Didim

 

Yağmur yağıyordu. Anneanneme gidecektim Balıkesire. Bayrampaşa'da ki büyük İstanbul otogarına girdim. Pamukkale turizme ait otobüsün camında " DİDİM " tabelasını gördüm. "İngilizler basmış oraları. Sokaklar Londra gibiymiş", gidip göreyim dedim o dakika.  

Otobüs ful doluydu. Kırk dört numaraya en arka koltuga çöreklendim. " Nerelisin hemşerim " diyen koltuk yoldaşımla hiç konuşmadım. Motor üstünde hoplaya zıplaya yola koyulduk. Haremde saatlerce bekledik. On iki saat sonra Pamukkale turizmle Didime ulaştım.  

Didim otogarı beş altı ötobüslük bir yerdi. Bir kahve bir büfe ve tuvaletten ibaretti. Tuvalete girip işedim. Tuvalete bakan kadına Didimin merkezini sordum. " Neden geldin buralara çocuğum ". " Matbaa kuracağım Teyze ". " İyi olur evladım hadi hayırlısı ".   

Yola koyuldum. Büyük bir bina ve üzerinde Didim Devlet Hastanesi yazıyordu. İçeri girdim. Numaratörden numara aldım. Fazla beklemeden Uzman bir kadın Doktorun karşısındaydım. Diz üstünde ki mini eteğiyle gayet iyi gözüküyordu. " Damarların tıkalı ve güçlü ilaçlar içiyorsun, Marul Ispanak gibi yeşil yapraklılar ye. Potasyuma ihtiyacın var ". " Peki Doktor  hanım". Biten ilaçlarımı yazdırıp çıktım. Hastane ingiliz doluydu. Duyduklarım doğruydu.  

Sırt çantamla Didim içlerine doğru ilerledim. Dökülüyordum. Kalacak biryerlerler aramaya başladım. Yirmibeş ytl ye sabah kahvaltılı klimalı tv li Kıngscoore oteleni yerleştim. Tam sahile inen ana cadde üzerinde temiz bir oteldi. Otuz yaşlarında resepsiyon görevlisi aynı zamanda otelin sahibi Ankaralı çocukla yarım saat sohbet ettik. Ankara'dan dört sene önce geldiklerini bütün ailesiyle birlikte oteli işlettiklerini anlattı. Samimiydi. Sohbet bir saati bulmadan odama çıktım. Klimayı otuz dereceye ayarlayıp uyudum. Dışarısı soğuktu. İki bin yedinin Nisan ortalarıydı.  

Hava kararmıştı uyandığımda. Hala sarsılıyordu vücüdum. Duşa girdim. Biraz kendime gelir gibi oldum. Aşşağı indim. Akşam saat sekiz civarlarıydı. Resepsiyoncu çocuk bıraktığım yerde duruyordu. Fazla takılmadan dışarı çıktım. Temiz hava iyi geldi.  

Sahile dogru yürüdüm. Rengarenk cıvıl cıvıl ingilizler koloniler halinde oradan oraya koşuşturuyorlardı. Hemen hemen hepsinin yanında Çanakkale savaşlarında omuz omuza şehit olduğumuz doğulu vatandaşlarımız vardı. Özellikle eti butu yerinde şişko İngiliz kadınlarının yanında. Etrafta  ki tabelalar varto bilardo, çemişgezek kafe, dargeçit bar. Yollara da ingiliz avı için barikatlar kurulmuştu. Yürüyeni zorla içeri çekip direnenlere de ana avrat düz gidiyorlardı. İngilizlerin hem cinsel ihtiyaçlarını giderip hem de tokatlıyorlardı.  

Sindi bebek görünümünde ki ingiliz kadınlarının yumurta topuklarla meydan dayaklarını seyrediyordum. Oysa o görünümde ki kadınlar ne ocaklar söndürürdü. Çoluğun çoçuğun rıskını kolayca yiyebilirlerdi. Gördüklerimden pek haz etmedim.   

İki MM li migrosa girdim. Şampuan terlik su ve krakerler alıp otele döndüm. Resepsiyoncu çocuğun babasıyla sohbete başladık lobide. Devamlı bira ısmarlıyordu bana. " Dürüstsün. Samimi çocuksun yeğenim iç iç afiyet olsun sana " Ankaralı oldukları için bazı vatandaşların devamlı tehditi altında olduklarını anlatıyordu. " Çok zorluyorlar bizi yeğenim. Haraç istiyorlar sürekli. Bu gidişle fazla dayanamayacağız ". Onları sorunlarıyla baş başa bırakıp odama çıkıp uyudum.   

Sabah balkona çıktığımda güneş tepede ve ısısı iyiydi. Ufak bir havuzu vardı otelin. Peynir domates bal ve çaydan limitsizce yedim havuz başında. Gündüz gözüyle sahile doğru yürüdüm. Etraf yine ingiliz doluydu. Fotoğraflarda gördüğüm Altınkum plajı yarım ay biçiminde iki yüz metreyi geçmeyen uzunluktaydı. Kumlara uzanıp güneşlendim biraz. İngiliz üstsüz kadınlar göğüslerini sergiliyordu. Her yaştan göğüsler vardı etrafta. Taş gibi olanı pörsümüşleri silikonlu olanı. İstanbul'da kar kış ortamı varken insanlar burada denize giriyordu. Her göğüs şov yapan ingiliz kadının etrafında guruplar halinde pusuya yatmış vatandaşlarımız vardı.  

Üzerimde ki kumları temizleyip tekrar yürümeye başladım. İki yüz metrelik altınkum plajı boyunca manzara hep aynıydı. Onarlı guruplar ve tecavüze uğramamak için temkinli üstsüz ingiliz kadınlar.  

Tepelere doğru tırmandım. Büyük oteller vardı etrafta. Yeşillik hiç yoktu. Her taraf binalarla doluydu. Tekrar otele döndüm. Öğlen saatleriydi. Resepsiyoncu çocuğa ve babasına yakalanmadan odama çıktım. Duşa girdim tekrar. Didim de yapılacak en güzel şey banyodan çıkmamaktı. Su rahatlatıyordu insanı. Bedavaydı.   

Balkondan etrafı seyrettim. İngilizler hep sorhoştu. Yedi yirmi dört içiyorlardı. Bağırarak konuşmak hoşlarına gidiyordu. Battaniyelerini ve sünger yataklarını buldukları her türlü iple bağlamış vatandaşlarımız bir aşağı bir yukarı geçiyorlardı caddeden.    

Apollon tapınağını arıyordum. Binalar ve zamanında Özal tarafından doğudan bir kaç köyün buralara yerleştirilmiş ve serpilmiş insanları arasından Apollon tapınağına ulaştım. Türk vatandaşlarından ücret alınmıyormuş. İçeri girdim. Sanayi sitesinin içinde kalmış dört beş tane taş yığını gördüm. Etrafı dikenli tellerle çevrilmişti. Gece konduların soba boruları tapınağın içine girmişti. İçeride ingilizler fotoğraf çektiriyordu. Bende cep telefonumun denklanşörüne birkaçkez bastım.  

Etrafı iyice görmek için yürüyerek tekrar otele doğru yöneldim. Pizza pizza da yarım dilim pizza ve üç parça kızarmış tavuk butu yedim. Mekanın sahibi kadındı. Dışarıda gördüğüm ilk türkçe konuşan insandı.  

Resepsiyoncu çocuğun babası otel girişinde yakaladı beni. " Didimi terk edeceğim. Oteli kapatacağım. Kimseye boyun eğmem ben yeğenim " Sarhoş olmuştum. Elinden zor kurtuldum.

Ertesi gün İzmir’e ulaşmaya bir saat kala hala ayılamamıştım.     

 

 

Tayfun

 

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa