Dişçide

 

Bekleme salonunda tek başımaydım. Sıradaki hastanın muayenehaneyi terk etmesini bekliyordum. Ön hazırlık olarak diş röntgeni çektirmem gerekiyordu. Hemşire beni röntgen odasına attı ve;

-  Hadi dedi.

-  Ne hadi?’’ dedim.

-  Gir makinaya da çekelim artık’’ dedi.

Röntgen cihazı çok garip bir şeydi. O bana, ben ona bakıyordum. Sağını solunu çekiştirdim orasını burasını elledim.

     - Hadi amaaa bekliyorum, dedi.

Kumanda masasına geçmiş ojeli parmağını kırmızı start düğmesine koymuş beni bekliyordu.  

     -Eğleniyorsun heralde? Gösterde bilelim ne yapacağımızı hemşire hanım, dedim. Gülümseyerek cihazın başına geçti. 

     - Kafanı buraya koyacaksın, ayakların şööylee bitişik kalsın, alnını da buraya dayadın mı tamamdır, dedi. 

Kalıba dökülmüş beton misali kendimi lalelideki Rusların kargoya verdiği koli bandıyla sarılmış çuval gibi hissettim. Aşağılık bir çaresizliğin vuku bulması, görüntümdeki şekilsizliğin hemşirenin kahkahalarıyla buluşması tam bir gerçekti. Balık tarafından tecavüze uğramış martının Üsküdar vapurundakilerin üzerine pislemesi ne kadar mantıklıysa benimde hemşireye dil çıkarmam o kadar mantıklıydı. Kahkahadan gözleri yaşaran hemşire düşürdüğü mendili almak için eğildiğinde gördüğüm manzara karşısında ‘’ ne kadar modern bir röntgen cihazı, hadi tekrar çekelim mi?’’ diye sordum.       

Bekleme odasındaki koltuklar suni deriydi. Her kıpırdayışımda ‘’gacur gucur’’ ediyordu. Beş dakika içerisinde küçük bir beste yaptım. Önce kıçımı sağa sonra geriye sonrada sola  ittiğimde ahenkli bir melodi ortaya çıkıyordu. Melodiyi renklendirmek ve geliştirmek amaçlı çalışmalarım devam ederken hemşire odaya girip sanatsal faliyeti mi bir çırpıda baltalamıştı.  

Tarihin derinliklerinden kalma dişçi koltuğu son arkeolojik kazılardan fırlamış gibiydi. Ergonomisi muazzam üstüydü. Oturma kısmı seksenlerin belediye otobüslerindeki sert mika koltuklarından, boyunluğu ise iki bin yedi mersedes’ten sökülüp yetmiş dört hacı murat’a takılmış gibi duruyordu. Tamamen toplama ya da kader bu hale getirmişti. Koltuğa oturup kafanızı yaslayıp gözlerinizi açtığınızda on beş inç lcd ekranla karşılaşıyordunuz. Ekranda hiphop klipler oynuyordu.  

Dişçi gelip;

      -Merhaba Oğuz bey,  dediğinde boş duvara bakakalmıştım. Çaycı İsmail’in fakülte bitirmiş hali karşımdaydı. Boy bir kırk beşi bir mm geçmezdi.  

Röntgene baktı dişleri kontrol etti.

      -Her şey temiz isterseniz bir temizlik yaparız, dedi. Muayenehanede stajyer bir dişçi daha vardı. Genç, top sakallı, saçlar at kuyruğuydu. Doktor temizleme işini stajyere verdi.

      -Ekrem bey Oğuz beyin dişlerini güzelce bir temizleyelim, dedi. 

Ekrem kulak temizleme pamuğunu gri bir macuna daldırdı, dişlerime sürmeye başladı. Tadı iğrençti. Motorlu taşı çalıştırdı yarım saat kadar taşlama devam etti. Arada ağzımı suyla çalkalayıp sol tarafımdaki lavabo benzeri küçük bir hazneye tükürüyordum. Bu işlem çok zor oluyordu. Sol tarafınıza  dönüp hazneye tükürebilmek yetişemediğiniz bir dala zıplayıp elma koparmak kadar zordu. 

Yedi cücelerin takım kaptanı doktor geldi. Eline bir ayna aldı ve

     -  Bakın Oğuz bey nasıl olmuş dişleriniz beyazlama var mı? diye sordu.

     -  Harika çok güzel görünüyorlar ‘’ dedim.

-  Şeyy…Doktor bey arka sol azı dişimin çekilmesi gerekiyor.

-  Bakalım bir kontrol edelim. 

Tornavida takımına benzer alet sinsilesini çıkardı. İçlerinden birisini seçti. Elleri ilkokul çocuklarınınkine benziyordu.  

-  Hımmm…Evet… hatta ve hatta bu dişte uzama bile gerçekleşmiş. Derhal çekilmesi gerekli. Yarın öbür gün uğrayın halledelim Oğuz bey.

-  Uzaktan geliyorum. Üç gün sonra yurtdışına çıkacağım.

-  Anlaşıldı madem öyle. 

Ekrem’ e ve hemşireye çeşitli taktikler vererek ortadan kayboldu. Bir müddet sonra doktor çağrıldı. Doktor eldivenlerini giydi şırıngasını çıkardı arka damağıma iki adet susturucu iğnesini vurdu. Dakikalar ilerledikçe benimde gerçek hayat ile bağlarım kopuyordu. Sırasıyla dilim, dudağım, sol yanağım, boğazım ve kulak kısmım iptal olmuştu. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Yutkunamıyordum, boğulacakmış gibi hissediyordum. Doktor arada bir iyi olup olmadığımı soruyordu. Karşı duvarda saat asılıydı ve on yedi otuzu gösteriyordu.  

Doktor fakülteden sonra boş durmamış tiyatro dersleri almıştı. Kendi etrafında ilginç dönüşler yapıyordu. Patenti sadece Altan’a ait olan ‘’kobra dansını’’ bile icra ediyordu. Tiyatrocu kimliğiyle yaklaşıp dişçi kimliğiyle sokuyordu. Balerin edasıyla elini uzatıp yanaklarıma dokundu.

   -  Hissediyormusun Oğuz bey, dedi.

   -  Iııhh hıhhı,  konuşamıyordum.

Bu cevap ona yeterli gelmişti. Oğuz bey tamam, mort.  Hemşire gizliden bir şey getirip doktorun ayağının altına koydu. Çocukken kış aylarında semt pazarı dağıldıktan sonra gider, pazarcıların bıraktığı sebze, meyve, limon kasalarını alır eve getirir sobada yakardık. Doktorun ayağının altındaki de limon kasasına benziyordu.   

Doktor aniden yirmi santim uzamıştı. Yukarıdan hemşirenin göğüs aralarını kesiyordu.

  -  Dilini geri çek ve sağa yatır ‘’ dedi doktor. Sonra Ekrem parmağını içten yanağıma takarak ayırdı. Doktor motora matkap ucunu taktı. Azı dişin üzerine ‘’ dııırt ‘’ tek vuruşla işi bitirdi. Diş tamamen çürükmüş matkap ucu zorlanmadan gömüldü. Sonra  aletin birini dişin içine soktu, ileri, geri, sağa, sola çevirmeye başladı. Araba vitesine dönmüştüm. Doktor kaça takarsa kafamda oradaydı. Yayık ayranı gibi sallanıp dururken, doktorun ayağının altındaki kasa ‘’ gacır gucur ‘’ ses çıkartıyordu.  

  -  Çene kemiğine yapışmış bu diş Oğuz bey ‘’ dedi doktor.

Arkasından alet takımını kurcalamaya başladı. Daha kalın bir şiş çıkardı. Sol eliyle kafamı tuttu, sağ eliyle aleti dişin içine oturttu. Koltuk, ben ve doktor lünapark ta eğleniyor gibiydik. ‘’ ehh ıhh hırrmn ‘’ seslerini çıkarıyordu doktor. Hemşire elindeki mendille doktorun terini siliyordu. Doktor beş dakika da bir işi bırakıp muayenehane nin içerisinde volta atıyordu. Ellerini kollarını sallayıp omzunu boynunu çeviriyor derin nefes alıyordu. Sonra tekrar geliyor ve hep beraber dönmeye başlıyorduk.      

Saat on dokuzu gösteriyordu. ‘’ Haydi haydi çıkıyor çıkıyorrr ‘’ diyordu fakat değişen bir şey olmuyordu. ‘’ Çaaatttt ‘’ diye bir ses geldi önce, sonra her yer karardı. Üzerimde bir ağırlık vardı. Doktor’un ayağının altındaki sandık fırlamış doktor da üzerime kapaklanmıştı. Ekrem ve hemşire kahkahalar atarak doktoru kollarından tutarak yere indirdiler.  

Ağzımdan dışarıya doğru kan sızıyordu, hemen tampon uygulayarak kanı kestiler. Doktor çaktırmıyordu durumu. Maça çıkacak boksör gibi ısınma hareketleri yapıyordu. Dişi kırmıştı. Parçayı pense yardımıyla çıkardılar. Sol tarafım zonklamaya başlamış gözlerimin önü kararmıştı. ‘’ Allah’ım kazasız belasız beni bu dişçiden kurtar ‘’ diye dua ediyordum. 

Doktor kendini toparladı derin nefesini aldı sandığa basarak yükseldi ve kafamı sabitleme görevini hemşireye verdi. Hemşire iki eliyle arkadan sarılarak göğüsleriyle ensemde tampon oluşturdu.        

Sekreter yarım saat te bir muayenehaneye girerek dokturun işini yarıda kesiyordu. ‘’ Hocam Aysel hanım aradı kanaması devam ediyormuş. Sinan beyin oğlunun dişi kırılmış çok acilmiş ne zaman gelelim diye soruyorlar. Ayşe hanımın kaplaması düşmüş gelsem yapıştırır mı diye soruyor ‘’ İşemeye gider gibi tüm rahatlığıyla bürosuna gidip telefon görüşmelerini yapıp dönüyordu. Geldiğinde ‘’ Ekrem bey nerede kalmıştık ‘’ diye soruyordu.  

Alt çenemin bir daha çalışacağına imkan vermiyordum. Doktorun her yüklenmesinde kopup gidecekmiş gibi hissediyordum.

 ‘’ Çocuklar uzanmam lazım gücüm kalmadı artık ‘’ dedi ve ‘’ Ekrem bey biraz siz kurcalayın bakalım ‘’ diyerek uzaklaştı. Hemşire; ‘’ Ay ben yapıyım ben yapıyım ‘’ diyerek muayenehanede hoplayıp duruyordu. Ekrem kafasına göre değişik aletleri deneyip takılıyordu. Operasyon yol geçen hanına dönmüştü. Belki birazdan sekreter gelip O’ da zıplamaya başlardı. Hemşire vazgeçmemişti; ‘’ Ayyy Ekrem nolur amaaa beş dakkacıııkkk ‘’. 

Saat on dokuz kırkbeşi gösteriyordu. Birden elektrikler kesildi. Ekrem uyanamamıştı, halen ağzımın içinde park halindeydi. ‘’ gığkıkk hıınnkğğı ‘’  ‘’Pardon Oğuz bey şok oldum da birden ‘’ dedi.   

Doktor elinde çakmakla içeri girdi. Esniyordu. Gözlerini ovuşturarak ‘’ Allah Allah olacak iş mi bu şimdi, eğlenmiyoruz ki burada iş yapıyoruz. Görüyormusun eve de geç kaldık ‘’ dedi. 

Kahvede maç seyrederken gitmişti sanki elektrikler. Dişçi takımı pişpirik atarcasına eğleniyordu. Cami avlusuna bırakılan bebeklerin ruh hallerini çözmek üzereydim.  

Elektrikler nihayet geldi, tavandaki florasan baya geç algıladı. Arka taraftan uğultular geliyordu. İçeri doluştular.  

Doktor basket koçu edasıyla takımı topladı. Son değerlendirmeleri yaptı. Kollar sıvadı eldivenleri taktı. Kararlıydı, içerideki diğer parçaları da sökecekti.

Alt çenem ayaklanmış gidiyordu. Tekrar tekrar dua ediyordum. Doktor arazi vitesine takmış engel falan dinlemiyordu. 

Saat yirmi on beşi gösteriyordu. Üç saate yakındır operasyon devam ettiğinden doktor ‘’ Acı var mı? Acı? ‘’ diye sordu. ‘’ uguh muguh yok yok‘’ dedim. Bir daha uyuşturucuya katlanamazdım.  

Saat yirmi bir sıralarında dişin tamamı çıkarılmıştı. Doktor, Stajyer, hemşire ve sekreterin de aralarında bulunduğu ‘’ heyet ‘’ toplandı. Konu; ‘’ Parçalanmış, dağilmış, kan kaybeden damağa dikiş atılıp atılmaması. Eğer atılacaksa da kaç adet atılacağı oy’ a sunulmuştu.

Doktor:3, Hemşire:1, Ekrem:2 ve sekreter: gerek yok dikişe dedi. Doktor adil bir insan olduğundan

  -  Oğuz bey dikiş istermisiniz? ‘’ diye sordu. 

Doktor stajyer Ekrem’e ‘’ öğren bunları, bak artık lazım oluyor ‘’ dedi. Stajyer heyecanla iğneyi eline aldı ipliği taktı. Hemşire ‘’ Ekrem istersen ben atarım dikişi ‘’ dedi.

Ekrem ağzımın içinde geziniyordu. Hemşire ‘’şuraya tak buraya tak ‘’ diye yol gösteriyordu.  

Stajyer sıkıntıdan kafasını kaşıyıp duruyordu. Saçındaki kepekler suratıma dökülmeye başlamıştı. Baba bir parça burnumun üzerine düşmüş ya da ben öyle hissediyordum. İnanılmaz bir kaşıntı vardı zapt edemiyordum kendimi. Stajyeri bir darbede kucaklayıp pencereden aşağıya atacak derecede kaşınıyordu. Kafa atar gibi stajyerin omzuna burnumla vurdum ve rahatladım.    

Ağzımı elime vererek beni muhasebeye gönderdiler.  

‘’ Evet Oğuz bey size operasyon yapılmış, dikiş atılmış, üç saat sürmüş…......cart olmuş, curt olmuş….Toplam yüz otuz ytl efendim ’’

 

 

Oğuz

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa