Karanlık
(Bu bir rüyadır)
Zifiri karanlıkta yürüyorum. Gözlerimi ayırarak etrafımı görmeye çalışıyorum. Nereye bastığımın farkında bile değilim. Yakın bir yerlerden anlaşılamayan bazı sesler geliyor. Ellerimi açmış ayaklarımı yere sürüyerek kör yürüyüşü yapıyorum. Herhangi bir şeye çarpmamak için gayret gösteriyorum. Bir ara yere kapaklanıp zor da olsa ayağa kalkmayı başarıyorum. Burun deliklerimin içine kadar çamur doluyor. Sesler gittikçe yaklaşıyor. Cılız bir duman yükseltisi eşliğinde gelip giden bir aydınlığın farkına varıyorum.
Eski taşlardan örülü yıkık bir duvarla karşılaşıyorum. Hemen arkasında yanan bir ateş var. Etrafında kimseyi göremiyorum. Sadece kırık içki şişeleri savrulmuş ortalığa. Yaklaşıyorum. Yüzü gözü seçilemeyen saç sakal birbirine karışmış biri çömelmiş. Öylece hareketsiz bekleyip iyice kim olduğunu anlamaya çalışıyorum. Yaşlı birine benziyor. Yerden bir taş alarak kıçını temizlemeye çalışıyor. Ayağa kalkıp pantolonunu yukarı çekiyor.
Göz göze geliyoruz. Tam olarak seçemiyorum. Ateş alevlendikçe görüntü netleşmeye bocalıyor sonra kayboluyor. Bir şeyler söylemek istiyorum olmuyor. Ağzımı açamıyorum. Sanki iki dudağım tonlarca bir güçle preslenmiş. Ateşin yanına çömeliyorum. Etrafımdaki bazı çöpleri ateşin içine atıyorum. Alev oldukça artıyor. Karşımdaki yüzyıllardır burada yaşayan birisine benziyor. Ellerini kollarını yüzüne doğru kapatıyor. Aydınlıktan rahatsız olmuş gibi. Homurtular çıkartıyor ve ayağa kalkıyor. Bir ileri bir geri koşuyor. Arada bana dönüp el kol hareketleri yapıyor. Ateşe tekmeler atıp. bana küfürler yağdırıyor. Çok pis kokuyor. Bir taş alıp bana fırlatıyor. Kendimi yerde buluyorum.
Kıpırdamadan öylece bekliyorum. Devamının geleceğini anlıyorum. Ellerimle sağı solu yoklarken ucu çivili kalası alıp ayağa kalkıyorum. İhtiyarın kafasına çakıyorum. İhtiyar sendeleyip geriliyor. Yıkık taş duvarın üzerine düşüyor. Arkamdan bir köpek havlaması işitiyorum. Geriye dönüp ne olduğunu anlamaya çalışamadan sağ bileğimi kapıyor hayvan. Çok acı çekiyorum. Bileğim tamamen hayvanın ağzında. Piton gibi yutmaya çalışıyor sanki. Köpeğin boyu çok kısa. Mücadele ederken elimde bir çanta taşıyormuşum gibi havada sallanıyor.
Karanlığa doğru koşuyorum. Bir aydınlık bir cadde veya herhangi bir insan görüp yardım almak istiyorum. Labirente bırakılmış fare gibi hissediyorum. Ne tarafa koşsam sonunda taş örmeli bir duvara tosluyorum.
Duvarın dibinde durmuş bezbol top atıcısı gibi köpeği sallayıp sallayıp duvara vuruyorum. Hayvan bir türlü elimi bırakmıyor. Kolumun artık hissiyatını kaybettiğini düşünüyorum. Çok kan kaybettiğim de ortada. Sürünerek karanlığın içinde ilerlemeye çalışıyorum. Geniş bir çamur birikintisinin içerisindeyim. Köpeği çamurun içine gömüp tüm ağırlığımla üzerine oturuyorum. Saatlerce kıpırdamadan bekledikten sonra ayağa kalktığımda hayvanın hiç bir şey olmamış gibi hırlamaya ve bileğime sapladığı dişlerini çıkartmaya niyetinin olmadığını anlıyorum.
Tek çaremin bileğimi koparıp atmak olduğunu düşünmeye başlıyorum. Zor da olsa pis kokulu ihtiyarın yanına gitmeyi başarıyorum. Köpek yerde yatan ihtiyarı görünce elimi bırakıp ihtiyara koşuyor. İhtiyarın suratını yalamaya başlıyor. Hislerimle hareket edip arkama bakmadan karanlığın içinde koşmaya başlıyorum. Birden her yer aydınlanıyor. Gözlerimde şimşekler çakıyor. Çizgi filmlerde duvara toslayan karakterlerin yere yığılması gibi bende zemine seriliyorum.
Kendime geldiğimde üzerime süzülen güneş ışığına hayranlıkla bakıyorum. Fotoğraf netleşmeye başlıyor. Çok büyük tarihi yıkık bir binaya benziyor. Kolum morlaşmış, başımdan aşağı akan kanların pıhtısı suratımı kaplamış.
Binanın tavanı çok yüksek. Aralıklarla oluşan deliklerden sızan güneş ışığı etrafı seçmeme yardımcı oluyor. Büyükçe odalar var. Duvarları yıkılmış geniş görüş açısı mevcut. Elli altmış metre ileride pencere görünüyor. İri demir korkuluklarla çevrili bir pencere. Soluksuzca yaklaşıyorum oraya. Tırmanıyorum. Köpek havlaması ve küfür şeklinde bağırtılar geliyor kulağıma. İhtiyar pislik ve genleriyle oynanmış köpek beni hedeflemiş koşturuyorlar.
Dışarıya göre baya yüksekteyim. Tereddüt bile etmeden kendimi pencereden aşağıya bırakıyorum. Küçük bir göletin içine düşüyorum. Biraz bocaladıktan sonra sudan çıkıyorum. Başımı yukarıya doğru çevirip baktığımda ihtiyarın aşağıya taş fırlattığını görüyorum.
Dört bir tarafı deli gibi turluyorum. bir kaç saat yürüdükten sonra bir ada da olduğumu anlıyorum. Etrafım deniz ile çevrili, ortada ise karanlık büyük bir bina.
Oğuz
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa