Doğalgaz
çocukları
Fındıkzade'den başlayıp
Sirkeci'ye kadar bütün sokaklara giriyordum. İş arıyordum. Garson, komi ve
vasıfsız eleman aranıyor yazan ilanlara bakıyordum etrafta. Gözlerim yerle
gökyüzü arasında ki her ilanı tarıyordu. İlk ve tek tercihim otellerdi. Sıcaktı
çünkü içerisi. Nefret ediyordum soguktan. Yüzyıllardır üşüyorduk. Hiçbir kış
ısınamamıştık. Sağdan soldan belediyeden ya da kaymakamdam kömür de gelmediyse
donuyorduk. Her kış durum aynıydı.
Altı tane dayım vardı İstanbul’da. Bazen gece yarısı sarhoş vaziyette kapıyı
çalar bir torba kok kömürüyle gelirlerdi. '' Alın lan. Yakın. Isınırsınız. Haydi
Eyyi geceler ''
Merter yakınlarında ki Tozkoparan semtindeydi evimiz. On altıncı kiralık
evimizdi. Gecekondudan sonra çok iyi gelmişti. Otuz sekiz metre kareydi ev. Ufak
bir oda ve salon vardı. İçeride ağabeyim Oğuzla uyuyordum. Annem ve Feridun
salondaydı. Sonradan dayılardan biri daha eklendi ailemize. O da salonda yerde
yatmaya başladı. Gece tuvalete kalktığımızda dayımın kafasını gözünü eziyorduk
uyku sersemliğiyle.
Birinci kattaydı ev. Kanalizasyonda problem vardı. Tuvaletten boklar taşıyordu.
Mutfağa doluyordu boklar. Bokun her çeşidini görebiliyordum. Bir keresinde iki
adet beş milyon çıktı taşan bokların arasından. Hemen alıp yıkadım. Sobada
kuruttum sonra. Çok iyi paraydı.
Sıcak bir Otelde iş bulmak için Tozkoparan’dan yürüyerek geliyordum
Fındıkzade’ye kadar. Üşüyor ve yoruluyordum. Kendime mola veriyordum. Sıcak
biryer keşfetmiştim. Çok güzeldi. Çapada ki İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp
Fakültesine atıyordum kendimi. Sıcacıktı içerisi. Üroloji Polikliniğinin
karşısında ki beyaz plastikten banklara oturuyordum. Tam kalorifer peteğinin
yanına. Orası doluysa, Kadın doğum polikliniğinin yanındaki banklara oturuyordum.
Üstüm ıslaksa kıyafetlerimide kurutma şansım oluyordu peteklerin üzerinde.
Polikliniklerden içeriye girerken görevlilerin birgün yanıma gelip, hergün
burada ne aradığımı soracaklarını düşünüyor ve korkuyordum. Değişik kapılardan
girmeye ve tanınmamaya çalışıyordum.
Kuruduktan ve dinlendikten sonra ayağa kalkıyordum. Gögüs kafesim önde dimdik
vaziyette direk karşıya bakarak dolaşıyordum hastane içerisinde. Doktor
sanıyordum kendimi. Öyleymişim gibi davranıyordum. Bir müddette olsa vasıfsız
elemanlıktan çıkıyordum. En kutsal mesleklerden doktor oluyordum. Yürüyordum
sürekli. Durmuyordum. İnsanlar bana baktıkça moralim düzeliyordu. Beni doktor
sanıyorlardı. Genceciktim. Yakışıklıydım. Kıskanıyordu insanlar beni. En azından
ben öyle zannediyordum. Enerji depoluyordum hastane koridorlarında. Alt kata üst
kata ve bütün polikliniklere girip çıkıyordum. Daha sonraları plastik dosya
buldum kendime. İçine de beyaz dosya kağıtları doldurdum. Çalışkan, meşgul ve
işini seven bir doktordum.
Sultanahmet’teki KİLİM otelin camında '' kat görevlisi aranıyor '' ilanı gördüm.
- Turuzim otelcilik mezunumusunuz?
- Hayır
- İngilizce biliyormusunuz?
İçerisi sıcacıktı ve ne iş olsa yapabilirdim. Bordo bir yelek vardı benimle
konuşan adamın üzerinde. Beyaz gömlek ve siyah pantolon. Siyah birde papyon. Tam
bana göre dedim burası. O kıyafetler içerisinde düşündüm kendimi. Çok yakışıklı
olurdum. Kendime bir turist bile ayarlayabilirdim.
- Daha önce hangi otelde çalıştınız?
Fırın gibiydi içerisi. Emekli bile olabilirdim buradan
- Kat görevlisinin görevleri nelerdir peki. Biliyormusunuz?
Ayakkabılarım çoraplarım sırılsıklamdı. Donuyordum. Gavur soğuğu vardı dışarıda
ve yağmur.
- Sizi işe alamayız Tayfun bey
Tozkoparan’da ki evden Sirkeci’ye kadar olan bölgede iş aramak yormuyordu beni.
Heyecanlı ve umutluydum belki biryerde iş bulurum diye. İş bulamadan
Tozkoparan’a geri dönmek yorucuydu. Bazen gece yarısı dönüyordum eve. Kar
yağarken zorlanıyordum genelde. Bazende otostop yapıyordum. Anneme iş
bulamadığımı söylemek en zor olanıydı. Tozkoparan’da ki Koska fabrikasında
çalışıyordu annem. Evde tek çalışan oydu. Kira ve bütün masraflar ona aitti.
Yetmiyordu. Fabrikadan eve iş getiriyordu. Şeker kutularının üzerine etiketler
yapıştırıyorduk. Sarı, kırmızı, yeşil ve mavi renkte bon bon şekerler vardı
kutuların içerisinde. Birgün iş bulduğumu söyleyip güzel haberi vermek
istiyordum anneme.
Hastane içerisinde '' Doktor Hasan bey. Doktor Murat bey. Doktor Cevdet bey.
Acil bekleniyorsunuz. '' diye anonslar yapıldığında, hemen yerimden fırlıyordum.
Ayaktaysam anonsun geldiği tarafa doğru kulak kabartıp dikkatlice dinliyordum.
Sanki beni anons ediyorlarmış gibi hareketleniyordum. İnsanların beni doktor
sanmalarını istiyordum. Bu şekilde kendimi değerli ve önemli hissediyordum.
Geçmiş hayatımda kesinlikle doktor olduğuma inanmaya başlamıştım. Korkuyordum
artık. Muayeneye başlayacak duruma gelmiştim. Biran önce sıcak bir otelde işe
başlamam gerekiyordu. Ameliyathanelerin yerlerini avucum içi gibi biliyordum.
Teyzem, annemi telefonla aramış. Fatih’te, Akdeniz caddesine yakın biryerde
İnegöl Köftecisine garson aranıyormuş.
Ortada kalan insanlara her yerden her çeşitten iş teklifleri yağar. Genelde iyi
işler olmaz bunlar.
- Gelen müşteriye hoş geldin diyeceksin. Sonrada siparişini alacaksın. Kibar ve
nazik ol tamam mı?
- Tamam usta
İnegöl köftesinin dışı kızarıyor ama içi pişmiyor kırmızı kalıyordu. Kadıköy’den
Fatih’e köfte yemeğe gelen müşteriler vardı. Piyazıda meşhurdu köftecinin.
Sadece piyaz yemeye gelen müşterilerde vardı. Tatlı olarak da sadece kemalpaşa
satılıyordu. Her tabakta dört adet kemal paşa vardı. Bahşişlerden zınnık
alamıyordum. Bütün bahşişleri mangalcı cebe indiriyordu.
Önce Topkapı’ya geliyordum. Topkapı kale içinin önünden Vezneciler minibüsüne
binince köftecinin önünde iniyordum.
Patronla oğlu perdelerin arkasında köfte yuğuruyor oluyorlardı ben geldiğimde.
Devlet sırrı gibi bir şeydi köfteler. Kesinlikle yuğurulan bölüme geçemiyordum.
Köftenin formülünü öğrenmem istenmiyordu.
Takım elbiseli adamlar geldi bir gün. Ellerinde siyah çantalar ve dosyalar
vardı. Bulaşık yıkıyordum. Yanıma geldi birisi;
- Sigortan var mı? sigorta yaptılar mı sana? dedi.
- Yok, dedim.
Nasıl bir ceza geldiğini bilmiyorum inegölcülere ama ben işden kovulmuştum.
Fındıkzade ve Sirkeci arasında ki parkurda yürüyüşüme kaldığım yerden devam
etmeye başladım.
Cağaloğlu’nda eski Hürriyet Gazetesinin sokağında, Sosyal Yayınlar kitapçısının
duvarında bir ilan asılıydı. '' Güzel Sanatlara meraklı vasıfsız eleman aranıyor
''
Resim çizebiliyordum. Kabiliyetliydim. Ağabeyim Oğuz’un arkadaşı Karikatürist
Altan, biraz daha kendimi geliştirirsem Fındıklıda ki Mimar Sinan Üniversitesi
sınavlarına girebileceğimi bile söylemişti çizimlerini görünce. Kesinlikle güzel
sanatlara meraklıydım.
Adresi buldum. Sultanahmet’te ki Divan Pizzanın karşısında ki binanın en alt
katını gösteriyordu adres. Demir kapı vardı. Kapının ortasında ki teli kendime
doğru çektim. Kapı açıldı. Ağır kimyasal bir koku geldi içeriden. İçerisi sıcak
değildi. Bu iyi bir durum değildi benim için. Kırmızı japon balıklarının
umurunda değildi soğuk hava. Kocaman akvaryumun içerisinde umarsızca yüzgeç
sallıyorlardı. Akvaryumun üzeri sarı metallerle doluydu. Ödül törenlerinde
sanatçılara verilen içerisinde '' tebrik ederiz'' yazan plaketler vardı etrafta.
Mermer altlıklı isimlikler. Firedi Merkürinin şarkısı çalıyordu radyoda.
- Merhaba dostum, dedi birisi
Saç sakal birbirine girmiş bir adam duruyordu karşımda.
- Kime bakmıştın?
- Güzel sanatlara meraklıyım, dedim
- Tam yerine geldin o zaman, dedi.
Bir doksan boyu ve Eski bir kazak vardı üzerinde. Sağ bileğinde de iri taneli
gümüş bir bileklik.
- Ne zaman başlıyorum dedim.
Yorulmuştum iş aramaktan artık. Soğukta da çalışacak kıvama gelmiştim. Çapa
hastanesinde de mimlenmiştim. Sağ bileğinde ki gümüş bilekliği, sol eliyle bir
tur döndürüp bana baktı.
- Otuz bin lira haftalık. Yemeğine karışmam.
Öğlen paydosun da Sultanahmet Camisinin önünde ki sıralı banklara gidip
oturuyordum. Ekmek arası salam kaşar ve yanında da duruma göre kola veya ayran
içiyordum. Yarım saatti öğlen paydosu. Yemeğimi hemen yiyip, banklarda
uzanıyordum. Sultanahmet Camisinin resimlerini çeken turist kafilelerinin
arasında uyukluyordum bazen.
Kalemlerin tişörtlerin üzerine baskılar yapıyorduk. Serigrafi deniyormuş
yaptığımız işe. Ve sarı metal plaketlerin üzerine '' tebrik ederiz, kutlarız ''
yazılarını kazıyorduk. Sanatla pek ilgimiz yoktu. Öğlen paydoslarını ve akşam
çıkışlarını dört gözle beklemeye başladım. Dışarısı daha iyiydi benim için.
Turistler vardı. Her ırktan insan. Ve Kadınlar.
Atölyeden dışarı adım atar atmaz, sanki beni bekliyorlarmış gibi
- Ver isdı bulü mask? ver isdı ayasofia? diye sorular soruyordu turistler bana
İngilizce öğrenmem gerekiyor dedim. Kendimi sorumlu hissetmiştim bir anda. Bir
Türk genci olarak turistlere cevap vermeliydim. Bizi cahil bilmemeliydiler.
Kalemlere yazılar basıp Meydan gazetesinin verdiği kuponları biriktirmeye
başladım. İşimi sevmiyordum ama Sultanahmet’i çok sevmiştim. Tozkoparan’dan yada
İstanbul’un herhangi bir semtinden çok farklıydı. Başka bir ülke gibiydi burası.
Sarı saçlı renkli gözlü turist kadınlarla bakışıyordum
Otuz kuponu tamamlayıp Meydan gazetesine gittim öğlen paydosunda. '' Pratik
İngilizce Konuşma Klavuzu '' adında ki kitabı aldım. Ve ezberlemeye başladım.
Turistlerin üzerlerine üzerlerine doğru yürüyordum artık. Bana soru sormalarını
bekliyordum. Öğrenmiştim yön tariflerini. Genellikle de soruyorlardı.
Cevaplıyordum. Çok hoşuma gidiyordu bu durum.
Otobüsle dönüyordum artık eve. Çapa Tıp Fakültesine bakıyordum otobüsün
camından. Haftalığımı anneme veriyordum. Eve katkıda bulunduğum için mutluydum.
Aklım sadece Sultanahmet’teydi. Başka bir dünyanın kapısı açılmıştı benim için.
Başka dünyadan insanlar vardı orada. Turist bir kadınla tanışıp başka ülkeye
gitmeyi düşünüyordum artık.
Divan pizzanın yanında ki binada bar işleten Mehmet’le tanıştım. Her şey çok
çabuk ilerliyordu. Akşamları bar'a takılıyordum. Yardım ediyordum Mehmet'e. İki
katlı ufak bir yerdi. Üst kat'a ben servis yapıyordum. Tarkan’ın şıkıdım
şarkısıyla coşturuyorduk turistleri. Eve gitmemeye başladım. Tozkoparan’ı
unutmuştum artık.
- Çalışmıyorum. İşi bırakıyorum dedim.
- Sen bilirsin dostum dedi sanat sever plaketçi.
Barı kapattıktan sonra Taksim’de alıyorduk soluğu turistlerle. Mehmet’in
ingilizcesi çok iyiydi. Bende idare ediyordum. Mehmet bir kırk beş boyunda
gözlüklüydü. üzüm çekirdeği büyüklüğünde gözleri vardı. Suratının sol tarafına
tost makinası yapışmış gibi yanık izleriyle doluydu. Kadınlar genellikle bana
bakıyorlardı. Esmer ve yakışıklısıydım. Rock müzik sevenleri kafe gitara,
kemancıya yada karavana götürüyorduk. Disko müzikten hoşlananları her yere
götürüyorduk. Mehmet her akşam birine aşık oluyordu. Ben kimseyle münasebete
girememiştim. Canım sıkılıyordu.
- Üç gün sonra babam dükkanı Divan Pizzaya sattı oğlum, dedi Mehmet.
Gözleri tamamen kaybolmuştu üzüntüden.
- Boş ver be oğlum üzülme, süper ingilizcen var bulursun kendine güzel bir iş,
dedim
Merter keresteciler sitesinde '' BETA '' ayakkabı fabrikasında iş buldum.
Ayakkabı tabanı basıyordum makinede. Tozkoparan’a çok yakındı fabrika. Yürüyerek
gidiyordum. Cumartesi pazar tatildi. İçerisi kaloriferliydi.
Tayfun
Öyküler
Siirler
John Fante
Bukowski
Dostoyevski
Çehov
Anasayfa