Marmaris
-Okumak istermisiniz?
-İyi olur bakarım biraz. Teşekkür ederim.
Yan koltukta ki yolcu gırgır limon vari mizah dergisi uzattı bana. Kapak sayfasında kocaman bir göt vardı. Gecenin karanlığında otobüsün loş ışıklarında ay gibi parlıyordu. İlk sayfadan itibaren vajinalar vibratörler uçuşmaya başladı. Yan tarafta ki ve arka taraftaki kadın yolcular götleri va vajinaları görmesinler diye mücadele ediyordum. Ekmeğin cinsel uzuvlardan geçtiğini çizerlerde anlamıştı. Çizimler iyiydi. Beni güldürmüyorlardı. Sayfaları değiştirdikçe erkek erkeği düzmeye başladı. Çizimler her pozisyonu detaylı anlatıyordu. Dergiyi bana uzatanın ibne olduğunu düşünmeye başladım. Konuya dolaylı yoldan girme düşüncesindeydi sanırım. Dergiyi sahibine uzattım. İbneye pek benzemiyordu.
Çeşme, Didim, Bodrum’dan sonra yeşil renkli askeri sırt çantamla Marmaris yollarındaydım. Gezerek rahatlıyordum. Ciğersiz bir arabanın pis çamurlu tekerleklerinde ezilmeden, deniz kumuyla yapılmış binaların duvarları altında sıçmığa dönmeden, bir kadın ruhumu vantuz gibi emmeden, tıkalı damar ücra bir köşede beni haklamadan dolaşıyordum kafama göre.
Otobüs yolculuğu hoşuma gitmiyordu. Dayak yemiş gibi oluyordum otobüsten inince. Başkada ulaşım imkanı yoktu. İyi paralar verdim otobüslere. Pamukkale turizmin otobüslerini tercih ediyordum. Rahattılar. Servisi de iyi. Su isteyince hemen getiriyorlardı. Bölge yollarını da iyi biliyordu şoförleri. Emniyette hissediyordum kendimi.
- Marmaris’e mi gidiyorsunuz?
Sapık dergici ısrarla benimle konuşmaya çalışıyordu. Hiç hoşuma gitmiyordu otobüste ki nerelisin diye başlayan muhabbetler.
-Evet Marmaris’e gidiyorum.
- Ne yapacaksınız orada?
- Geziyorum sadece.
Pek tatmin olmamıştı. Keyifsizce verdim cevapları. Konuşmak istemediğimi anlamıştı. İlk fırsatta tekrar saldırıya geçeceğini biliyordum
Molalarda ilk işim tuvalete gidip işemek. Koşarak gittim yine İzmir Marmaris arasında ki dinlenme tesislerinden birinde ki tuvalete. Köpek gibi idrarımı bırakıyordum bütün ege ve akdeniz bölgesine.
Marmaris’e giriş yolunda Jandarma yolu kesti. Kadınlar hariç bütün erkek yolculardan kimlikleri topladılar. Otobüste oturmaktan bunalınca inip dışarıda beklemeye başladım. Dergici de arkamdan koşarak geldi.
- Devamlı böyle kardeşim. Gecenin bir yarısı ne arıyorsunuz. Gidin hırsızları katilleri yakalayın.
Gözlerimin içine bakıyordu. Hiç sesimi çıkarmadım. Konuşmamaya kararlıydım. Yirmi dakika sonra kimlikleri geri dağıttılar.
Marmaris otogarına geldiğimizde gece saat dörttü. Servis tıklım tıklımdı. İzmir’den telefonla rezervasyon yapmıştım. '' Tam meydan da migrosun orada inip aşşağıya doğru gelin '' demişti telefonda ki ses. Yollarda kimseler yoktu ben doğru aşağıya inerken.
Yeşil renkte yanan ışıklı tabelasını gördüm otelin. İçeri girdim. Resepsiyoncu yanıma geldi.
- Tayfun bey sizsiniz heral de. Odanız hazır. Üç Yüz on iki numara.
Oda güzeldi, iki odası vardı ve banyosu. Mini buzdolabını sürükleyip kapının arkasına yerleştirdim. Yan odadan yüksek volümlü orgazm olmaya ramak kalmış kadın çığlıkları geliyordu. Boynum ve omuzum tutulmuş vaziyette yatağa fırlattım kendimi.
Duşa girdim sabah. Otelin ışıkları gibi banyoda yeşil fayanslarla kaplıydı. Üzerimi yanımda taşıdığım ufak havlumla kuruladım. Hiçbir otelde ki havluyu kullanmıyordum.
Yaşar Kemal’in kitaplarıyla doluydu iki raflı ufak kütüphane. Kütüphaneliğin üzerinde de elli bir ekran tv de sabahların sultanı seda sayan şov yapıyordu. Dört yüz milyar aylık para aldığı söyleniyordu sedanın muhteşem şovunu sergilediği tv den. Asgari ücretin dört yüz ytl olduğu ülkede idare eder bir paraydı.
Elinde ki kumandayla koltuğa gömülmüş otel çalışanı kadın devamlı sesini yükseltiyordu sedanın. Dört gözle tv ye yapışmıştı.
- Kahvaltı istiyorum, Tv nin sesinide biraz kısarmısınız? dedim. Hiç memnun olmamıştı.
- Kahvaltı saatinizi geçirdiniz. Kahvaltı saat on a kadar
- Dün gece saat dörtte geldim. burada ki görevli personel kahvaltıyı istediğim saat te yiyebileceğimi söyledi.
- Tamam getiriyorum. Bir daha ki sefere erken gelirsiniz.
Seda ablasından ayrılmak zor gelmişti ona. Dört yüz milyardan ona da pay verirdi belki de.
Sıcaklık yaklaşık otuz beş derece civarlarıydı. Etrafım dağlarla örülüydü. Dağlarda ağaçlarla. İçi boş havuzun başında ki masa da kahvaltımı bekledim. Somurtarak geldi kadın. Beyaz peynir, değdiği yere siyah boya akıtan zeytin, on gramlık reçel ve balı masaya çarpıp gitti. Sedanın volümünü daha çok açtı ve koltuğuna gömüldü.
Altı yedi masa vardı etrafta. Hepsi boştu. İki metrelik resepsiyon bölümünde de kimsecikler yoktu. Minik otelin varı yoğu seda hayranı kadındı. Onunla da pek sevişememiştik. Güne iyi başlamamıştım.
Zeytinlere dokunmadım. Peynir tuz deryasıydı. Reçelle balı yedim. Bir bardak çay daha alabilirmiyim dedim. Önce seda dan izin almak gerekiyordu. Acaba sizin dört yüz milyar kazanmanızı sağlayan, uyutulmuş beyinlerinizden olan bu kadın kalkıp bana bir bardak çay getirebilir mi?
Askeri yeşili çantamı sırtıma alıp Marmaris içlerine doğru yürümeye başladım. Kocaman migrosu gündüz gözüyle gördüm. Arı gibi insan kaynıyordu önü. Yerlisi yabancısıyla pazar yeri gibiydi.
İstanbul’da ki kapalı çarşı tarzında ki dükkanların olduğu bölgeden yat limanına geçtim. Etraf yine İngilizlerin istilasındaydı. Yat limanı balık lokantalarıyla doluydu. Müşterileri Türklerdi.
Kaldığım otel sahile uzaktı. Gittiğim her yer de denize yakın olmak istiyordum. Deniz sakinleştiriyordu beni. İkinci gün kendime sahil kenarında başka otel buldum.
Balkondan bütün Marmaris ayaklarımın altındaydı. Aşağıda restoranlar ve barlar tüm çıplaklığıyla görülebiliyordu. İngilizler sarhoş oldu mu ortalık panayır yerine dönüyordu.
Kadınlar göğüslerini çıkartıp sergiliyor, erkekler kamışlarını ellerine alıp masa masa geziyorlardı. Diğerleri de onları alkışlıyordu.
İngiliz dergi ve gazeteleri, her yerde İngiliz ligi futbol maçları vardı. Türkçe tabela ve Türkçe konuşan yoktu.
Kilometreler uzunluğunda ki Marmaris sahilleri boydan boya çıplak göğüslerle kaplıydı.
Göçlerle yozlaşmış bir yer olmasına rağmen coğrafya mükemmeldi. Kendimi çok yabancı ve rahatsız hissettim. Biran önce kaçmak istedim Marmaris’ten. Yaşanacak bir yer değildi. Kaybedilmiş topraklar görüntüsündeydi. Otelden eşyalarımı süratle topladım. Merkezden otobüse binip altmış kilometre uzaklıktaki Datça’ya geldim.
Cennete gelmiş gibi hissettim kendimi. Konuşma dili Türkçeydi. Etraf Türklerle doluydu. Hiç vakit kaybetmeden eski Datça arabasına bindim. Sahile kıyısı olmayan eski taş evlerden oluşmuş bir köydü.
Şair Can Yücelin yaşadığı evi ziyaret ettim. Ufak bahçeli taştan bir evdi. Sobada yakmak için kestiği odun parçaları duruyordu bahçesinde. Tek başına duran tahtadan sandalyesi de.
Can Yücel sokağından çıkarken Marmaris’in yorgunluğunu üzerimden atmıştım. Huzurluydum.
İzmir’e doğru Pamukkale turizmin otobüsünde kendimi güvende hissederken, Can Yücel’in mısraları vardı dilimde
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa