Yüz dolar
Cağaloğlunda Cevdet’in dükkanı vardı. Yardım ediyordum. Yeni fikirler bulup hayata geçirmekten hoşlanırdı Cevdet. İstanbul da ki taksilerin kapılarına ve tavanlarına plakalarının yazılacağını duyum almıştı bir keresinde. Folye makinesi bulduk bir yerlerden. Caddeye yakın bir yerde de dükkan kiraladık. Makine, yapışkanlı kağıtlara plakaları yazıp çıkartıyordu. Taksilerin kapılarına tavanlarına yapıştırıyorduk yazıları. Ekmek fırınında ki kuyruk gibi taksicilerde kuyruk oluyordu dükkanın önünde. Çok iyi para kazanmıştık.
Şimdide kaşe makinesi yapmıştı Cevdet. Topkapı da büro malzemeleri yapan bir atölyeyle çalışıyorduk. Makinenin sac kasalarını yapıp bize yolluyorlardı. Çin den gelen, mavi ışık veren ultraviyole lambaları içine monte ediyorduk. Makinelerin elektronik kısmını da Cevdet hallediyordu. Fazla yorulmuyorduk. Kendi işimizdi ve rahattık.
Birayı da seviyordu Cevdet. Soğuk biralarımız ve patates cipsimiz eksik olmuyordu yanımızdan. Akşamları makine montajını bitirdikten sonra Taksime çıkıyorduk. Balık pazarında ki Karavan rak barda biralamaya devam ediyorduk. Sarhoş olmak güzeldi. Dünyadan uzaklaştırıyordu insanı. Cevdet yerlerde sürünüyordu sarhoş olduğunda. Kıskanıyordum aslında kendini rahatça alkolün etkisine bırakanları. Ben kendimi hiçbir zaman kaybedemiyordum. Birayla savaşıyordum kafamın içinde. Yenilmiycem sana diyordum. Beni esir alamayacaksın. Sarhoş olamayacaksan niye içiyorsun da diyordum kendime. On tane bira içip sarhoş olmamak hoşuma gidiyordu. Savaşa gidip kazanmak gibi bir şey di benim için. Her seferinde yine ben kazanıyordum. Ne kadar içsem de dimdik ayakta kalmayı başarıyordum.
Türkiye’nin bütün bölgelerine satmaya başladık makineyi. Bende satılan yerlere gidip makinenin nasıl çalıştığını gösteriyordum. Sekiz yüz dolara satıyorduk makineleri. Yüz dolarını ben alıyordum. Çok güzel paraydı. Seviyordum işimi.
Siyah bond çanta buldum kendime. Bir parça bezi zeytin yağına batırıp sildim bond çantamı. Gündüz çakan şimşek gibi parlıyordu. İçine ne bulursam dolduruyordum. Kalem, hesap makinesi, cetvel. Tozkoparanda ki gecekondumuza bond çantamla giriyordum. Yağlı paslı güneş görmeyen mekruh bodrum katlarda ki işyerlerinden kurtulmuştum. Bazen de takım elbisem ve bond çantamla geliyordum gecekondumuza. Havalıydım. Çantamı açıp içerisinden elli dolar çıkartıp anneme veriyordum. Herkes mutluydu. İş adamı olmuştum.
İlk makineyi Kayseri’ye götürdüm. Turhal matbaasına. Kayserinin merkezindeydi matbaa. Diğer esnafta birikmişti makinenin başına. Bond çantamı masanın üstüne koyup yavaşça açtım. Herkes merak ediyordu içinden ne çıkacak diye. Kalem alıp tekrar kapattım. Ben olmazsam makine kesinlikle çalışmazdı. Çok önemliydim. Makinenin uzmanı bendim. Hayatta bir şeyler başarabileceğimi bir işe yarayacağımı hissetmeye başladığım ilk anlardı. Kendimle gurur duyuyordum.
'' Makineyi üçüncü kata vinçle çıkartsak daha iyi olur '' dedi kayseri esnafı. Zincir sallandı yukarıdan. Makine zarar görmesin diye tahtadan muhafaza yaptırıyorduk dış kısmına. Cağaloğlu Anadolu Lisesinin karşısında ki Çatal çeşme sokakta marangoz Rıfat abi yapıyordu tahtaları. Makinenin kendisi yirmi beş kiloydu. Rıfat abi tahtaları çaktıktan sonra seksen kilo olarak geri alıyorduk. '' Ben işimi sağlam yaparım arkadaşım. Kamyon çarpsa bir şey olmaz makineye '' derdi. İkinci sipariş Antalya’yaydı.
Antalya otogarına indiğimde saat üç sularıydı. Makine yanımda tabut gibi duruyordu. Rıfat abinin çaktığı odunların üzerinde ki kahverengi yuvarlak halkaları sayıp, ağacın yaşını hesaplamaya çalışıyordum. Beni karşılayacaklardı ama gelen giden yoktu. Otagarın içinde oradan oraya sürüklüyordum tabutu. Temmuz ayıydı. Yanıyordu Antalya. Buz gibi su alıp on altıncı peronda beklemeye başladım.
Yarım saat sonra kırmızı renkte 3.16 BMW durdu önümde. Siyah camları vardı. Cam açıldı. Uzun sarı saçlı, Yüzünün yarısını kaplamış güneş gözlüğüyle bir kadın arabanın camından kafasını dışarı çıkardı. Göğüsleri de dışarı fırlamak üzereydi. Ayak üstü sevişirken, İstanbul’dan kaşe makinesi gelecek, git al gel demişler gibi bir havası vardı. '' Tayfun bey ''. Evet buyurun dedim.
Otogarda bekleyen bir kişiye rica edip tabutu bagaja koydum. Antalya içlerine doğru ilerledik. Siyah mini eteği dizlerinden bir karış yukarıdaydı. Frene yada gaza bastığında beyaz külotu gözüküyordu. Külotunun içinde bir adet baklava dilimi vardı sanki. Antalya’nın güneşinde acımasızca yanmış bir de teni. Cilalanmış gibi parlıyordu. Parfüm kokusundan nefes alamıyordum. Altın, gümüş ve renkli taşlar doluydu bileğinde. Şıkır şıkır sesler çıkıyordu kolundan. Sigarasından duman aldı . '' Adım Demet ''dedi. '' Ajansın ortaklarındanım.'' Bende Tayfun. Memnun oldum dedim.
- Sen mi göstereceksin? dedi makineyi
- Evet dedim
- Bayağı büyük bir şeye benziyor. Bir kere de kaç adet basar bu makine?
- Ebadına göre değişiyor
- Ebadı ne kadar ?
Çok sert sürüyordu arabayı. Sağa sola fırlıyordum. Küfür ediyordu diğer arabalara.
- Otuz santime kırk santim
- Küçükmüş
- Piyasaya göre iyi. Yara bandı büyüklüğünde ki kaşeden elli adet basarsınız.
- A çok iyi o zaman. İyi basıyormuş. Harika dedi.
Yedi katlı bir binanın önünde durduk. İkinci kata asansörle çıktık. Makineyi masanın üzerine koyup fişe taktım. Bond çantamı da hemen yanına koydum. Kalemimi yavaş hareketlerle çantamdan çıkarttım. İçeriye bir kadın daha girdi. '' Adı Asuman.'' dedi Demet hanım. '' Bizim muhasebecimiz. Makinenin nasıl bastığını merak etmiş gelmiş '' Asuman kıkır kıkır gülmeye başladı. '' Gerçekten nasıl bastığını merek ediyorum '' dedi.
Araba
tekeri büyüklüğünde küpeler asılıydı Asumanın kulağında. Sıfır beş milimetre
topuğu ve dizlerinden iki karış yukarıda ki siyah mini eteğiyle çarpıcı
gözüküyordu. Odanın kapısını kapattı Demet hanım. Ben ortada makinenin nasıl
çalıştığını anlatmaya başladım.
'' Bu taymır. Yani zaman ayarlayıcısı. Bunu yirmi saniye olarak ayarlayacaksınız. Polimeri döküp Jelatini hafifçe üstüne bırakacaksınız.''
- Jelatini direk koysak üstüne olmaz mı? dedi Dilek hanım
- Olur
- Peki Jelatin içine girerse?
- Hafifçe etrafa bulaşmadan kaldırırsınız o zaman
- Kalkmazsa ne yapacağız?
Asumanın gülüşmeleri artmaya başladı. Sandalyeye oturmuştu. Bacakları iki yandaydı. Külotu kırmızıydı.
- Kaldırmanız gerekiyor Demet hanım. Yoksa kaşe bozuk çıkar.
Arkaya döndüm. Burada klima yok mu dedim Asumana.
- Klima akıtıyordu tamire gitti dedi
- Kaç yaşındasın Tayfun dedi Demet hanım
- On dokuz
- Hiç göstermiyorsun ama
- On yaş yaşlandım burada şuan dedim
- A a neden Tayfun dedi Asumana bakıp gülerken
İstanbul Kuledibinde, Galata kulesinin aşağısında ki Cevdet’in evine yorgun vaziyette girdim. Bond çantamı yavaşça bıraktım çekyatın üzerine. Cevdet’i arayıp dinleneceğimi söyledim. Akşam Cevdet geldi. Sekiz yüz dolarını verdim.
'' Kutlayalım bunu '' dedi Cevdet. '' Biralar benden. '' Taksimde Karavandaydık. Uzun saçlı simsiyah kıyafetli yaşıtlarım kafa sallıyordu. EVRİ TİNK YO BAÇYO çalıyordu içeride. Her gittiğimde otuz kere dinliyordum. Artık benim kafamda yerinde durmuyordu. Kafa sallama tekniğini öğrenmiştim. Gövdeyi çok rahat bırakıp başı boyundan sallayacaktın. Öğrenmem zaman almıştı. Cevdet’in arkadaşı, Mekanın sahibi kadında geldi masamıza. Cevdet yaptığı işi anlatmaya başladı. '' Bende ortak oluyorum '' dedi kadın. Her gün biraz daha büyüyorduk. Çok yoruluyorum bundan sonra yüz elli dolar alırım dedim Cevdet’e. '' Yüz yirmi beş veririm '' dedi.
Galata kulesinde ki evde de makine montajı yapmaya başladık. Siparişler artıyordu ve çok para kazanıyorduk. Tofaş marka araba aldı Cevdet. Geceleri İstanbul’u gezmeye başladık. Acıktığımızda Ortaköy’e gidip kokoreç yiyiyorduk. Bol acılı ve yanında da ayran. Güzel iniyordu mideye. Dolmabahçe sahilde çay içip, Bebekte turluyorduk arabayla. Her şey yolundaydı.
'' Bodruma Sipariş var Tayfun '' dedi Cevdet. '' Uçak biletlerini de göndermiş müşteri.''
Çok güzel dedim. Yarın kaçta bilet?
Bodrum Milas havaalanına indiğimde gece on ikiydi. Siyah land rovır jiple bodrum içlerine geldik. '' Seni otele bırakayım. Bu gece dinlen '' dedi. Serkut bey. Tamam dedim. Yarın öğlen makinenin nasıl çalıştığını gösterecektim Serkut beye.
Üç gün önce Tozkoparanda gecekondumuz da uyumuştum. Şimdi bodrumda bana ait üç yıldızlı otelde oda ayarlanmıştı. Her inişin bir çıkışı vardı. Bugünlerde çıkıştaydım.
Bond çantamı yatağın üzerine fırlatıp barlar sokağını aramaya başladım. Büfeden İki adet Efes şişe alıp barlar sokağında ki ufak plaja oturdum. Plaj doluydu. Herkes sevişiyordu. Bodrum kalesi ve deniz, deniz üzerinde ki tekneler çok güzel görünüyordu. Sanayi sitelerinde çalışırken burada da hayat olanca hızıyla sürmeye devam ediyordu demek. Hayat mücadelesi ve ekmek derdi içerisinde dünyadan bir haber olduğumuzu anlamaya başlamıştım artık.
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa