Salıncak
Melemen yiyiyorduk sürekli. Ekmeği bandırıp yemesi lezzetli oluyordu. Sonra tuvalete koşup domates sıçıyorduk. Kırmızının hakim olduğu sümük gibi birşeyler çıkıyordu götümüzden. Hiç katı bok sıçmıyorduk. Boku bağırsaklarda katı hale getirecek birşey yemiyorduk. Olmayan bütçemize en uygun ekonomik yöntem melemendi.
Bayrampaşada rica minnet girdiğimiz teyzemin evindeydik. Bayrampaşa parkına yakın biryerdeydi ev. Üç katlı binanın çatı katındaydık. Ağabeyim Oğuz ve şizofren kardeşim Feridunla Yozgat'ın Kozan köyünden kovalanmıştık. Tahminen baba tarafından on üçüncü kovuluşumuzdu. Adam bizi kovmaktan zevk alıyordu. Bir baba çocuklarını neden kovardı. Nasıl bir ruh hali içerisindeydi bilemiyorduk. Her sene iki üç kez tekrarlanıyordu bu sahne. Köy halkı da özümsemişti bu durumu.
- Gene mi sokağa attı sizi çocuklar. Adam olmaz bu adam. Allah yardım etsin sizlere. Vah vah gül gibi de çocuklar.
Yağmur altında ıslanmış kedi yavruları gibiydik çamurlu köy yollarında. Annemize bakardık. Ağlardı. Ne zaman göz yaşlarının dineceğini merak ederdik hep. Çalışıp para kazanıp annemizi de bu adamın elinden kurtarmak istiyorduk. Belki o zaman annem mutlu olurdu. Alışmıştık da artık. Tecrübeliydik. Üzülmek yerine bu sefer nereye gideceğimizi düşünürdük. Aç kalsak bile kimsenin kapısını çalmayacak bir kişiliğimiz vardı. İyi bir durum değildi bu ama her seferinde zor da olsa bir yer buluyorduk kendimize.
Tek oda tuvalet ve mutfaktan oluşuyordu teyzemin evi. Büyükçe bir terası vardı. Terasta da salıncak vardı. Salıncağı en küçük kardeşim Feridun ilk günden parselledi. Sallanıp tavana kilitliyordu gözlerini. Kaçarken en ağır darbeleri o almıştı. Babamın fırlattığı kürek sapı kafasında kırılmıştı. Dengesini kaybedip bahçe demirlerine de kendisi toslamıştı. Salıncakta saatlerce tavana bakıyordu. Bir noktaya odaklanıp asırlarca bakabilirdi şizofrenler. Hiç şikayetçi değildi durumundan.
- Ne çalışacam be. Neyin mücadelesini verecem. Üç kuruşa beş kuruşa çalışmak zoruma gidiyor.
Ya Feridun işte kira falan verilecek ne yiyeceğiz içeceğiz diye tartışmak Feridunla en son yapılacak işti.
- Tamam Feridun, Sen kafana göre sallan.
O nu kendi haline bırakıyorduk. Bizimse çalışmamız gerekiyordu. Teyzem kirayı zamanında almak isterdi.
- Ne yapacağız oğlum dedi ağabeyim Oğuz. Nerede iş bulacağız?
Ben on altı. Ağabeyim Oğuz on yedi. Feridun on dört yaşındaydı.
- Haydar Bey sanayi sitesine gideceğiz dedim.
- Mahvoluruz oğlum orada. Biteriz. Enjeksiyon makinasında plastik mi basacağız gene?
- Mesleğimiz, hiç birşeyimiz yok. Mecbur gideceğiz dedim.
Daha önceleri de çalışmıştık enjeksiyon makinalarında. Kırk derece güneşin altında yanan kalorifer kazanına kömür atmak gibi birşeydi.
- Haklısın dedi ağabeyim Oğuz. Bir boktan anladığımız yok. Tanıdık kimsemizde yok. Sahipiz adamlarız Enjeksiyonda iş bulursak bile şanslıyız.
Böyle çaresiz bir vaziyette olmamız bizi çok üzüyordu. Feridun sonumuzun hüsran olacağını biliyor gibi sallanıyordu salıncakta. Kılını bile kıpırdatmıyordu. Tek çabasını salıncağı sallarken gösteriyordu. Şizofrenler geleceği görebiliyorlardı belki de. Yaşamak için pek fazla çaba sarf etmiyorlar. Yemek varsa yiyor yoksa da dert etmiyorlardı. Kira verilirse evde oturur. Yoksa parkta çadır kurabilirlerdi. Bizde Feridun gibi olabilirdik ama şuan zamanı değildi. Ne zaman pes edersek Feridun’un yolundan gidebilirdik.
Bayrampaşa yakınlarında ki Terazidere de Mutlu akünün plastik kalıplarını basan bir atölyede işe başladık. Gece de çalışıyorduk bazen. Yağ ve pas içerisindeki mavi önlükler giyiyorduk. Çalışanlar bu atölyede doğmuş gibiydiler. Ve burada öleceklermiş gibi geliyordu bize. Mücadelelerini yapmışlar fakat bir sonuç elde edememişler ve pes etmişlerdi. Bu görüntüleri dillerine de vurmuştu. Konuşarak anlaşmak diye bir durum söz konusu değildi. Özellikle ustalar küfürü basıyordu en ufak aksaklıklarda. Ağabeyimi akünün içine konacak asit tanklarına vermişlerdi. Ayaklarından beline kadar plastik sarı çizmeler içerisindeydi. Çok keskin kokular yayılıyordu tanklardan. İnsanın nefesi kesiliyordu. Onu o halde görünce tuvalete girip sinirimden çaresizlikten ağlıyordum. İki kardeş aynı yerde çalışamayacağımızı anlamıştık.
Gaziantep’den gelen iplik çuvallarını indirmeye başladım kamyonetten. Altmış kiloydu çuvallar. Diğer hamallar çok rahattı. Çuvalı nasıl tutacaklarını ve taşıyacaklarını çok iyi biliyorlardı. Teknikleri vardı. Haftalık doksan bin lira alıyordum yeni işimden. Mutlu akünün plastiklerinden daha iyi bir paraydı.
İki büklüm çuval sırtımda ilerlerken iki adet bacak durdu karşımda. Heyecanlıydı konuşurken.
- Tayfun. İnanamıyorum ya sen misin gerçekten?
Çuvalın altından kafamı çıkartıp bakmaya çalıştım.
- Tayfun valla sensin. Ne işin var oğlum burada. Ne yapıyorsun böyle.
Alnımın çatından akan terim gözlerimin içine dolduğu için net göremiyordum. Görebildiğimde ise liseden arkadaşım Volkan karşımda duruyordu. Kısa sarı saçları ve ot yeşili gözleriyle beni inceliyordu. Çuvalın altında beni görünce şaşırmıştı Volkan.
- Napıyorsun oğlum?
- Babam öldü Volkan. Kendimi sorumlu hissediyorum. Acı çektiriyorum kendime dedim.
Bulunduğumuz şirketin sahibi ve dış ilişkiler sorumlusuymuş Volkan. '' Volkan bey. Telefon '' diye seslendi içeriden sekreter. İngilizce konuşmaya başladı Volkan. Başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Ertesi gün haftalığımı Volkan verdi bana. Beraber çay içtik ofisinde. Akşam babası geldi.
- Böyle tesadüf olamaz baba. Liseden arkadaşım Tayfunla bizim işyerimizde karşılaştık.
- Olur yavrum. Hayat bu. Öğrenmen gereken bir şey de bu. Hayat herşeye gebe.
Muslukçuda iş buldum. Bataryaları kumların içine atıp parlatıyordum. Asma katta çalışıyordum. Patron aşağıda ofisinde duruyordu. Beyaz gömlek ve parlak rugan ayakkabılar giyiyordu sürekli.Bende patron gibi giyinip işyeri sahibi olduğumu hayal ediyordum üstkatta.
Patronun ailesi geliyordu hafta sonları. Altı yedi yaşlarında iki çocuğu vardı.
- Baba. Baba. Ne yapıyor o çocuk yukarıda. Kumların içinde ne yapıyor baba. Niye öyle simsiyah. Neden yüzü gözükmüyor.
Musluk bataryalarını kumdan çıkardıktan sonra üzerine sabun gibi bir madde sürüp cilalıyordum. Yüzüme siyah parçacıklar fırlıyordu.
- Evi yokmu bu çocuğun baba. Her geldiğimizde burada oluyor. Bırak onu evine gitsin baba. Annesi babası özlemiyor mu onu baba.
Sabah sekiz akşam sekiz on iki saat çalışıyordum. Şu ana kadar ki en zorlu işim burasıydı. Kirayı ödeyip üzerine de yemek yapacağımız bir para alıyordum. Memnundum işimden.
Akşam eve geldiğimde Feridunun morali bozuktu. Ne oldu kardeşim dedim. Moralin bozuk gibi
- Sikecem böyle salıncağı yauv. Sallanıyordum zincir koptu. Zinciri bile sağlam değil. Zaten hergün melemen yeyip duruyoruz.
- Tamam Feridun. Bozma moralini. Herşeyi halledeceğiz.
Müjde Müjde diye girdi ağabeyim içeri.
- İş buldum. Sağlam bir iş. Sigortası da var. Parası da çok iyi. Cumartesi Pazarda tatil.
Teyzemin evinde kalkıp oynamaya başladık. Aşağıya gürültü gitmesin diye kısık sesle şarkılar söyleyip coştuk. Hemen sokak başında ki pastaneye gittim. Sade baklavadan bir kilo alıp geldim.
Merter de ki Dijifiter adında ki elektronik şirketine gidip gelmeye başladı ağabeyim. Kirayı rahatlıkla ödeyebiliyorduk. Salıncağı da yaptırmıştık.
İkinci ayda Topkapı bit pazarından üçüncü el otuz yedi ekran televizyon aldık. Feridun da salıncaktan televizyon karşısına terfi etti.
- Televizyonun kumandalısını niye almadın. Böyle zor oluyor yauv.
Atlı zincir iğne ve makina sanayi fabrikasında işe başladım. Sekiz saat ve sigortalıydı. Bayrampaşa’ya kadar servisi de vardı. Belli saatlerde çay molaları veriliyordu. Kocaman bir makinanın karşısına koydular beni. Arabalar karda kaymasın diye zincirler yapıyorduk. Rahattım.
Pazar akşamıydı. Zil çaldı. Kurtların bile dinlenmeye çekildiği bir zaman dilimiydi. Gelen teyzemdi.
- Evden çıkmanız gerekiyor çocuklar oğlum Hasan evleniyor. Burada kalacak. Yeterince idare ettim sizi. Annenize selam söyleyin, dedi.
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa