Pezevenk

 

Tayfun ile beraber Holivud’dayım. Açık hava film sütüdyolarından birindeyiz. Seçkin konuklar için hazırlanmış dört beş masadan birinde oturuyoruz. Üzeri genişçe gölgelik kaplı, etrafı özgün desenli ahşap korumalıkla çevrili ve yerden elli santim kadar yükseltilmiş bir platformda oturuyoruz.

Tayfun bacak bacak üzerine atmış. Bronz vücut üzerine siyah bir gömlek giymiş. Boynunda firavundan kalma ince gümüş zincir, ucunda minicik bir fil.

Masa yuvarlak ve küçük. Tayfun’un önünde büyük kupa fincan. İçinden dışarıya sarkan iplik ve ucunda meyvalı çay etiketi. Benim önümde ince uzun cam bardak. Yarısına kadar dolu devamında buz takviyeli içecek.

Garson kızlar etrafımızda dönüyor. Film karelerinden fırlamışçasına güzeller. Herhangi bir filimin herhangi bir sahnesi çekiliyor. Biz seçkin konuklar mahkeme salonundaki juri üyeleri gibi takdir veya not kırma görevindeyiz. Amaç sanki film çekmek değil de bizleri tatmin etmek gibi gözüküyor.

Üzerimde havayi, akapulko tarzında deniz, palmiye, sörf ve dalgalardan oluşma desenlerle bezenmiş bir gömlek var. Gazetelerin turizm sayfalarından fırlamış her şey dahil paketi gibiyim.

Bir Tayfun’a bir de kendime bakıyorum. Durum ciddi diye düşünürken ayağımdaki parlak siyah rugan ayakkabılar dikkatimi çekiyor. Pantalonum ise tam şalvar kahverengi kumaş cinsinden. Yok artık derken, bileğimdeki kalın altın zincirler ve parmağımdaki mersedes amblemli kalın yüzük ile karşılaşıyorum.

Garson kızı çağırıp kulağına fısıldayarak bir ayna rica ediyorum. Hayatı boyunca bu anı beklermiş gibi tek hareketle arka cebinden küçük cep aynası çıkarıp veriyor.

Korkarak aynaya bakıyorum. Saçlarım maykıl ceksının çocukluk, bugünün bonus reklamlarındaki saç modelinden, bıyık ve sakal corc maykıl usulü.

Çok utanıyorum. Fakat Tayfun dahil herkes bu halim normalmiş gibi davranıyorlar. Sanki ben kendimi bildim bileli böyle züptürükmüşüm gibi.

Hayatın boyunca her şeyi sinüsüne kosinüsüne kadar hesapladın Oğuz, dedim kendi kendime. Bak zahmetsiz bedavadan bir hayat verilmiş sana. Holivud'a kadar çıkmışın tadını çıkart işte dedim.
Parlak siyah rugan ayakkabılar, turuncuya kaçan kahverengi tam şalvar pantolon, bonus kafa, corc tarzı sakallar, altın zincir bileklik ve mersedes yüzük derken bunalıma girip ayağa kalktım. Bir öpüşme sahnesi çekiminin ortasına daldım. Bağırdım çağırdım. Yönetmeni azarladım oyuncaları fırçaladım. Böyle ruhsuz vizyonsuz öpüşmemi olur yahu dedim. Yönetmen özür diledi hataların düzeltileceği sözünü vererek çekime ara verdi.

Masaya döndüm. Tayfun sırtıma vurarak;
 

- İyiydi abi bu herif hayatında annesinin elini bile öpmemiş’’ dedi. Sonra Tayfun tekrar ;

- Abi Çin’den gelecek gemi noldu?’’ diye sordu.
- Ne gemisi dedim?
- Gene mi? Abi dedi.
- Ne?
- Sabahları koko alma demedim mi sana?
- Koko mu?

Bu kılık kıyafet, koko moko, gemi, Çin, ne ayak bunların hepsi?

- Tayfun bu gemi ne iş? Ne var bu gemide?
- Karı var abi.

Kafamda bir çok cevapsız soru vardı. Kendi halimde düşünürken, Tayfun araya girerek;

- Abi Altan arıyor.
- Ne istiyomuş?
- Villa işi ne oldu diye soruyor?
- Ne villası?
- Boya abi boya…
- Ne boyası?
- Boyacı ya abi Altan
- Altan…Boyacı…Ne?
- Abi Altan mimardı. En üst düzeylerde görev yaptı. Sonra bir gün boyacının birinin yüzünden çok büyük bir işi teslim edememiş. Daha sonra bunu kafasına çok takmış. Boya öylemi yapılır böylemi yapılır diyerek kendini bu mesleğe adamış. 
- Allah Allah…
- Bizimde baba gibi çevremiz var. Arada böyle villa işleri falan veriyoruz işte.

Kafayı yesemmi yemesemmi diye düşünüyordum. Tayfun tekrar araya girdi;

- Abi Birol arıyor
- Ne istiyomuş?
- İş arıyomuş.
- Ne iş yaparmış
- Ne olursa yaparım diyor.
- Bu adamın işi vardı…Yıllardır aynı yerde çalışıyordu?
- Abi Patronu top atmış…Sonra O’da ortada kalmış.
- Söyle…sonra arasın.

- Peki ben kimim Tayfun?
 

- Pezevenksin abi…
 

- Hadi ya…
- Yani…Karımı satıyorum ben?
- Ne satması…İhraç ediyosun resmen…Tüm dünyada bağlantıların var…Siyasi ilişkilerin çok yüksek…Manukyan bile ölmeden önce dört senede randevu almıştı da ömrü vefa etmedi.
- O kadar büyüyüm yani…
- Evet abi Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük pezevenkisin…

Tamam pezolara saygım vardı fakat o sadece rol gereğiydi. Amerikan filimlerinde muazzam oynarlardı pezolar.
 

Cinayet masası sapık bir cinayetin izini sürer. Küçük bir araştırmayla öldürülmüş kızın 4. caddenin köşesinde iş yapan Klark’ın kızlarından biri olduğunu öğrenilir. Polis 4. caddeyi basar Klark’ı sorgulamak ister fakat Klark taşşaklıdır. Polis O’na dokunamaz. ‘’ Heyyy adamım ben Amerikan vatandaşıyım vergi veriyorum’’ der. Sinirlenen polis bu işin peşini bırakmayacağını söyler ve ortadan kaybolur.

Klark köşede bekleyen üstü açık koltukları leopar desenli arabasına doğru ilerleyerek kaputa dayanmış sermayesinin kısa şortundan fırlamış poposuna avuç atarak ‘’ hadi bebeğim rahatlat beni’’ der.

Genelde pezoların içinde bulunduğu film sahneleri böyledir. Onlara hayranlığım bu sahnelerdeki gerçekliklerden doğmuştur.


- Burada ne işimiz var peki Tayfun?
- Yatırımların var…Holivud ağzından çıkacak bir tek kelimeye bakar. Arnold’a birgün bir rol teklif ettinde ortalık bir birine girmişti.
- Ne rolüymüş öyle?
- Cin Ali..
- Hahahahaaa hahahahhaa…
- Doktor kontrolünde elli kilo vermişti adam.
- Noldu peki film nasıldı?
- Bitmedi ki. Çeyreğinde öldü…Doktor raporunda ölüm sebebi olarak ''aşırı aşağılanma ve zafiyet’ diye yazıyordu.

- Sen ne iş yapıyosun peki Tayfun?
- Sen işe koydun ya beni abi? Dedin ya helaliyle kazanacaksın, boğazından bir lokma haram para girmeyecek diye.
- Ne işi bu?
- Burada çalışıyorum. Akşamları çekim sonrası temizlik yapıyorum…Ucuz da bir oda tuttum…Bir dergiye yazıyorum arada…Gel sen de bırak şu pezevenkliği abi?

- Yaa sen kafayı yedin bilader, bu da öykülerinden biri heralde? Ne karısı? Ne pezevenkliği ya?
- Yok yok…sabahları koko alma sen…
- Tayfun neden engellemedin beni? Neden başka bir iş yapmadım ben?
- Haberimiz yoktu. Bize Yaşlılar evinde mutfakta çalıştığını söylerdin hep. Bak daha geç değil…Gel bırak şu pezevenkliği abi…Hem sen eski filimlerde kaldın, artık pezolar böyle giyinmiyor. En azından kıyafetlerini değiştir.

- Abi Birol tekrar arıyor.
- Söyle ilk uçakla gelsin. 7. cadde köşesini verelim ona. Gerekli performansı gösterirse işinde yükselebilir.


Büyük bir gürültüyle uyanıyorum…Ter içinde kalmışım…Kedim üzerimde parandeler atıyor…Genelde kediyi hep bağırarak kovalardım beni uyandırdığı için. Bu sefer çok iyi yaptı hınzır. Koşarak lavaboya gidiyorum…Aynanın karşısında öylece gözlerim kapalı bekliyorum…Cesaretimi toplayıp gözlerimi açıyorum…Nihayet ben gene benim kötü rüya sona eriyor…

 

 

Oğuz

 

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa