Berber
Sultanahmet’te '' Erkek kuaförü ve Güzellik salonu '' yazan dükkandan içeri girdim. Saçlarımı kestirip Balıkesir’e ailemin yanına gidecektim.
- Borcum ne kadar ?
- Yeltmiş beş Ytl beyefendi.
- Şaka yapıyorsun heralde !
Hiç ses çıkmadı berberden. İki parmak büyüklüğünde ki tüpten sıktığı beyaz renkli kremi saçlarıma sürüp beş dakika taramıştı.
Elinde ki havluyu dışarıda silkeleyip geri geldi.
- Borcunuz Yetmiş beş ytl beyefendi. Söyledim duymadınız heralde?
Köşeye sıkıştırılmış tabure üzerine oturdum. Sehpa üzerinde ki Takvim gazetesini okumaya başladım. On yaşlarında ki çocuk elinde ki masaj aletiyle diğer sandalyede ki müşterinin bacaklarını titretiyordu.
- Şaka olduğunu söyleyene kadar gazeteyi okumaya devam edeceğim dedim
- Ben hiç şaka yapmam beyefendi.
Saçlarımı hiç kimse istediğim gibi kesemiyordu. Ne kadar da anlatsam şekli tutturamıyorlardı. Saçlarımı iyi kesecek yerler arıyordum sürekli. Burası da onlardan biriydi. Bir umutla girmiştim içeri. Tavanda kocaman lcd ekran televizyon asılıydı. İçerisi on metre kareydi. Aynalar ve ışıklar güzeldi. Yatırım yapılmıştı dükkana. Masrafları kazayla içeri düşen müşteriden çıkartıyorlardı.
- O kadar para yok üzerimde, dedim.
Masajdan mest olmuş sakaldan yüzü gözü gözükmeyen yanda ki müşteri dönüp bana baktı.
- Ücret neyse vereceksin bilader. Durmuş bey o kadar uğraştı seninle.
Kuaför salonuna devamlı geldiği belliydi orman adamının. Berbere yalakalık yapıyordu. Ben gittikten sonra nasıl aldık parayı deyip kendi işini bedavaya getirecekti.
- Polis çağırın o zaman dedim. Takvim gazetesinin burçlar bölümünü okumaya devam ettim.
- Ne gerek var beyefendi polise dedi berber
Eli ayağı gözleri her tarafı oynuyordu benimle konuşurken. Yoldan geçenleri özellikle kadınları haraket eden herşeyi takip ediyordu.
Takvim gazetesini katlayıp ayağa kalktım. Elli ytl yi uzattım. Yirmi beşini sonra getiririm dedim.
Hak etmediği yirmibeş ytl sini geri getirmeyeceğimi o da biliyordu. Gözleri bütün uzayı resimlemeye devam ederken dışarı çıktım.
Hava kapalıydı. Yağmur çiseliyordu. Yetmiş ytl lik ışık saçıyordum etrafa. Kafam güneş gibi parlıyordu.
Berberler akıllı adamlardı. Seni konuşturup anlattıklarına göre fiyat çıkartıyorlardı. Tezgahı biliyordum ama fazla konuşmamama rağmen aralarda bir yerde Almanya’da doğduğumu ağzımdan kaçırmıştım. Gurbetçi ve paralı sanmıştı beni.
Sultanahmet’te Tanju abinin evine doğru yürümeye başladım. Onda kalıyordum. Görenlerin Nirvananın Kurt Kobeyn’i ölmemiş diyecekleri bir adamdı. Arabeskten sekizyüz seksen derece döndüren adamdı beni. Led Zeplini, Dip pörpılı, Erkin korayı, Bob marleyi, Erik klaptını onunla tanımıştım.
Anahtarımla açtım kapıyı. Evin bir odası bana aitti. Aynaya baktım. Kafam armuta benziyordu. Yine istediğim gibi değildi. Her kestirdiğim saçta eski halini arıyordum. Okul da askerde kısa saça alıştırılmıştık. Çabuk büyümesin tekrar para vermeyelim diye aile büyüklerimizde saçlarımızı kısa kestiriyorlardı. Kısa saç on dörtlük beton çivisiyle beynimize çakılmıştı.
Sabah yedi de Yenikapı’dan Bandırma feribotuna binmem gerekiyordu. İki aydır kaldığım odamdan eşyalarımı toplamaya başladım. Kapalı çarşının yakınlarından aldığım traktör tekerlekli bavuluma doldurdum eşyalarımı. Kafam kuş gibiydi. Her yerden rüzgarlar esiyordu kafama.
Hava aydınlanmamıştı sabah altı da. Tanju abinin bana verdiği anahtarları masanın üzerine koyup merdivenlerden indim. Ayrılıkları hiç sevememiştim. Hava da hüzün vardı. İstanbul’dan ayrılmak üzmüyordu. Beni üzen sevdiğim kadındı. Bir kraliçeydi. Esra idi. Gözleriyle bir taşı eritebilirdi. Kalbiyle sabrıyla koca bir dağı yok edebilirdi. Sevdiğim kadından ayrılmak üzmüştü beni. Sinirliydim. İstanbul’a herkesler sığdı da ben niye sığamamıştım. Üstelik seviyordum. İyi kalpliydim. Kendimce adam gibi adamdım. Fakat İstanbul için yeterli değildi bunlar.
Sultanahmet’in arnavut kaldırımlarında traktör tekerlekli bavulum gittikçe ağırlaşıyordu. Çorlulu Ali paşa medresesine kadar çektim bavulumu. Beyazıt tramvay durağı yanında bekleyen taksiyi gördüm. Bavulumu bagaja koydum. Kafam felaket üşüyordu.
Taksiden indim. Yenikapı feribotuna doğru sürdüm bavulumu. Karanlığın aydınlanmaya niyeti yoktu.
İçeri girdim. Bilet gişesinin önüne geldim.
- Özürlü indiriminiz varmı dedim memura
- Kimliğini ver bakalım, dedi
- Al bakalım, dedim
- Neyin varki senin? Benden sağlamsın sen ya.
Arka kuyrukta ki herkes bana bakmaya başladı. Onlarda merak etmişti benim neyim olduğunu. Ayaklarımdan yetmiş beşlik kafama kadar süzüyorlardı beni.
- Vena Cavam tıkalı
- O ne ki ya?
Kafam üşüyordu. sevgilim İstanbul’da kalmıştı. Cevap vermedim. Meraklı bakışlar arasından sıyrılıp traktörümü sürmeye devam ettim.
Feribota ikinci binişimdi. Yerim cam kenarı. İstanbul’dan uzaklaşıyordum. NTV kanalında haberler vardı televizyonda. Haberlerin hepsi İstanbul’la ilgiliydi.
Bir şeyler yemek istedim. Göz çukuru derinliğinde ki bardakta portakal suyu Yedi ytl ye satılıyordu. Serçe parmak sandaviçler altı ytl. Bu fiyata bunları yemek gereksizdi. Bandırma’ya inince bir şeyler yerim dedim.
Bandırmada küçük bir pastaneye girdim. Bir adet açma ve ince belli bardakta çay içtim. Ne yaptığımı nerden gelip nereye gittiğimi unutmuştum. Ölü toprağı vardı sanki üzerimde. Aklımda İstanbul vardı. Esra vardı. Hiç kimseyi sevmemiştim bu zamana kadar. Özlememiştim. Halim haraptı.
Uludağ seyahattan biletimi alıp Bandırma otogarına servisle geldik. Orhan Pamuğun nasıl nobel almış acaba diye merakla okuduğum İstanbul kitabına dalmıştım otobüste. Kitabı Esra vermişti. Benim için ayrıca önemliydi bu kitap. Üzerinde Vakko etiketi olan kaşkolu da bende kalmıştı. En son buluşmamız da Yıldız korusunda gezerken üşümeyeyim diye kendi elleriyle boynuma dolamıştı. Hayatımda ilk defa bir kadına bu kadar güzel duygular hissetmiştim. Yıldız Korusu içerisinde ki Malta Köşkünde minik havuz yanında çay içip pasta yemiştik. Hava çok soğuktu. Ellerimi montunun cebine sokup elleriyle ısıtmıştı. Sevmek güzeldi.
Edremit’te indiğimde hiç bir tarafımda hissiyat kalmamıştı. Zile bastım. Annem açtı kapıyı. Çekyata attım kendimi. Yorganı çektim üzerime. Kafam üşümüyordu artık.
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa