, içerisi çok geniş. Sağ ve sol karşı köşede iki ayrı klozet var. İlk defa girdiğim tuvalette biraz birisine biraz diğerine gidip gelerek işiyorum.
Arkadan ‘napıyorsun usta’ diye gelen bir sesle çok korkuyorum.
Dönüp arkaya baktığımda yerde serili bir yer yatağında yorganı kafasına kadar çekmiş sinsi gülüşüyle Birol'u görüyorum.
Usta ne işin var tuvalette neden buraya yatak serdin diyecekken;
Uyanıyorum...
Oğuz
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa