İş görüşmesi
Altan vasıtasıyla tanışmıştım. Hamit İsviçre’nin yerlisi sayılacak kadar eskiydi bu ülkede. Hamit’in evi oturduğum semte arabayla kırk beş dakika mesafedeydi. O zamanlar İsviçre’deki hayatımın dördüncü yılındaydım. Dört yılda Hamit ile iki defa yüz yüze dört beş defa da telefonda görüşmüştüm. Yüz yüze görüşmemizdeki sebep ise Türkiye’den gelen bazı emanetlerin teslimatı için olmuştu.
Bir ara akşam saatlerinde telefonum çaldı. Arayan Hamit idi.
- Biladerim Zürih’te yeni bir dönerci açılmış elemana ihtiyaç varmış.
- Çok güzel abi.
- Bir arkadaş var sana telefonunu vereyim Onunla görüş.
- Tamam abi çok iyi olur.
- Adı Ziya . Cep numarası…..diğer numarası……Müsait olmayabilir arasıra denersin.
- Nasıl biri bu Ziya? Yakın arkadaş mı, hangi saatlerde arayayım abi?
- Yaa..ararsın işte sen.
- Teşekkürler iyi akşamlar.
Hemen numarayı çevirdim. Cevap yok. On dakika sonra tekrar denedim sonuç aynı. Bu sefer cebini aradım, cevap yok. Bir müddet böyle uğraştıktan sonra cep telefonuna mesaj gönderdim. ’’ Merhaba Ziya bey. Ben Hamit’in arkadaşı Oğuz. Dönercide ki iş için sizi rahat ediyorum. Müsait olduğunuzda bana bir çağrı veya mesaj gönderebilirseniz sizi aramak istiyorum ’’
Gece boyu herhangi bir cevap gelmedi. Sabah aynı teşebbüslerde birkaç defa daha bulundum. Yanıt alamadım. Yarım saat sonra cep telefonum çaldı. Yanıt vermedim. Sonra ben aradım;
- Alo…Kiminle görüşüyorum?
- He…Aloo ben Ziya. Yaa ben meşguldüm bağlantıya geçemedim. Peki sen şimdi neredesin? Zürih’i biliyomusun? Dönercide hiç çalıştın mı daha önce?
- Zürih’i bilirim biraz. Dönercide çalışmadım.
- Hımm…Dönercide çalışmadın, Zürih’i de bilmiyosun.
- Siz Zürih’te neredesiniz?
- Benim nerede olduğum önemli değil ki sen dönerciye gelecen o kadar yani.
- Dönerci nerede peki?
- Hardbrük’te.
- Hardbrük nedir peki?
- Hee sen buraları hiç bilmiyon yav.
- Hardbrük nedir? Yani bir restorant mı, parkmı, meydan ismi falan mı?
- Ne alaka canım. Burası Hardbrük işte. Herkesin bildiği Hardbrük. Bana bak sen Zürih’in neresini biliyon?
- Türk konsolosluğunu, İş bankasını, Bahnhofu, göl kenarını.
- Tamam tamam sen buraları bilmiyon.
- Benim nereyi bilmemi istiyorsun? Bu Hardbrük nedir? Yenirmi içilirmi? Türk konsolosluğunun ya da Merkez bahnhofun neresinde kalır bu Hardbrük?
- Yok yav sapa kalır oralar, hem sen napcan konsolosluğu falan. Sen Hardbrüke gel tamam işte.
- Mektup adresini ver bana ben bulurum orayı ya da sağındaki solundaki herhangi bir dükkanın adını ver en azından bulurum problem değil.
- Sen demek hiç bilmiyon buraları Hardbrüke gelsen zaten tamam yani.
- Saat kaç ta buluşmak istiyorsun?
- Beş buçukta gel Hardbrüke sonra benim işim var zaten fazla kalamam. Cebim açık ararsın geldiğinde.
Kağıt kalemi elime aldım yukarıdan aşağıya ne kadar üretebildiysem yazmaya başladım. Hardbrüc, Hardbrüke, hard bürüc, hardt brük…….vs
Almanca-Türkçe sözlüğü bir müddet karıştırdım. Anahtar kelime ‘’Hardbrücke’’ idi.
Sertköprü, zor köprü gibi bir anlamı vardı türkçeye çevrildiğinde.
Buluşmaya dört saat kalmıştı. İnternette aramalar yaptım. Bazı web sayfalarının adres kısımlarında geçiyordu Hardbrücke. Cadde, no, posta kodu, yanındada hardbrücke yazıyordu. Bir sinemanın adresinde tespit ettim bunları. İsviçre’ye özel harita sitesini açtım. Sinemanın bilgilerini girdim ve Zürih’teki yerini tespit ettim. Haritada boydan boya geçen bir çizgi vardı. Üzerinde ‘Hardbrücke’ yazıyordu.
Yazıcıdan bir çıktı aldım. Zaman kaybetmeden giyinip otuz beş yıldır İsviçre’de yaşayan Ali arkadaşımıda yanıma aldım ve yola çıktım.
- Oğuz nereye gidiyoruz? Apar topar kaldırdın beni evimden.
- Hardrücke gidiyoruz.
- Ne bürük? ne bürük?
- Hard ve brück abi işte.
- Ne burası? Biliyormusun sen peki?
- Yok ama herkes bilirmiş.
- Arkadaşını Hamit’i nerden alacağız?
- O gelmiyor. O’nun bir arkadaşı Ziya ile buluşacağız biz.
Otoyol da yarım saat kadar yol aldıktan sonra Zürih tabelaları belirmeye başladı. İlkinden girmedim. Yol boyunca devamlı Zürih’in herhangi bir yerine giriş vardı. ‘‘O lili lilli papatya dilli kız senin adın kaç dilli’’ yaptım ve birini seçerek Zürih’e giriş yaptım.
Ali hayatından memnun görünüyordu. Bir taraftan şarkı mırıldanıyor diğer taraftan da cep telefonuyla oynuyordu. Hardbrücke’de bulunan bir sinemanın açık adresini Ali’ye verdim.
- Şurada bir yerde duralımda adresi bir sor Ali?
- Tamam Oğuz. Sen bilmiyosun yani şimdi burayı hee?
Bir marketin önünde durdum. Ali arabadan indi. Orta yaşlı beyaz fino köpeğini gezdirmeye çıkmış sarışın bir bayana yaklaşarak adresi sordu. Fino Ali’nin ayakkabısını ve bacaklarını kokluyordu. Ali bacağına sinek konmuş at gibi tepiniyor bir yandan da tarifi anlamaya çalışıyordu. Ali arabaya bindi.
- Oğuz kadın yanlış gelmişsiniz diyor. Şehir içinden iki kilometre kadar ilerleyecekmişiz. Sonra oralarda sormalıymışız.
Buluşmaya iki saat kalmıştı. Trafik çok yoğun, yüz metre de bir yaya geçitleri ve trafik lambaları var. Yolu bölen tramvay rayları, köşe başlarında gizlenmiş radarlar var. Hız limiti elli km. Dışarısı çok soğuk, hafif yağmur bastırdı. Ali elindeki kağıda bakıp araba camından dışarıyı kesiyor.
Otobüs durağına yanaştım. Ali kafasını camdan dışarıya çıkardı. Bir elini kafasının üzerine koydu, ıslanmak istemiyordu. Durakta kimse yoktu. İhtiyar bir adam uyuklarcasına oturuyordu . Ali arabadan inip ihtiyarın yanına gitti. İhtiyar bastonunu sağa sola çevirip Ali’ye yol tarif ediyordu.
- Oğuz bak şimdi…Fazla gelmişiz tamam mı abi, Geriye dönüyoruz ve ilk sağdan içeri devam sonra karşımıza dört yol ağzı çıkıyormuş. Bern Basel otobana değil de çaprazındaki yola girecekmişiz. Herif adını çıkaramadı tabelanın ama emindi söylediğinden.
Dört yolu bulduk istenilen yola girdik fakat ilerledikçe aradığımız adres ile bağlantılı hiçbir şeye rastlayamadık. Aynı yollardan dördüncüye beşinciye geçmeye başladık. Üç saattir arabanın içerisinde psikolojimiz değişmişti. Artık adresi değil de, en yakın bir yerde tuvalet arıyorduk. Ali hayalarını sıkarak oturduğu yerde zıplıyor garip sesler çıkarıyordu. Bir restorantın önüne yanaştım. Ali kapıyı açtığı gibi dışarı fırladı. Restorantın merdivenlerini dörder dörder aşıyordu. Yasak yerdi araba duramazdı burada, dörtlüleri açarak restoranta daldım. Ali pisuvarda gözlerini kapatmış kafasına tavana doğru dikmiş gülümsüyordu. Bana dönerek;
- Ya… Oğuz ne bürükmüş bu ya, dedi kahkahalar atarak.
Arabaya binerken yeniden doğmuş gibiydik. Yarım saat kadar tekrar cadde cadde sokak sokak dolaştık. Ali homurdanmaya başladı. Eliyle arabanın tavanına vuruyordu.
- O yaşlı moruk vardı ya, hani bastonlu olan ağzı da çok kötü kokuyordu.
- Evet
- Ne hıyarmış be…Gözlerimin içine bakarak anlattı yolu, sanırsın ki her gün oraya gidip geliyor o derece yani. Pis moruk. Bilmiyorum de bana, eyvallah. Ulan ne yedi bizi be. Abi dönsene bi sen bakalım durakta mı gene.
- Ne yapcan, ihtiyar adam işte boş ver.
Kafatasımın üstü bütününden ayrılmak ister gibi zonkluyordu. Bir yayayı ezmekten, şeroki bir cipe ortadan girmekten son anda kurtardım. Ali kemerini kontrol ediyordu. Bir taraftan da alttan koltuğa tutunmuştu.
Kimseye yol sormuyorduk. Ne kadar cadde sokak var girip çıkıyorduk. Ali birden bağırmaya başladı,
-Oğuzzzz…bak tabelaya bak bak. Bürük mürük yazıyo orda. Gir gir çabuk.
Buluşmaya geç de olsa yetişmiştim. Güçlükle park yeri bulup arabayı bıraktım.
- Oğuz sen git ama çabuk gel. Hava zaten soğuk sürtmiyim sokaklarda fazla.
- Ağabeycim gir bir kafeye falan otur sokakta ne işin var.
Cep telefonumu çıkarttım Ziya beyi aradım.
- Merhaba Ziya bey ben geldim.
- Nasıl çok kolaymış dimi? Hemen buldun bak burayı.
- Evet evet çok kolaymış. Hardbrücke dedim, araba kendi geldi zaten.
- Nasıl? Anlamadım.
- Hardbrücke diyorum, Oradayım şu anda.
- Bak sinema var burada tamamı onun önüne gel.
- Sinemanın önündeyim zaten.
- Hangi kapısındasın?
- Ziya bey kapı falan yok burada. Koskocaman iki adet film afişi var karşımda. Caddenin kenarındayım, hem buradan arabalar da geçiyor. Sol tarafımda jumbo mağazası var, arabayı köprünün altında bıraktım, caddenin karşısına doğru bakıyorum ve karavandan yapılma bir dönerci var. Hemen durduğum yerde sağımda turuncu bir çöp arabasına benzer bir şey var. Kaldırım diplerini temizliyor. Siyah mont ve taşlanmış kot var üzerimde.
- Tamam…Gördüm seni.
Kısa saçlı, kirli sakallı, zayıf, kot pantalonlu, boynundaki atkısıyla karşımda duruyor Ziya bey. Tokalaşıp kendimi boşluğa tanıtıyorum. Yüzüme bakmıyor. Caddeye bakarak selamlaşıyor. Yürümeye başlıyoruz. Çıt yok. Cadde boyu ilerliyoruz. Konuşmuyor.
- Hamit abiyle arkadaşmışsınız.
- Hee
- Nerede bu dönerci?
- Yakın yakın.
- Senin yakının mı dönerci? Yoksa akraba falan mı?
- Bak şurda bi kulüp var orada kapıda durur Hamit.
- Korumalık yaparmış Hamit abi arada.
- Hee orası işte kapıda durur orda.
Dükkanın yeri çok güzel cadde üzeri ve baya işlek. Otomatik açılan dönerci kapısından içeriye girdik. Dört masa ve caddeye bakan cam kısıma yüksek tabureler koyulmuş. İki kişinin oturduğu masaya yanaştık. Ziya onlarla öpüştü koklaştı ve oturdu. Muhabbete daldılar. Ben ayakta kaldım. Ziya sırtı dönük oturuyordu. Boş kalan sandalyeye oturdum. Hava kararmıştı. Caddeden geçen arabaları seyrediyordum. Ziya yanındakilere eğilerek kulaklarına ‘’Bu adam iş için geldi’’ diyor gibi hissediyordum. Kulaktan kulağa yayılarak bir dalga oluşturdu bu durum. Hangi tarafa baksam birileri bana bakıyordu.
Sol tarafımda oturan esmer, traşlı ve boynunda renkli bir şal vardı. Önünde bir çok dosya duruyordu. Bazılarına eklemeler yapıyor bazılarını karalıyordu.
Karşımda oturan genç rap tarzı ince sakal bıyık bırakmıştı. Rapçi bana bakarak;
- Memleket nere abi?
- İstanbul.
- Tamamda…Yani…Baba memleketi nere?
- Yozgat
Kısa bir sessizlik…
- Abi bende üç sene bağcılarda kaldım.
- Ne güzel ne güzel.
Arka çaprazımda ihtiyar bir adamla tır şoförüne benzeyen birisi oturuyordu. Tır şoförü yerinden kalktı, yanımızdan geçerken Ziya O’nu yakaladı kulağına fısıldadı. Tır şoförü bir müddet beni kesti. Sonra yüksek sesle Ziya;
- Abi bi bakıversen konuşsan iş konusunda arkadaşla
- Ziyacım biliyosun abim Sinan bakar bu işlere, dedi ve uzaklaştı.
Ziya’nın önüne bir porsiyon döner geldi. Bana ‘açmısın’ diye sordu bende yok dedim.
Rapçi ayağa kalktı ‘’Ne içersin abi’’ diye sordu. Bir fincan kahve ile döndü sonra rapçi.
Kahvemi yudumlarken uzaklara dalıp gitmiştim. Caddeye dikkat ediyordum muazzam bir hareketlilik vardı. Sarışını, zencisi, erkeği, dönmesi, dönmemişi ne ararsan vardı. Yan masadakiler İngilizce konuşuyorlardı. Temiz giyinimli ve kadeh eşliğinde şarap içiyorlardı.
Ziya yemeğini bitirdi ayağa kalktı arkadaşlarıyla koklaştı. Caddeye bakarak bana elini uzattı, caddeye konuşarak ‘’ Sinan abi gelirse görüşürsün O’nunla ‘’ dedi ve caddeye doğru karanlıkta kayboldu.
Duvarda asılı plazma tv’de müzik kanalı açıktı fakat ses yoktu. Rapçi de kalkmış döner kesip işine bakıyordu. Yanımda oturan kağıtların içine gömülen adama;
- Pardon…Siz ne iş ile meşgulsünüz, diye sordum
- Film çekerim.
- Ne tür film? Yani Türk filmi falan mı?
- Kürt de çekerim, Türk’de, dedi kaşlarını çatarak ve kağıtların içine gömdü kendini.
Arkaya dönüyorum tır şoförüyle göz göze geliyorum, yan tarafa bakıyorum rapçi beni kesiyor. Masadan kalktım tır şoförünün yanına gittim;
- Abin ne zaman gelir? Daha çok bekleyecekmiyim?
- Yaa…şey…dur ben arayayım şimdi.
Cep telefonunu cebinden çıkardı direk kulağına götürdü.
- Şeyy…ulaşılamıyor…İstersen bekle sen bilirsin…Gelir heralde.
- Tuvalet nerede? Sıkıştım biliyomusun işiycem.
- Merdivenlerden in sağdan ikinci kapı.
Masaya geri döndüm. Filimci arkadaş bıraktığım gibi kafası dosyaların içindeydi.
- Pardon... İstanbul’dayken film setlerinde çok bulundum. Dekorasyon işleriyle uğraşırdım. Setlere halı döşerdik. Bilirim işinizin zorluklarını sabahlara kadar setlerde çalışılır.
Cevap yok…
Telefonum çaldı. Arayan tamamen unuttuğum Ali’ydi.
- Nerdesin be kardeşim? Bir gittin gidiş o gidiş. Dondum ben burada dondum.
- Abicim girsene bir kafeye otursana.
- Yaa sen gelsene hadi gidelim artık.
- Ali iş konuşacağız
- Ne işi be kardeşim iki saat oldu ben iki saatte dört tane iş görüşmesi yaparım.
- Bekle ben geliyorum yanına.
Rapçi tezgahta pide arasına döner, yeşillik, soğan yerleştiriyordu. Yanına yaklaşıp beş dakika sonra geleceğimi söyledim. Rapçinin bakışları beni bir daha göremiyecekmiş gibiydi. Dışarıya çıktım. Hava gerçekten çok soğuktu. Otuz beş yıldır İsviçre’de yaşayan Almancayı anadilinden daha güzel konuşan Ali Zürih’te sokak ortasında donuyordu.
- Hayırdır kardeş niye üşütüyorsun kendini? Girseydin ya bir kafeye falan.
- Yaa. Baktım bulamadım.
Etrafta yedi sekiz restoran, dört beş kafe vardı. Ali’ yi yanıma alıp sinema kompleksinin içine soktum. Bekleme salonunda deri koltuğa oturttum.
- Sağol Oğuz be, ooohhh sıcakmışta burası vallaha iyimi.
Tekrar dönercideydim. Suratım soğuktan felç olmuş gibiydi. Yüzümün çözülmesini beklemeden tır şoförünün yanına gittim. Kafasında bezbol şapkası, omuzlarına kadar dökülen kıvırcık kırlaşmış saçları ve siyah tişörtünün üzerine dökülmüş kepekleriyle karşımdaydı.
- Daha ne kadar beklemem gerekiyor burada?
- Abim biraz rahatsızda gelemeyecekmiş ya.
- Sen kardeşisin ve buradasın. Heralde benimle konuşabilirsin?
Saniyede sayısız yüz mimikleriyle vücudunun eşlik etmesi horon tepiyormuş görüntüsünü veriyordu tır şoförünün.
Masaya geri döndüm oturdum. Rapçi yanıma geldi;
- Abi çok güzeldi o günler. İstanbul iyiydi. Arada taksime kaçardık. Bir şeyler daha içmek istermisin?
- Yok canım sağol.
Yarım saat kadar daha geçmişti. Tır şoförü arkada harıl harıl muhabbetine devam ediyordu. Caddeden geçen arabalar seyrediyordum. Tır şoförü masaya geldi. Karşımdaki sandalyeyi çekti ve yan oturdu. Adamın sol tarafıyla muhataptım. Plazma tv’ ye bakarak;
- Adın ne?
- Oğuz
- Daha önce dönercide çalıştın mı?
- Hayır
- Hiç mi çalışmadın?
- Hiç
- Nerede oturuyorsun?
- Kaltbrunn
- Almancan?
- Orta
Yerinden kalktı arka tarafa doğru gitti. Havanın kararması ve boydan boya cam olan ön bölme bana ayna görevi görüyordu. Arka tarafı izleme olanağım vardı. Tır şoförü cep telefonunu eline aldı, tuşlarına dokunmaya başladı. Volta atarak konuşuyordu.
Tekrar yanıma geldi. Montunu giymeye çalışıyordu. Göbeğini içeri çekerek fermuarını yukarıya doğru çekti. Kafasını tavana doğru kaldırdı ve ;
- Beyat seninle ilgilenecek. Kendisi İsviçrelidir. Eee almanca anlaşıcan tabi ki. Dükkanın sorumlusu kendisidir, dedi. Dışarı çıktı ve gitti.
Beyat uzun boylu efendi bir tipi olan temiz bir çocuğa benziyordu. Elinde kalem kağıt yanıma geldi;
- Merhaba ben Beyat. Nasılsınız?
- Teşekkür ederim iyiyim.
- Ne içersiniz?
- Aldım ben sağolun.
- Siz patronu yani Sinan beyi tanıyormusunuz?
- Hayır.
- Peki Ahmet beyi (tırşoförü) ?
- Hayır
- Peki ne için buradasınız? Yani ne için geldiniz buraya?
- İş için
- Anlıyorum.
Not aldığı kağıt parçası eski bir adisyon kağıdıydı. Üzerinde iki kola, iki döner, bir su ve bir kola yazan kağıttı.
- Daha önce dönercide çalıştın mı?
- Hayır
- Nerede oturuyorsun?
- Kaltbrunn
Arada bir kalkıp gelen müşterilerle ilgileniyordu. Beni tamamen unutup kendini işine kaptırıyordu. Bir ara göz göze geldiğimizde hatırlıyor tekrar yanıma gelip;
- Pardon ya, unutmuşum sizi.
- Önemli değil.
- Nerede oturuyorsunuz?
- Söylemiştim
- Hımm..Peki telefon numaranız.
- 055…….
Yerinden kalkarak müşterilerle ilgilenmeye onların arzu ve isteklerini yerine getirmeye başlamıştı. Bir müddet sonra tekrar masaya dönerken yerimden kalkarak elimi uzattım ve;
- Tanıştığımıza memnun oldum, sizi de meşgul ettim. Artık gitmek zorundayım, dedim.
- Eeee…şey…şeyyy… olursa…yani, bilemiyorum ki yani ararlar heralde sizi.
Oğuz
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa