Yat limanı
İzmir’’de Alsancak yakınlarında ki limandaydım. Askerliğim bitmişti. Hava çok güzeldi. İstanbul’a kalkacak gemiyi bekliyordum. Büfeden yedi tane kutu bira ve patates cipsi aldım. Doya doya bira içmeyi özlemiştim. Kalkış saati gelince gemiye bindim. On sekiz ay birlikte olduğum İzmir’e denizden el sallayarak ayrıldım. Güzel bir şehirdi.
Yataklı yerden bilet almıştım. Kamaraya gidip eşyalarımı ve biraları bıraktım. Yukarı çıktım. İnsanlar fotoğraf makinalarını monte etmiş sürekli resim çekiyorlardı. Gemi kıyıya yakın ilerliyordu. Manzaralar mükemmeldi. Biramı kağıttan kola bardağının içine koymuştum. Bitince kamarama gidip tazeliyordum. Akşam yemeği bilete dahildi. Anonslar yapılıyordu yemek için. Restoranta geçtim. Balık haşlanmış patates ve salata yedim. Dans müzikleri çalıyordu orkestra. İnsanlar dans ediyordu.
Gemide dolaşırken Bar Disko bölümü yazan tabela gördüm. Üst katı gösteriyordu. İçeri girdim. Herkes pistte oynuyordu. Çoğunlukla arap kökenli insanlar vardı içeride. Bara oturdum. Bir bira söyledim. İkinci birayı içecek param olmadığını askerden yeni terhis olduğumu söyledim. Kamaramda biram var buraya getirip içebilirmiyim? dedim. Tabi dedi barmen. Anlayışlı bir insandı. Kamarama nasıl döndüğümü hatırlamıyorum. Uyandığımda yukarı çıktım. Galata kulesi tam karşımdaydı. Karaköy limanına yanaştık. Barmeni bulup teşekkür ettim.
Evi aradım geliyorum dedim. Sevindiler. Eve girdim. Öpüştük koklaştık. Bir hafta sürdü koklaşmamız.
Çalışıp para kazanmalıydım. Kardeşimin yüksek topuklu ayakkabılarını giydim. Boyumu iki üç santim yükseltmem gerekiyordu. Topkapı’da ki bit pazarından alınmış olmalarına rağmen gayet sağlamdılar.
'' Yat Limanında çalışacak Lise mezunu. Bir seksen boy. Prezentabıl güvenlik görevlileri aranmaktadır '' yazıyordu Hürriyet gazetesinin sarı sayfalarında.
Daha önceleri hep sanayi sitelerinde yağ pas ve güneş görmeyen yerlerde çalışmıştım. Gazetede ki bu ilan çok değişik gelmişti bana. Yat limanı nasıl bir yerdi acaba diye düşünüyordum. İyi de para verirlerdi sanırım. Telefonla aradım. Lise mezunuyum. Boyumda bir seksen dedim. Gelin görüşelim dediler. Bakırköy’e doğru yola koyuldum.
Dışarıda kar yağıyordu. Üstüme ne bulursam giydim. Anneme gazetede iş ilanı gördüm oraya gidiyorum dedim.'' Hadi yavrum inşallah olur. Güzel haberlerle dönersin '' dedi. Çatıdan evin içine akan kar sularının doldurduğu leğenleri değiştiriyordu. Mutlu ve umutluydu.
Belediye otobüsü yarım saat sonra geldi. Donmuştum. Yat limanında çalışmak herkese nasip olmazdı. Bu işe gireceğimden emindim.
Bakırköy’de otobüsten indim. Otobüs Yeşilköy’e doğru devam etti. Denizi görene kadar yürüdüm. Suratım ve kulaklarım kıpkırmızı olmuştu soğuktan. Yelkenli teknelerin direkleri ve üzerindeki bayraklar görünmeye başladı. Daha önceleri Bakırköy’e gelmiştim ama yat limanından ve ne işe yaradığından bile haberim yoktu. Ancak televizyon da yatlar ve tekneler görüyordum.
Uzunca bir tel örgüyle çevriliydi etraf. Tel örgüler arasında ki kapının ziline bastım. Beyaz kulübe içerisinden yirmi küsür yaşlarında bembeyaz suratlı güvenlik görevlisi çıktı dışarı. İş ilanı için gelmiştim dedim.
Nereli olduğumu sordu. Beş dakika sohbet ettik. Adım '' Serkan '' dedi. Devamlı gülüyordu. '' İyi bir çocuksun. Bu saate kadar gelen en düzgün adam sensin. Hemen sağdaki demir kapıdan personel odasına Yurday hanımın yanına git. Seni kesin işe alırlar. Şansın bol olsun '' dedi gülümseyerek. Beni çok sıcak karşılamıştı. İşinden memnundu demek. Keyfi yerindeydi. Bu işyerine kesin girmeliyim dedim.
Demirden kapı tam deniz kenarındaydı. Yüzlerce yat vardı deniz üzerinde. Hayatımda ilk defa bir yat limanı görüyordum. Deniz kaynayan bir kazanın içi gibiydi. Rüzgarında etkisiyle tekneler sağa sola aşşagı yukarı sallanıyordu. Rüzgar, ıslık sesleri ve uğultu çıkartıyordu teknelerin direklerinden.
Demir kapıyı tutunca ellerim kapıya yapıştı. İçeri girdim. Sıcaktı içerisi. Biraz ısınmak için kenarda bekledim. Uzunca bir koridor ve dört oda vardı. Hepsinin kapısı açıktı. Takım elbiseli adamlar güzel giyimli kadınlar yoğun koşuşturma içindeydi. Yanımdan geçen herkes tebessüm ediyordu. Kocaman mutlu bir aile gibiydiler.
Personel odası yazan kapıyı buldum. İçeride İnce, kısa saçlı, kırk yaşlarında gözlüklü onbeş tane üniversite bitirmiş gibi duran bir kadın vardı. Büyük ihtimal personel müdürü Yurday hanım oydu. Sert bir görüntüsü vardı. Geleceğim onun ellerindeydi. Allah’ım yardım et. Beni işe alsın diye ufak bir dua ettim kapının önünde. Kapıya bir iki defa vurdum. Gözlüğünün altından bana baktı. İş müracaatı için geldim dedim. '' Tamam. Gel otur şöyle ve bu formu doldur bakalım '' dedi.
Büyük bir masa ve iki adet sandelye vardı. Tam karşımda ki sandalye de yaklaşık iki metre boyunda yirmi küsür yaşlarda biri benim gibi form dolduruyordu. Odanın penceresinden deniz ve üzerinde ki yatlar muhteşem gözüküyordu. İşe giremesem de bu kadar soğuk bir havada bu sıcak yerde oturmak bile güzel diye düşünüyordum içimden.
'' Evet Tayfun bey formunuzu doldurduysanız ayağa kalkın bakalım. Boyunuzu görelim. Boyunuz bir seksen olması gerekiyor ''. Ayağa kalktım. Kardeşimin yüksek topuklu ayakkabılarına güveniyordum.
'' Karşıda ki evrak dolabına tebeşirle işaretlenmiş çizginin altına geç.Mezroyla ölçtüm ben orayı. O tebeşir çizgisi yerden bir nokta seksen santim yukarıda ''.
Sırtımı evrak dolabına iyice yaslayıp boy verdim Yurday hanıma. Form dolduran yaklaşık iki metre boyunda ki diğer çocuk yanıma geldi. '' Bir seksen boyunda değil bu Yurday hanım. Kafası çizgiye kadar gelmiyor '' dedi. Yurday hanım da yerinden kalkıp yanıma geldi. Gözlüğünün altından dolaba ve bana bakıyordu. Tebeşir çizgisi umutlarımı bitirmek üzereydi. '' Olsun. O kadardan bir şey olmaz '' dedi. Rahatlamıştım. Akşam eve döndüğümde anneme güzel haberler vermek istiyordum.
'' Bekliyeceksiniz. Yukarıya müdürlerin yanına çıkaracağım sizleri. Mülakat yapılacak '' dedi Yurday hanım.
Daha önce gelmiş yaklaşık on kişiyle birlikte çay ocağında beklemeye başladık. Askeriye gibiydi içerisi. Umutla ve endişeyle bekliyorduk. Telefon geliyor ve içeriden bir kişi gidiyordu. Geri gelen herkes çoğunlukla üzgündü. Sıra bana gelmişti. Tekrar Yurday hanımın odasına gittim. Birlikte müdürlerin olduğu binaya geçtik. Binanın içi bir gemiye benziyordu. Dümenler, can simitleri, halatlar vardı etrafta. Papyonlu beyaz önlüklü garsonlar ellerinde ki tepsilerle dolaşıyordu içeride. Heyacanlıydım. Merdivenlerden çıktık. Toplantı odası yazan kapının önünde durduk. '' Sakin ol ve kısa cevaplar ver '' dedi Yurday hanım. İyi bir kadındı. Kapıyı çalıp İçeri girdik.
Yüzlerce metre uzunluğunda siyah bir masa ve jilet gibi takım elbiseli beş kişi vardı içeride. Masanın tam ortasına getirip bıraktı beni Yurday hanım. Uzaktan gülümsüyordu bana.
'' Almanya’dan niye dönüş yaptınız '' dedi müdürlerden biri. ‘’Babam memleketini özlemiş. Ben iki yaşındaydım o zaman’’ dedim. Birkaç tane daha soru geldi. İyi cevaplar verdim.
'' Seni şimdi denize atsam yüze bilirmisin '' dedi bir başka müdür. ‘’Müdürüm hava çok soğuk şimdi atmayın donarım’’ dedim. Hepsi gülmeye başladı. Yurday hanımla birlikte odadan çıktık. Tekrar çay ocağında beklemeye başladık. Toplam yedi kişi kalmıştık. İki metrelik çocukta içlerindeydi. Yurday hanım hepimizi odasına çağırdı.
'' Arkadaşlar hayırlı olsun. İşe alındınız '' dedi.
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa