Hastane                                   

 

'' Sol kol ve kalbin üzerine yat. Bacaklarını iyice karnına doğru çek. Anne karnında ki çocuk pozisyonunu alacaksın ''.

Beyaz çarşaflı, gri renkli yağlı boyaların döküldüğü, demirden hasta yatağında yatıyordum. Üç doktor vardı başımda. Biri kafama diğeri de bacaklarıma bastırıyordu. Bacaklarıma bastıran otuz yaşlarında mavi gözlü, sarı saçlı, balık etliydi. Bütün servis aşıktı ona. Sırtımı dışa doğru çıkartmaya çalışıyorlardı. Yay gibi gerdiler beni. Çekik gözlü Türki Cumhuriyetlerinden geldiği belli üçüncü doktorda on üç santimlik iğneyi omuriliğim arasına sokup çıkartıyordu. İğneyi her soktuğunda aynı şeyi söylüyordu '' Bağırmak serbest ''

 

''Olmadı Tayfun. Yine yeri bulamadım. Bir daha batırıcağım iğneyi. Sıkma kendini. Bağırabilirsin''.

''Tamam. Sıkmıyorum''.

'' Bu son Tayfun. Bu sefer tamam. Sık dişini ''.

Ne yaptıklarını bilmiyordum. Nefesim kesilmişti. Sırtıma soğuk suların aktığını hisettim. Kafamı hamam böceği gibi ezen doktor, beni delik deşik yapan eli şırıngalı Türki doktora seslendi,

'' Kanalı bulmuşken bir tüp daha çek ''.

'' İki tüp çektim ''

'' Bir tüp daha çek sen ''

Kafam ve bacaklarım tutmuyordu artık.

'' Beynimize her gün bir damla su bırakan bir kanal var Tayfun. O kanal omurilik arasında çok hassas bir bölgede. Oradan Beyin Omurilik Sıvısı aldık. Kısaca biz buna ''BOS'' diyoruz. Bu sıvı üzerin de bir çok tahlil yapılacak. Vücutta ne tür bir rahatsızlık varsa bu tahliller sonucunda ortaya çıkacak. Geçmiş olsun''.

Doktorların bana açıklama yapmalarına şaşırmıştım. Bir çok hastane de yatmıştım ve pek nadir olurdu bu. Her tarafım ezik içindeydi. İçimden çıkardıkları üç tüp dolusu suyu alıp gittiler.

Beyinden kalbime inen damarım tıkanmış, acaba beyinde de bir tıkanıklık var mı diye Cerrahpaşa hastanesi nöroloji bölümüne yatmıştım.

Alnımın ortası ve ense kökümde ki binlerce ton ağırlıkla uyandım sabah. Her şeyi çift görüyordum. Sarı yeşil sular kusmaya başladım. Saniye de bir böğürtü geliyordu içimden. İçim dışıma fırlamıştı. Dayanılmaz acı vardı üzerimde. Birileri sürekli beton sütunlar atıyordu kafama.

Doktorlar geldi hemen. Düz çizgi üzerin de yürüttüler beni. Ellerimle burnuma dokundum. Ayak tabanıma parlak beyaz bir metal çekicin sapını sürttüler. Aynı çekiçle filmlerde ki gibi diz kapaklarıma vurup ayaklarımı zıplattılar. Parmak gösterip bu kaç dediler. Ufacık el feneriyle gözüme baktılar.

'' Pek bir şey gözükmüyor. Bir de hocamız görsün ''

Nalları dikmiş sivrisinek gibiydim yatakta. Annem elimden tutuyordu. Bir yandan ağlarken diğer taraftan kusmuk poşetini ağzıma odaklamakta zorlanıyordu.

'' Sapasağlam getirdim ben bu çocuğu buraya. İki gün de ne hale getirdiler yavrumu ''.

Doktorlar işini bilir annecim sen merak etme dedim yeşil suları kusarken. Kusacak başka bir şey yoktu midem de. Hiç bir şey yiyemiyordum.

Anonslar yerine ulaşmıştı. Yılan gözlü kel kafalı, bir altmış bölüm şefi doçent İdris bey girdi içeri. Aramız iyiydi. 

'' Sayın hocam biz hastayı muayene ettik. Genel durumu iyi. Fakat çift gördüğünü söylüyor. Baş ağrısı olduğunu. Ve devamlı kusma halinde ''

'' Hemen şaşılık bölümüne gitsin. Gözlerine bakılsın. Ultrasona sokun. Midede ne var görelim. Başından gögüs hizasına kadar filmi çekilsin. Acil. Camları da açsınlar. Çok pis kokuyor burası ''

İki kişilik odadaydık. Asker emeklisi, yetmiş küsür yaşlarında bir adam vardı karşı yatakta. Hamza amca. Sol tarafına felç gelmiş. Kum çuvalı gibi yatıyordu. Büyük küçük demeden devamlı altına yapıyordu. İçeride nefes almak imkansızdı. Tokatını yemeyen doktor hemşire kalmamıştı serviste. Çaktırmadan yapıştırıyordu tokadı. Askeriyedeyken boks takımındaymış. Bir müddet sonra hademelerle gelmeye başladı doktorlar. Tuzsuz yemek getiriyorlardı ona. Yastığının altına sakladığı kocaman bir tuzluğu vardı. Feryadı kopardı bir akşam. Hastane birbirine girdi. Tuzluğunu kaybetmişti.

Karısıyla birlikte bizim tarafta olan bitenleri dikkatlice takip ediyorlardı. Paramparça, boyası dökülmüş yırtık kahverengi muşambayla kaplı sedyeye son sürat bindirilip götürülürken Hamza amcaya el salladım. Aynı anda yeşil sarı sulu kusmuk yolladım o tarafa.

Annem kusmuk poşetini iş yerimden beni ziyarete gelen arkadaşım Suat'a devretti. Suat bir doksan boyunda, otuz yaşlarda manken gibi bir adamdı. Geldiğinin on beşinci dakikasında koridor sonunda ki hastanın kızıyla konuşmaya başladı. Ertesi gün bütün servis Suat'ı soruyordu.

Suat acemi olduğu için kusmuğumu yakalayamıyordu. Bir müddet sonra beraber kusmaya başladık. '' Kusan bir adam gördüm mü dayanamam. Bende kusarım Tayfun ''.

Poşeti tekrar annem devir aldı.

Beni götürmeye gelen mavi önlüklü görevlilerden biri Hamza amcaya çok fazla yaklaşmıştı. Büyük bir şaplak sesi yankılandı oda da. Felaket sert vuruyordu. Mavi önlüklü görevli sinirli bir şekilde Hamza amcanın üstüne yürürken bir tokat daha yedi. Görevli çıldırdı. Neye uğradığını şaşırdı.

'' Deli o deli. Onun dayağını yemeyen kalmadı. Boş ver. İşine bak sen. Hasta o hasta ''

'' Ne hastası be. Boynumun kökü koptu ''.

Geçtiğim her yere kusmuğumu bırakıyordum. Kimse kusmuğumu yakalayamıyordu artık. Ağzımdan salyalar akmaya başladı. Midem ve ciğerlerim dışarı çıktı.

Hastanede son sürat ilerliyorduk.

'' Vah vah vah. Daha çok genç. Allah acil şifalar versin ''.

Asansöre bindik. Benim sedyeyi Suat itiyordu. Her yere çarpıyorduk. Suat odadan ayrılırken yeni tanıştığı kıza, '' yarım saate kadar gelirim ''dedi. Asansöre kadar yolcu etti bizi kız. Suat'ın bu işleri nasıl becerdiğini hiç bir zaman anlayamadım.

Karanlık bir yerde durdu asansör. Tarlaya girmiştik sanki. Zemin kattaydık. Dışarıda ambulans bekliyordu. Üzerime battaniyeleri attılar. Çok soğuktu dışarısı. Kar yağıyordu. Ambulansa bindik. Diğer binaya gitmemiz gerekiyormuş. Sirenler çalmaya başladı. Aşşağı yukarı sallanıyordum ambulansta. Kusmuklarımı çıkarmakta zorlanmıyordum. Ambulans durdu. Üç kişi karşıladı beni. Aşşağı indirdiler. Ambulansçı bahşiş istemiş Suat'tan. ''Vermedim. Ne vericem'' dedi. Otuz kişinin içine gözü kapalı dalacak biriydi Suat. Ambulansçı bunu anlamış olmalıydı.

 Filmin çekileceği odaya kapıyı parçalayarak girdik.

'' Hiç kıpırdamaman lazım. Devamlı kusuyorsun. Çekemeyiz yoksa bu filmi '' 

On dakika sürdü çekim. Kılım bile kıpırdamadı. Ömür boyu böyle kalmaktansa on dakika dişimi sıkmak daha mantıklıydı. 

Suat, sedye ben ve annem gittikçe hızlanıyorduk. Tam bir takım olmuştuk. Ultrasyon odasını  arıyorduk. Hiçbir yere çarpmadan içeri girdik. Suat sedye ye alışmıştı. Güzel yitekliyordu.

Sedyeden yatağa aldılar beni. Karnıma hafif mavi renkli jel sürüp ucunda kırmızı ışık olan cihazı üzerimde gezdirmeye başladı doktor.

'' Mide ve çevresinde hiç bir şey yok. Hastayı götüre bilirsiniz''.

Şaşılık bölümünü çok zor bulduk. Renkli camlar takılıp çıkarıldı gözlerime.

'' Her şeyi çift görüyorsun ama gözünde bizim açımızdan bir problem yok ''

Bütün kontrollerden sağlam çıkıyordum.

Suat'ın on beş dakika içerisinde ayarladığı kız geldi yanımıza.

'' Yarım saat demiştin. Tam bir saattir yoksun Suat. Merak ettim seni ''

İyileşince kesin kez Suat'tan taktik alacaktım.

Odaya geri döndük. Tokatçı Hamza sıçıyor, ben sürekli kusuyordum.

Kar son sürat yağmaya devam ediyordu. Kaldığım odanın iki cephesi de boydan boya pencereydi. Pencerelerde perde yoktu. Yağan karı seyretmek güzeldi. Hava gittikçe soğumuştu. Üşüyorduk. İki bin üçün Ocak ayıydı. Annem yanı başımda ki sandalye de oturuyordu. Akşamları da aynı sandalyede uyumaya çalışıyordu. Cuma akşamıydı. Hastane boşalmıştı. Bir tek hemşire ve nöbetçi doktor vardı. Topladığımız sonuçları pazartesi doçent İdris bey değerlendirecekti. Hafta sonunu İşyerimden gelen bir kaç arkadaşım ve akrabamızla geçirdik. Bolca çukulata ve kolonyamız oldu. 

'' Vücudunda hiç bir problem gözükmüyor. Nörolojik olarakda sorun yok. Belinden alınan beyin omurilik sıvısının etkileri bunlar. Beyindeki azalan sıvıyı tekrar telafi edeceğiz. On gün boyunca yataktan hiç kalkmayacaksın. Tuvaletinide yatakta yapacaksın... Annesi bu çocuğa bir lazımlık al... Bol su ve kahve içeceksin ''

Diğer doktorlara da '' Tayfuna kortizon tedavisi başlayın ''  dedi ve gitti doçent İdris bey.

Serumlar takılmaya başlandı. Biri çıkarken diğeri takılıyordu.

Artık Hamza amcayla karşılıklı sıçıyorduk. Bizim odaya girmeye kimse cesaret edemiyordu.

Kolumda ki serumlardan dolayı sağa sola da dönemiyordum. Çok kötü hissediyordum kendimi.

Uyandığımda odanın içerisi onlarca insan doluydu. Bazılarını tanıyordum. Akrabalarımızdı. Benim onlarla pek bir bağlantım yoktu. Annem için gelmişlerdi. Annem ağlıyordu. 

'' Tayfunun durumu iyi değil. Acı duymasın diye narkozla uyutuyoruz. Siz de dua edin demişler anneme''. Annemde bütün akrabaları çağırmış.

Herkesin yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı uyandığımda. Suat geldi yanıma '' İki gündür uyuyorsun oğlum. Amma uykucusun. Öldün sandık lan. Tamam oğlum tamam. Hastaneden çıkalım bütün taktikleri anlatacam sana söz '' 

Verilen kortizonlu ilaçlardan sonra suratım yüz yirmi kiloluk adamın suratı gibi şişmişti.    

Yirmi sekiz gün sonra hastaneden çıktık. Eskisinden daha kötüydüm.

Özel bir hastanede beyin sıvısı aldırdığını söyleyen arkadaşımla konuştum. '' Benden iki mililitre aldılar. Fazla alınınca felç yada ölüm oluyormuş. İyi yırtmışsın oğlum sen '' dedi.

İki hafta sonra eve telefon geldi. Hamza amca ölmüştü. Cenazesine gitmedik.

 

 

Tayfun

 

 

 Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa